İslâm Yaşanılan Zamana Ne Der ?

İslâm Yaşanılan Zamana Ne Der ?

İslam denilince akla ilk gelmesi gereken şeyin Hz. Âdem as. İle başlayıp son elçi Hz. Muhammed as. İle son şeklini alan ve tamamı yüce Kuran’ın içerisinde olan ve gönderildiği son elçinin tamamını hayatına uyguladığı vahiyler anlaşılmalıdır. Zira Allah’ın geçmiş, şimdiki ve

İslâm Yaşanılan Zamana Ne Der ?

 

İslam denilince akla ilk gelmesi gereken şeyin Hz. Âdem as. İle başlayıp son elçi Hz. Muhammed as. İle son şeklini alan ve tamamı yüce Kuran’ın içerisinde olan ve gönderildiği son elçinin tamamını hayatına uyguladığı vahiyler anlaşılmalıdır. Zira Allah’ın geçmiş, şimdiki ve gelecek zaman dilimleri ile alakalı olarak söylediklerinin tamamı bu kitabın içerisindedir. Kim Allah’ın dini adına bir şey söyleyecek ise bu kitabın kavramlarıyla konuşmalı kesinlikle iyi dilek ve temennileriyle veya niyetleriyle konuşmamalıdır.

Kuran’ın öne çıkardığı en önemli dilin ana yapısını af dili diğerini ise azap dili oluşturmaktadır. Günümüzde af dilini ön plana çıkarıp azap dilinden hiç bahsetmeyen ciddi bir tehlike ile karşı karşıya olduğumuz bir gerçektir. Bun konuda son derece soyut, toplumsal karşılığı olmayan yahut pratikte hiç kimsenin hayatını etkilemeyecek rahatını kaçırmayacak konuların sürekli gündemde tutulup anlatıldığına hep birlikte şahit olmaktayız. Özellikle de belirli gün veya aylara tahsis edilmiş İslam söylemleri bir dua ve temenni ve iyi niyet dileklerinden öteye geçmemektedir.

Dini vaaz ve sohbetler adeta bir sosyoloji metni gibidir. Bu metinler özenle seçilmiş hüküm vermekten iyiyi, güzeli, işaret etmekten çok uzak aksine toplum bilinci nesnelliği veya soğukluğu hâkim gibidir.  Yapılmasının tavsiye edilmesi istenen bir emir, bir güzellik bile dinin bir emri olmaktan çok toplumsal bir ihtiyacın gereği olarak sunulmaktadır adeta.

Evet, her emrin bir hikmeti vardır ama o hikmeti bilmesek de iman etmiş olduğumuz için yaparız ve tabi oluruz. İnanmanın adı da eylemi de bu olsa gerek. Tehlike çok büyük son derece dini ıstılahlardan arındırılmış bir dille sosyal bilimlerin konusu olabilecek bir metin, söz gelimi psikoloji yahut sosyoloji kitaplarından alınmış hissi veren bir dil kullanılmaktadır.

Bu dil o derece din dilinden uzak ki, Kuran meali ve yaşanılarak gelen sünnet dili yerine ya da İslami ilimlerin yoğurduğu, kültürümüzde karşılığı olan kelime ve kavramlar yerine hafızası olmayan, muhtevası her türlü yoruma müsait kelimelerin özenle ve özellikle de seçilmesi çok manidardır. Bununla Allah’ın dini İslam’ın ve onun yüce kitabı Kuran’ın kavramları iğdiş edilerek niyetlere göre konuşmanın önü de açılmış olmaktadır.

Yeni neslin anlayacağı yeni Türkçe ile konuşulması gerektiği itirazı bu konuda ciddi bir delil olmaktan uzaktır. Her disiplinin, her bilimin ve özellikle de İslam’ın kendi kavramları vardır. İslam ancak kendi kavramlarıyla anlaşıla bilen bir dindir. Onun kavramlarını alıp insan aklının ürünü olup sonradan ortaya çıkan yönetim şekilleri olan demokrasi, laisizm, kapitalizm ve benzeri sistemleri inananlar nazarın da meşru hale getirmenin bir gaflet değil ise ihanet olarak isimlendirilmesi yanlış olmasa gerek.

En fazla ve iyimser bir tespit ile yüz elli yıllık tarihe sahip demokrasiyi aziz ve yüce İslam ile ikiz veya aynı görenlerin hem İslam’a hem de onun mensuplarına iftira ettiklerini ve ahirette hesapların çok zor ve çetin olacağını şimdiden hatırlatırım.

Allah’ın yani halis din adına konuşanların daha seküler ifadeler kullanmaları dinin hayattan çekilip atılması için hiç de masum olmayan girişimlerdir. Allah dininin anlatılması, anlaşılması ve yaşanması için uygulanması gereken metodu da, usulü de kitabında açıklamak ve elçilerinin üzerinde de bizzat uygulayarak bu konudaki keyfiliğe son vermiştir.

Mesela insanlık tarihinin gelmiş ve geçmiş en azılı kâfir ve zalimi olan Firavuna elçileri olan Musa ve Harun as. Gönderir iken onların nasıl davranmaları gerektiği usul ve metodu da yine nasıl bir dil ile hitap etmeleri gerektiğini elçilerine vahy ederek keyfiliğe son noktayı koymuştur: “ Sen kardeşinle beraber, mucizelerim ile git ve beni anmakta gevşek davranmayın. Firavuna gidin, şüphesiz o iyice azdı. Buna rağmen ona yumuşak söz söyleyin, belki ibret alır ya da korkar”( Taha-42-43-44)

Dikkat edelim Musa ve kardeşine Allah ne söylemeleri gerektiğini açıkça söylemiştir. Onlar niyetleri ile değil ayet ve kavramlar ile konuşacaklardır ve konuşmuşlardır.

