İslâm’ın Kaynakları

İslâm’ın Kaynakları


İslâm’ın Kaynakları

 

“Şüphesiz, bu Kur’ân en doğru yola iletir ve sâlih amellerde bulunan mü’minlere, onlar için gerçekten büyük bir ecir olduğunu müjde verir” (İsrâ 9).

“Andolsun, sizin için, Allah’ı ve âhiret gününü umanlar ve Allah’ı çokça zikredenler için Allah’ın Resûlü’nde ‘güzel bir örnek’ vardır” (Ahzâb 21).

Başlığı bakınca birileri hemen; “İslâm’ın tek kaynağı vardır, o da Kur’ân’dır” diyecektir. Fakat biz bu yazıda, Kur’ân’ın, “İslâm’ın tek kaynağı” değil, “İslâm’ın temel kaynağı” olduğundan bahsedeceğiz. İslâm’ın iç ve dış-âlemde ortaya koyacağı her-şey bu temel kaynağa bağlı olur ve her-şey Kur’ân’dan kaynaklanır. Yâni aslında Kur’ân’ın dışındaki kaynaklar, “temel kaynak olan Kur’ân”dan kaynaklanırlar.

Kur’ân’ın kendisi bir “kaynak Kitap”tır, başka kaynak kitaplara ihtiyâcı yoktur. Fakat Kur’ân, içinde bulundurduğu emir ve yasaklarla yeni kaynaklar ortaya çıkarır. Yoksa Kur’ân-hârici kaynaklar “özgün kaynaklar” değildir. Temel kaynak olan Kur’ân olmasaydı, diğer kaynaklar da olmazdı.

“Sâdece Kur’ân”, “Kur’ân yeter” ve “tek kaynak Kur’ân” sözleri ve Kur’ân’cılık gibi akımlar, yâni tek kaynak olarak Kur’ân’ı kabûl edip başka kaynak kabûl etmeyenler modern müslümanlar, aslında “îtikatta ve inançta Kur’ân’ı tek kaynak olarak kabûl ederlerken, amelde-eylemde ve hüküm koymada ise tek kaynak olarak lâik, seküler, modern demokrasiyi kabûl ediyorlar. Böylece aslında Kur’ân’ı “tek kaynak” olarak kabûl etmemiş oluyorlar. Hâlbuki Kur’ân, “hüküm koymak sâdece Allah’a mahsustur” âyetini merkeze almıştır.

Eğer Kur’ân, Peygamber’e yâni bir insana gönderilmeyip de, iki kapağı içinde hazır bir şekilde, meselâ Sefâ ile Merve arasında bir yerde bir grup insan tarafından bulunsaydı ve okunup kabûl edilseydi, o zaman “bizim başka bir kaynağımız yok” denebilirdi. Fakat Kur’ân bir insana-Peygamber’e gönderildiği ve mutlakâ yerine getirilmesi gereken pratikliği o’nun üzerinden gösterildiği ve böylece bir “örneklik” oluşturulduğu için ve de bu örneklik Kur’ân tarafından “izlenmesi gereken “güzel bir örneklik” olarak gösterildiği için (Ahzâb 21) bu ideâl örneklik kıyâmete kadar bağlayıcı olmuştur ve dolayısıyla da Peygamberimiz’in hem yaşamında hem de vefâtından sonra bağlayıcı kaynağımızdır.

Şunu da mutlakâ söylememiz gerekir; Kur’ân temel kaynaktır ama başta Sünnet olmak üzere diğer kaynaklar, “hüküm koyucu ve din belirleyici kaynaklar” değildir. Kur’ân’ın hâricindeki kaynaklar, “Kur’ân’a paralel din kaynakları” değil, “Kur’ân’a paralel amel-eylem kaynakları”dır. Sünnet, Kur’ân’dan ayrı bir şeriat değil, Kur’ân’ın ete-kemiğe büründürülmesi ve şeriatın amel ve eylem olarak gösterilmesidir. Çünkü Kur’ân sâdece iç-âlemleri inşâ ve terbiye etmek için değil, dış-âlemi de inşâ ve terbiye etmek için gönderilmiş bir Kitap’tır ki bu da ancak bir insan-peygamber örnekliğinde amel-eylem olarak gösterilip ortaya konulabilir. O hâlde şöyle diyebiliriz: “Bilgi ve bilincin kaynağı Kur’ân ilken, amel ve eylemin kaynağı ise Sünnet’tir”.

