İstanbul: Siluet ve muhit

İstanbul: Siluet ve muhit


İstanbul: Siluet ve muhit

 

 

Geçen hafta sonu, Kültür ve Turizm Bakanı Prof.Dr.Numan Kurtulmuş’un himâyelerinde gerçekleştirilen , iki gün süren, yoğun katılımlı İstanbul Çalıştayına katıldık. Çok sayıda farklı düşünceyi biraraya getiren bu zihin açıcı çalışmada; doğrusu evvelâ, başta İstanbul Kültür Müdürü Dr. Coşkun Yılmaz olmak üzere elini taşın altına koyan tekmil seçkin bürokratları başarılı organizasyonlarından dolayı tebrik etmek isterim.

 MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

 


Şur’alar, çalıştayların semere verip vermemesi başlıbaşına bir tartışma konusudur. Doğrusu bununla çok ilgilenmiyorum. Burada şahsen ilgilendiğim iki husus var. İlki; bu tarz zeminlerde çok sayıda yeni fikir ve bakışla tanışmak imkânıdır. İkincisi ise belli bir konuda taşıdığım bulanık izlenim veyâ fikirleri disipline etmek ve vuzuha kavuşturma fırsatını bulabilmektir. Bu sefer de öyle oldu ve bu yazıya ilhâm verdi.

İstanbul sâdece “büyük” değil; “ağır” bir şehir. İstanbul bir “sanayi”, “ticâret”, “kültür” , “turizm”, ”göç” ve hepsinden fazla olarak bir “tüketim” şehri olarak büyüyor . Büyüme; modern şehirlerin kaçınılmaz âkıbeti. Mesele büyüme değil; büyümenin kontrol dışı bir mâhiyet kazanması. Bu büyüme bir türlü dağıtılamıyor. Ezici, tahripkâr bir mâhiyet taşıyor. O kadar ki, şehrin târihsel şahsiyetini tehdit ediyor.

Çelişkilerden başlıcası; şehrin “sâkin” ve “hemşehrilerinin” alabildiğine azalması. Sarih bir şekilde ifâde edelim: Takrıbî olarak 18 milyonu bulan bir nüfus kendisini İstanbullu hissetmiyor. Tabiatı, iklimi; târih ve kültürü ile müthiş bir ayrıcalığa sâhip olan bu şehrin “yabancıları” çoğunluğu oluşturuyorlar. Şehrin demografik târihi, Anadolu’nun “communitas”larını toplu hâlde İstanbul’a yığıyor. Bu nüfuslar, çözülerek değil, birbirlerine kenetlenerek geliyorlar. Meselâ Kastamonulular veyâ Sivaslılar; Kastamonu veyâ Sivaslılıklarını, İstanbul’da daha derin hissediyorlar. Herkes birbirine “memleketini” soruyor. İş o kadar büyüdü ki, artık aynı şehirden gelmiş olmak bile kesmiyor insanları. Daha somut ve yüzyüze yakınlıklar aranıyor. İllerden değil; ilçeler ve köylerden dem vuruluyor. Sayısız dernek faaliyet gösteriyor. Bu nüfuslar istanbullu olmayı reddediyor. Cenâzelerini bile bu şehirden kaçırıyorlar. Bu, muadilini savaş meydanlarında gördüğümüz; ölülerini düşmana teslim etmeme güdüsünü çağrıştırıyor.

Şehir sâkinleriyle yaşar. Şehir akıllandırır, uslandırır ve sâkinleştirir. Evet, İstanbul’un dâima anarşizan, huzursuz bir tarafı olagelmiştir. Ama bu, sâkinleştirdiklerine göre marjinâl kalmıştı. Bugün ise oranlar tersinedir. şehrin sâkinlerine göre huzursuzları daha büyük bir kitleyi oluşturmaktadır. İstanbul teskin etmiyor, tam tersine azgınlaştırıyor. Tabiî ki bu, başlangıçta geçim gibi mâsum bir merkeze oturan bir İstanbul güdüsünün, rant üzerinden kanserleşmesine isâbet ediyor. Mâsum bir çekim yıkıcı bir boyut kazanıyor.