“Kur’ân’dan başka kaynak yoktur” diyenlere baktığımızda, genelde, moderniteyi her-şeyin kaynağı yaptıklarını görmekteyiz. Yâni “Kur’ân tek kaynaktır” demeleri samîmi değildir. Çünkü her-şeyi moderniteye göre değerlendiriyorlar ve hattâ Kur’ân’ı bile moderniteye göre yorumluyorlar ve moderniteye apaçık karşı olan âyetleri bile aşırı yoruma tâbi tutarak -sözde- tam da moderniteye uygun hâle getiriyorlar. Bu yüzden bunların tek kaynakları Kur’ân değil, modern-seküler-muhâfazakâr demokrasidir.

Yine “Kur’ân tek kaynaktır” diyenlerin Kur’ân’ın yanına mutlakâ koydukları en önemli bir diğer kaynak ise nâkilden kopuk ve nefsin kontrôlündeki “akıl”dır. Öyle ki akla uymadığında Kur’ân’ın âyetlerini aşırı yoruma tâbi tutup zorlayarak mânâsını değiştirebilmektedirler. Oysa Kur’ân’ın en güzel ve ideâl yorumunu, Peygamberimiz hem kavlî hem de amelî olarak yapmıştır ve zâten Allah’ın Kur’ân’da bize “usvetün hasenetün” diyerek “güzel örnek” olarak gösterdiği ve Kitab’ına alarak (Ahzâb 21) kıyâmete kadar bâki kıldığı Sünnet de budur. Modernler Sünnet yerine aklı ön-plâna çıkarırlar. Oysa Allah, “aklı merkeze almayı” değil, “aklı kullanmayı” emretmektedir. Aklı kullanmamayı kınamakta ve aklını kullanmayanların üzerine pislik yağacağını söylemektedir (Yûnus 100). Fakat bakıldığında, aklını kullanmayanların üzerine pislik yağdığı gibi, aklı merkeze alıp ilahlaştıranların üstüne de “pislik” yağdığı görülmektedir. “Aklı merkeze almak” değildir konu. Çünkü akıl şaşmaz-yanılmaz bir şey değildir. Nefsin kontrôlüne giren akıl mutlakâ fitne çıkarır ve ifsâd eder. O hâlde aklı vahiy-merkezli kullanmak önemlidir ve aklını vahiy-merkezi olarak kullanmayanların üzerine pislik yağar. Bâzıları nefsin güdümündeki akıllarıyla kurdukları bâtıl şeyler üzerinden Kur’ân’ın âyetlerini bile inkâr edebilmektedirler. Yâni birilerini (biraz da haklı olarak) “Kur’ân’ın yanına başka kaynak koyuyorlar” diye suçlayanların kendileri, aslında çok daha fazla Kur’ân-dışı kaynak koymakta ve kullanmaktadırlar.

“Vahiyden başka kaynak da yoktur hadis de yoktur” diyenlere de şu âyeti hatırlatalım:

“Hani Peygamber, eşlerinden bâzılarına gizli bir söz (hadîsen=hadis) söylemişti. Derken o (eşlerinden biri), bunu haber verip Allah da ona bunu açığa vurunca, o da (Peygamber) bir kısmını açıklamış bir kısmını (söylemekten) vazgeçmişti. Sonunda haberi verince (eşi) demişti ki: ‘Bunu sana kim haber verdi?’. O da: ‘Bana bilen, (her-şeyden) haberdar olan (Allah) haber verdi’ demişti” (Tahrîm 23).

Âyette Peygamber eşlerine gizlice bir söz (hadis) söylemiş. Peki bu söz vahiy midir?. Eğer vahiy ise, o hâlde Peygamberimiz, eşlerinden birine gizlice bir vahiy mi söyledi ve dolayısı ile kendisine gelen vahyin en azından bir kısmını sakladı mı yâni?. Bir lafı söylerken önünü-arkasını düşünmek gerekir. Peygamber kendisine gelen vahyin tümünü açıkça ortaya koyar. Söylemekten vazgeçeceği bir âyete olmaz. Bu âyetten açıkça, Peygamber’e bâzen Kur’ân’a girmesi gerekmeyen bir çeşit bildirimler de geldiğini anlıyorum.

Mebzûl miktarda tekrarlanıp duran; “Kur’ân bize yeter” sözü, eğer “salt Kur’ân”dan bahsediliyorsa yanlıştır. Kur’ân bize yeter ise, neden yetmiyor da perişân ve sefil bir hâlde yaşıyoruz?. Kur’ân bilgi ve bilincin kaynağı iken, amel ve eylemin kaynağı ise Sünnet’tir (hadis değil). O hâlde bize yetecek olan ne salt Kur’ân, ne de salt Sünnet’tir. Hem Kur’ân hem de Sünnet’tir ve ikisi birliktedir. Modern zamanlarda müslümanların perişân hâllerinin nedeni, Kur’ân’ı okuyup da Sünnet örnekliği ile amelde-eylemde bulunmamaktır. Demek ki “sâdece Kur’ân” sözü yanlıştır ve onun yerine “önce Kur’ân” sözü konmalıdır.

Modern-bilimi de tartışmasız bir ön-kabûlle “kesin kaynak” olarak göstermektedirler. Bunlara göre “akıl ve modern-bilim” olmazsa-olmazdır. “Akla ve modern-bilime göre” sözünü kullanıp durmaktadırlar. Bilim ve akıl modern müslümanlar tarafından en önemli kaynak olarak görülmekte ve gösterilmektedir. Hâlbuki modern-bilim “yanlışlanabilir” olandır. Oysa Kur’ân aslâ yanlışlanamaz. Vahiy genelde akledilebilse de, aslında akıl-üstüdür.

Aklın kullanılmasında en tutarlı görüş, “Kur’ân ve Sünnet’e dayalı olarak aklın kullanılması ve buna göre sorunun çözümünün bulunması”nı söyleyen Ebu Hanife’nin görüşüdür. Yâni akıl, Kur’ân ve Sünnet-merkezli olarak işletilip kullanıldığında “İslâmî” olur. Aksi-hâlde ya aşırılaştırılıp ilahlaştırılarak yada sınırlandırılarak akla zulmedilir.

Hakîkati belirleyen, Kur’ân ve onu ete-kemiğe büründüren “Nebevî örneklik”tir. Tüm zamanlarda ortaya konulacak hakîkat, bu ikisine aykırı olmamalıdır.

İslâm’ın “bağlayıcı olan” ve bağlayıcı olmayan” kaynakları vardır. Bağlayıcı kaynakları iki tânedir: Bunlar da Kur’ân ve Sünnet’tir. Kur’ân bilgi ve bilincin kaynağı iken, Sünnet ise amel ve eylemin kaynağıdır. Sünnet’e “güzel örneklik” (Ahzâb 21) denir. Sünnet’in kaynağı da Kur’ân’dır tabî ki. Kur’ân’ın kaynağı ise Allah’tır. Kur’ân ve Sünnet “bağlayıcı kaynak”tır. Bağlayıcı olmayan kaynaklar ise; siyer-sîret kitapları, târih kitapları, hadis kitapları, mezheplerin görüşleri, âlimlerin düşünceleri vs.’dir. Siyerler-sîretler, -özellikle de ilk yazılanları- vahyin süzgecinden geçirildikten sonraki kaynaklarımızdır. O zamânın târihinden, coğrafyasından, kültüründen, ticâretinden bahseden kitaplar “bağlayıcı olmayan” kaynaklarımızdır. Müslümanların târih boyunca “medeniyet” anlamında yaptıkları şeyler “bağlayıcı olmayan” kaynağımızdır. O hâlde Kur’ân süzgecinden geçirmek sûretiyle kullanacağımız târih ilmi, bizim İslâm’a sonradan eklenenleri ayırmada kullanacağımız kaynaktır. Bu kaynaklar bağlayıcı olmamakla birlikte, uydurma rivâyetleri ve bid’at ve hurâfeleri ayıklayıp sahih hadis ve Sünnet’i ortaya koymada yâni Peygamberimiz’in kavlî ve fiîli örnekliğini ortaya koymada kullanacağımız önemli kaynaklarımızdır.