İstanbul ile “istanbullu” arasında derin bir yabancılaşma yaşandığı ortada. İnsanlar İstanbul’un “içinde” değil “üzerinde” yaşıyorlar. İstanbul çölleşiyor… Her manâda... Sâdece tabiât ve iklim olarak değil; kültürel olarak da… İnsanlar kültür antropolojisinin “yer olmayan” olarak tanımladığı; “çöl” metaforuyla tasvir ettiği yollarda, terminâllerde, hava alanlarında, metrolarda, AVM’lerde savruk bir ömür tüketiyor.

Modernizmin zihinlerimize hediye ettiği ilerlemeci ve muhafazakâr bakışların, bu gidişâtı karşılayış biçimleri; çok şaşırtıcı olsa da aynı kapıya çıkıyor. İlerlemeciler, yeni istanbullulardan rahatsız. Onları “bidon kafalı; göbeğini kaşıyanlar” olarak görüyor; küçümsüyor ve hor görüyor. Kafalarındaki İstanbul, “kirli“ köylü kitlelerden arındırılmış, târihsel “ürünleri” plastik bir onarım görmüş, turizme açılmış, “üzerinde” steril bir hayât sürdükleri bir İstanbul. Onların gözünde İstanbul, târihsel kültürel estetiki ile Garplı dostlarını büyüleyecek ve âferin aldıracak bir dekor.

Gelelim muhafazakârlara. Onlar ise hayâllerini süsleyen İstanbul’a “mersiye” yetiştirme telâşında. Şehrin ruhunu çağırma seansları... Hiçbir işe yaramayan ahlı, vahlı, bir hâl bu. Hâlbuki en esaslı kırılmalardan birisi onlarda. Herşey bir bakıma, şâirliği sultanlık mertebesinde olsa da Yahyâ Kemâl’in bakışında yatıyor. “Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul” diye başlayan şiirin edebî değeri tartışma götürmez. Ama, sormaktan kendimi alamıyorum; şehre tepeden bakmak nedir Allah aşkına? Şehri bir perspektife yerleştirmek, muhafazakâr tonlamalarıyla da olsa; aslında modernist bir bakıştır. Böyle bakıldığında şehrin uzağa düşeceği âşikârdır. Hızlı bir şekilde Karamanlı Aynî, Şeyhülislâm Yahyâ, Nedim gibi, Dîvan şiirinde yazılmış İstanbul şiirlerine baktım. Perspektif hissetmedim. Şehrin “içinden” yazılmış şiirlerdi bunlar. Gelin görün ki Nedim’in şiirindeki “Bu” İstanbul, Yahya Kemâl’de “Şu” İstanbul oluyordu. (Nâzım ise Yedi tepeli şehri anlatıyordu.) Hâlbuki bu şehir, minyatürlerinde perspektifi reddetmişti. Perspektif boyut kazandırıyor gözükse de öyle olmuyor. Bir göz yanılsaması üzerinden yabancılaşmanın, uzaklaşmanın da kapılarını açıyor. Şehir yaşayan bir organizma olmaktan çıkıp, flu, tek renkli, sâdece çizgileriyle varolan görsel bir imgeye dönüşüyor. Siluet ise bu imgeyi simgeye dönüştürüyor. Muhtevâ ise boşalıyor. Elimizde, avunduğumuz bir siluet kalmıştı. Siluet ve âbidat fetişizmini yaşarken körleştik; şehir elimizden kayıp gitti. Şimdi muzip arkadaş fotograflarında gördüğümüz tavşan kulağı şakası gibi, arkadan çıkan iki binayla silueti de kaybettik.

Gâliba bir bakış farklılığına ihtiyâcımız var. “Yaşam mimarları”nın manzara satmak adına şehri berbât ettikleri dikey yapılaşmasına giden yol aslında “şehre tepeden bakmanın” fonksiyonu gibi geliyor bana. İstanbul’u siluet fetişizmi ile kaybettik. Gâliba şehri yeniden ayağa kaldıracak olan imgeler ve simgeler değil; kanlı, canlı, içinde hayâtın aktığı “muhitler. Muhitlerdir “gökkubbe” ile “yerküre”nin bağını kurduracak…

 

yeni şafak

Google+ WhatsApp