Peygamber’in örnekliği daha ilk gelen âyetlerle başlar. Allah vahyi ile birlikte örnekliği yâni “Sünnet kaynağı”nı da şekillendirmeye başlamıştır.

Sünnet, “yaşayan Kur’ân” olan Peygamberimiz’in 23 yıllık vahiy-merkezli nübüvvetinin literatürdeki ismidir. Bu örneklik “Allah’ın kontrôlünde olduğu için “örnek” olmuş ve Kur’ân’a girmiştir. Kur’ân’a girdiği ve Allah “örnek alın” dediği için artık kıyâmete kadar bağlayıcı kaynağımız olmuştur. Aslında Sünnet, Kur’ân’dan ayrı bir kaynak değil, Kur’ân-merkezli bir kaynaktır. Sünnet bizim “amelî kaynağımız”dır. Biz bilgi ve bilincimizi Kur’ân ile oluşturduktan sonra, amel ve eylemimizde “güzel örneklik” denilen Sünnet’i de göz-önüne alacağız ve ona aykırı düşmemeye çalışacağız. Kendi zamânımızdaki örnekliği “Sünnet’e paralel” hâle getireceğiz. Zâten ancak o zaman Kur’ân’ı günümüze tam anlamıyla ve hakkıyla taşımız oluruz. Zîrâ Kur’ân sâdece zihinleri ve kâlpleri değil, hayâtı da inşâ eder ve ona hâkim olur. Sünnet işte bunun ideâl örnekliğidir. Biz vahiy-merkezli güzel örnekliğin izdüşümünü günümüze yansıtmaktan da sorumluyuz. Çünkü Allah bize “Peygamber’i örnek alın” diyerek o’nu kaynak olarak gösteriyor. Bu örnekliğin ne ve nasıl olduğu hakkında Abdullah Pamuk şunları söyler:

“Hayâtı tüm boyutlarıyla ve ‘en güzel örneklik’ olarak yaşayan Peygamber; namazı, haccı, zekatı; âile ilişkilerini, eşler arasındaki saygı, sevgi ve dengeyi, çocuk eğitimini; komşu ilişkilerini/sosyâl hayâtı; adâletle hükmetmeyi; ordu komutanlığı/cihad etmeyi; devlet başkanlığını/yönetmeyi ve devâmını öğretti… Zîrâ Rabbimiz, hayâtımızı dengede tutan, fıtrata uygun bir hayat-biçimini bizlere ‘Yaşayan Kur’ân’ olan Peygamber ile tâlim ettirdi.. Nitekim en yakınında olanlardan Hz. Âişe/Ayşe vâlidemize o sorulduğunda, hiç tereddüt etmeden şu cevâbı verdiği bilinmektedir ‘…Siz Kur’ân okumuyor musunuz?. Peygamber’in hayâtı/ahlâkı Kur’ân idi’ demiştir… Dâvâsından vazgeçmesini isteyenlere, ‘Güneşi sağ elime Ay’ı da sol elime verseniz, ben bu dâvâdan vazgeçmem’ buyurarak net bir duruş ile örnekliğinin gereğini ortaya koymuştur… Siyer’i, Siyer’in bireysel ve toplumsal önemini idrâk edebilmek için doğru bir okuma/yazma hassâsiyeti bir müslüman ve İslâm’ın geleceği açısından hayâti öneme sâhiptir…Yâni, Allah’ın dînini, dolayısıyla O’nun ‘en güzel örnek’ olarak nitelediği Peygamber’in hayat-tarzını -hayâtın tüm boyutlarında- doğru tanımlamak, doğru anlamak, doğru anlamlandırmak, doğru kavramsallaştırmak ve doğru bir ‘duruş’ (Resûlullah’ın örnekliğine uygun) sergilemek ‘olmazsa olmaz’dır”.

Yâni Peygamberimiz’in Sünnet’ini, Kur’ân’a iyice âşinâ olduktan ve onunla iyice bilinçlendikten sonra “kaynak” olarak kullanmamız gerekir. Çünkü Sünnet denilen “güzel örneklik”, apaçık ve net bir hayat-pratiği olduğu için çok önemlidir. Kıssalarda anlatılan tüm peygamberlerin örnekliği ile birlikte Peygamberimiz’in örnekliği, Allah’ın onayladığı ve âyetleştirdiği bir örnekliktir. Mehmet Durmuş bu örneklik için şöyle der:

“İçinde bulunduğumuz bunalım çağını nebîlerin o zorlu mücâdele yöntemlerinden başka aşacak hiç-bir vâsıta yoktur. Eğer bu kadim yöntemi çağımıza taşıyabilirsek, Allah bizlere bir çıkış-yolu gösterecektir. Aksi-takdirde arzın putlar galerisine dönüşmesini izlemekten başka bir etkinliğe sâhip olamayacağız demektir”.

Kur’ân elbette bizim “temel kaynağımız”dır. O bizim hem iç-âlemimizi, hem de dış-âlemi inşâ edip İslâm’ı hayâta hâkim kılacak potansiyeli bünyesinde sürekli olarak taşır. Zâten Peygamber ve sahabe de örnek bir nesil ortaya çıkarıp İslâm’ı hayâta hâkim kılma yolunda ve bir devlet-medeniyet başlatma hedefinde Kur’ân’ın ışığında, yönlendirmesinde ve yol göstermesinde hareket etmişlerdir. Çünkü bunu sağlayacak başka bir kaynak yoktur ki!. Lâkin bu potansiyel Kur’ân’da “bil-kuvve” olarak bulunur. Bil-kuvve olarak bulunur ama bil-fiil olarak açığa çıkmayı bekler. Peki bu nasıl olacaktır?.

Kur’ân’ın hedefine ulaşması için, onu okuyup idrâk ederek insanın iç-âlemi inşâ edildikten sonra, dış-âlemi de inşâ edip hayâtı Kur’ân-merkezli dokumak ve hayâta Allah’ın sözünü hâkim kılmak için bil-fiil olarak uygulanması da gerekir. Demek istediğimiz şu ki, raflarda duran Kur’ân, onu amele-eyleme geçirecek bir el ve etken olmadıkça o potansiyeli açığa çıkaramayacak ve böylece Kur’ân, aynen günümüzde olduğu gibi, sâdece iç-âlemlerin, zihinlerin ve kâlplerin inşâsı için, dört duvar arasında kullanılacak bir kitap olarak kalacaktır. Fakat Allah ve Kur’ân buna râzı değildir ki!. Bu nedenle Kur’ân’ı bil-kuvve durumundan bil-fiil duruma getirecek insanlar lâzımdır ki bunlar başta Allah’ın seçtiği peygamberler ve onlara uyanlar olacaktır. Bunlar güzel bir örnek ortaya koymalıdırlar ki Kur’ân bil-kuvveden bil-fiile geçsin ve ete-kemiğe bürünsün.

İşte bu yüzden Allah, vahyi ile birlikte vahyi bil-fiil hâle getirecek, onu pratiğe dökecek, ete-kemiğe büründürerek hayatta uygulayacak peygamberleri de vahiyle birlikte gönderir ve vahyi onun üzerinden safha-safha indirerek hayatta uygulatır ve hayatta hâkim kılma hedefini benimsetir. Tüm peygamberlerin görevi ve hedefi, Allah’ın emri gereğince kavimlerinin ve tüm Dünyâ’nın Allah’ın dîni üzere olması için çalışmaktır. Her peygamber bunun için gayret etmiş ve bu amacı gerçekleştirmek için canla-başla çalışmıştır ama bunu hepsi sonuçlandıramamıştır. Hz. Mûsâ, Dâvud ve Süleyman bu hedefte yol almışlardır ama, bu hem kısa sürmüştür ve hem de uzun soluklu bir medeniyete dönememiştir. En son gönderilen Peygamberimiz Hz. Muhammed ise, vahyin tümünü hayâtın her alanında hayâta hâkim kılmayı başarmış ve İslâmî bir devlet-medeniyet sürecini başlatmıştır. Zâten Peygamberimiz’in “son peygamber” ve Kur’ân’ın “son Kitap” olmasının hikmeti kanımca biraz da bu nedenledir. Çünkü hem bize gerekli olan her-şeyi içinde barındıran bir kitabımız (Kur’ân) var ve başka bir kitaba gerek kalmamıştır, hem de asıl önemlisi, Kur’ân, Peygamberimiz’in ve örnek nesil olan sahabenin Allah’ın kontrôlündeki davranışları ve vahyi hayâta hâkim kılma yolunda attıkları adım başarıyla sonuçlanmıştır. Böylece Dünyâ Kur’ân’a göre düzenlenmeye başlamıştır ve “örnek” olduğu için, aynı şey tüm zamanlarda ve mekânlarda yeniden yapılabilecek potansiyeli içinde taşımaktadır. Yâni artık temel kaynağımız olan Kur’ân ve “örnek bir mü’minlik şekli” olan Sünnet’e sâhip olduğumuz için yeni bir kitap ve peygambere gerek kalmamıştır. Tüm zamanlarda ve mekânlarda artık Kur’ân ile bilgi-bilinç ve ahlâkımızı inşâ ettikten sonra, vahiy-merkezli olarak ortaya konmuş “güzel örneklik” olan Sünnet ile de amel ve eylemlerimizi şekillendireceğiz.

Artık temel kaynağımız Kur’ân ve amel-eylemin kaynağı olan Sünnet elimizdedir. Bu nedenle Kur’ân bizim kıyâmete kadar temel kaynağımız olduktan sonra, Kur’ân’ın amelî yönü olan Sünnet de Ahzâb 21. âyetle Kur’ân’a alındığı için kıyâmete kadar kaynağımız olmuştur. Peygamberlerin gönderilmesi bir örneklik oluşturmak içindir. Bu örneklik en ideâl şekilde oluşmuş ve ortaya konmuştur. Böylece Sünnet denilen güzel örneklik bizim “bağlayıcı amelî kaynağımız” olmuştur. Kur’ân ve Sünnet bizim bağlayıcı kaynaklarımızdır. Hadisler ise, -Peygamberimiz yapmadığı şeyi söylemeyeceğinden ve söylemediğinden dolayı- yaptıklarıyla söyledikleri örtüştüğü için sahih hadisler ile Sünnet çelişmez. Sahih hadisler de bu yüzden Sünnet kapsamındadır.

Kur’ân insan kaynaklı bir Kitap değildir, o temel kaynak olarak direkt Allah’tan gelmektedir. Meâller bile temel kaynak olan Kur’ân’ın birebir olmayan çevirileridir. Bu nedenle meâller kaynaktırlar ama “temel kaynak” değillerdir.

Nüzûl ortamı hattâ Peygamberlik öncesi dönem de birer kaynaktır. Sahabe sözleri ve düşünceleri de kaynaklarımızdır fakat bunlar “bağlayıcı kaynaklarımız” değildir. Bağlayıcı olmayan kaynaklar, bağlayıcı kaynakların (Kur’ân ve Sünnet) anlaşılması ve ortaya çıkarılması için olan kaynaklarımızdır. Hadislerin bağlayıcı kaynak olabilmesi için sahihinin uydurmalardan kesin şekilde ayrıştırılması gerekir ki kanımca bunların sayısı 1.000’i geçmeyecektir. Kıyas ve ictihad ile ortaya konanlar da kaynaktır fakat bu, Kur’ân-merkezli olmak zorundadır. Moderniteyi merkeze alarak yapılan ictihad ve kıyasların tamâmı bâtıldır. Kur’ân süzgecinden geçmeyen hiç-bir şey kaynak değildir, olamaz.

Kur’ân’ın inşâ etmiş olduğu akıl da İslâm’ın kaynağıdır. Fakat nefsin doğrultusunda giden akıl kaynak olamaz.

Kevnî âyetler olan doğa-tabiat da kaynağımızdır. Kur’ân’ın yer, gök, târih, insan, tabiat, hayvanlar, psikoloji, sosyoloji vs. yaptığı atıflar birer kaynaktır. Târihsel koşullar ve modern dünyânın vardığı mevcut durum ise kaynak değildir. Çünkü mevcut konjonktür vahyi ve mânâyı kâle almamaktadır. Bu yüzden gelinen nokta bir sapmadır.

Allah Peygamberimiz’e hem Kur’ân’ı hem de Hikmet’i vermiştir, bu nedenle hikmet de kaynağımızdır. Fevzi Zülaloğlu:

“Hikmet kelimesinin anlamında, ‘uygulamaya dönük’ bir muhtevâ vardır. Kitap ilâhi ahkâmın genel ilke ve öğütleriyken, hikmet ise bunları yaşama geçirecek yöntemlerdir. Hikmetin kaynağı da Kitap yâni Kur’ân’dır. Allah kitap ve hikmeti eş-zamanlı olarak Kur’ân’da toplamıştır. Kur’ân beşerî ideolojilerin kaynaklarında yer alan teoriler gibi değildir. Beşerî ideolojilerde teorik alt-yapı oluşmadan uygulamaya geçilmez, önce manifesto tüm çelişlilerden arındırılmış olarak kurulur, sonra da onun için uygulama alanı aranır. Fakat Kur’ân’ın îtikâdı ile muâmelatı eş-zamanlıdır. İlk âyet aynı-zamanda ilk uygulamanın da mesajını taşımıştır” der.

Peygamber hiç konuşmayan biri değildi, o yüzden; görüşünü belirtmek, sorulara cevap vermek ve halkın daha kolay anlaması için açıklama yapmıştır ve bu sözler “sahih hadis” olarak belirlendiğinde kaynaktır. Yâni sahih hadisler elbette kaynaktır. Tabi sayıları milyonları bulan sözlerin tamâmı sahih değildir. En doğrusunu Allah bilir ya, kanımca sahih hadislerin sayısı 500 ile 1.000 arasındadır.

Tasavvuf, târikatlar, vahyi merkeze almayan cemaatler, partiler, hizipler, modern akımlar, modern bâtıl ideolojiler, modern-bilim ve teknoloji, akıl, para, ünlüler, küresel sermâyedarlar, tâğutlar, Allah’tan başka kânun-yasa yapıcılar, ülkelerin kurucuları, şeytan ve bunlara uyanların düşünceleri v e sözleri zinhar İslâm’ın kaynakları değildir.

Mezhep, meşrep, târikat, tasavvuf vs. Bunların ortaya çıkışı, din-kaynaklı değil, siyâset-kaynaklıdır. O hâlde bunlardan “geçici kaynaklar” olarak yaralanmak doğru olsa da, bunlar İslâm’ın bağlayıcı kaynakları değildir.

Batı uygarlığı, hristiyanlığın ve İslâm medeniyetinin “anti”sidir. Bâtılın “kaynak” sorunu yoktur. “Hakk”ın tersini yapar.

İslâm’ın kaynakları; Kur’ân, Sünnet ve samîmiyet, ciddiyet, gayret, fedâkârlık, inanç, sabır, direniş, vazgeçiş, ehliyet, liyâkat, hicret, cihad, devlet, şahâdet ve medeniyettir vesselam.

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

iktibas çizfisi

Google+ WhatsApp