Ne yazık ki bu ayetler yıllarca yanlış anlaşılmaya maruz bırakılarak Allah’ın düşmanları olan zalim ve kâfirlerin hoşuna gidecek ve taviz ler anlamına gelecek ve onların razı olacağı bir dilin kullanıla bileceği yanlış bir kanaat ortaya çıkarmıştır.

Dini sevdirmek ve insanları ürkütmemek adına geliştirilen dil, en çok İslam’ın yap dedikleri ve yapılmamasını istediği, yani haram olarak vazettikleri konusunda kendisini göstermektedir. Artık camilerde bile Allah’ın kesin bir biçimde haram kıldıkları şeyler bile titiz ve itina ile kullanılan bir dil ile büyük bir ustalıkla gizlene bilmektedir. Mevcut siyasi düzeni veya otoriteyi rahatsız edecek veya gelirlerine mani olacak hususlar kesinlikle gündeme getirilmemektedir. Zalimlerden, yaptıkları zulümlerinden, şirkten, müşrikten mescitler de Allah’tan başkasına yalvarmaktan bahsetmek yerine sağ elle yemek yemenin, sağ ayakla camiye girmenin sakalın ve cüppe giymenin faziletleri anlatıla anlatıla bitirilememektedir.

Neticede doğrudan gündelik hayatımıza giren haramlardan Müslümanların uzak durmasını, haramları işlememesini telkin eden bir yaklaşım sanki ortadan kalkmış gibi. Bu gün camilerin kürsülerini kullanım hakkını kendilerinde görenler Allah’ın kesin olarak haram, kıldığı faiz, zina, öldürme, Allah’tan başkalarına kulluk etmeme konuları gündeme gelince en fazla Türkiye Yeşilay kurumunun söyleminden ileriye geçememektedirler. İslam’ı anlatmayanlar ne yazık ki İslam dışılıkları anlatmaya devam etmektedirler. Bunlar hem siyasi hem de şahsi meselelerde sevdirdiği, umut aşıladığı kadar Allah’ın azabı ile de korkutacak bir bütüncül dil kullanmamaktadırlar.

Zira bu dil müjdeleyici,  umut aşılayıcı bir dilde değildir. Sadece ne yapıp ettiğine karışmayan, hayata dokunmayan soyut bir “iyilik düzeltmesi” yapan dini bir dil kullanılıyor. Oysa insanların müjdelenmeye olduğu kadar sarsılmaya, sakındırılma ya da hakları var. Mevcut siyasi otoritenin, sistemlerin korkusu ile dini hakikatlerin gizlenmesi kadar, toplumun, daha doğrusu medyanın, yani kınayıcıların kınamasından korkan bir dil, sanki İslam’ı Kuranı rehin almış gibi. Alkolün haram oluşu ekonomik sistemi rahatsız ettiğinden tesettürün gerekliliği toplumsal tepkilerden dolayı, tevhidin anlatılması siyasi nedenler ile geri çekiliyorsa ramazan hayattan çekiliyor demektir.

Üstelik alabildiğine temaşanın göz doldurduğu insanların daha muhafazakârlaştığının iddia edildiği bir dönemde Allah’ın indirdiklerinden bir şeyler gizleyen veya gerçekleri ifade etmeyenlerin durumlarını anlatan şu ayet ile konumuzu biraz daha açmaya çalışalım. “ O kimseler ki Allah’ın indirdiği kitaptan bir emri, bir hükmü gizlerler de buna karşılık değersiz bir miktar para alırlar. İşte muhakkak onlar ateş yiyenlerin, karınlarında ateşten başka bir şey yoktur. Allah kıyamet gününde onlarla ne konuşur nede onları temizler. Onlara can yakıcı bir cehennem azabı vardır.” (Bakara-174)

Allah’ın gönderdiği dini ne yazık ki ve nede acıdır ki yine o dini kabul edip inandığını söyleyen mensupları tarafından bozulmuş ve ihanete uğramıştır. Yahudilik diye birdin indirilmemiş olmasına rağmen Yahudiler Allah’ın gönderdiği dini bozmuşlardır. Hristiyanlar da yine aynısını yapmışlardır ve Allah’ın gönderdiği elçiyi “İsa Allah’ın oğludur” demek suretiyle azgınlık ve sapkınlıkta sınır tanımamışlar. Gelelim günümüze şu anki durum hiç de iç açıcı değil. Kitabın mensupları ne yazık ve ne acıdır ki bu kitabı gereği gibi okumak, anlamak ve anladıklarını günlük hayatlarına uygulama noktasında kendilerinden önceki kavimlerin yapageldiklerini aynen tekrar ede gelmektedirler. Şayet böyle devam eder ise öncekilerin başlarına gelenlerin bizlerinde başına geleceklerden başka bir şey olmayacağını bilmemiz gerekmektedir. Zira Allah’ın sünnetin de bir değişme olmamıştır ve olmayacaktır. Bu gün siyasi otoritenin istediği ve razı olduğu bir din anlatan ve böyle bir dil kullananların toplumu nasıl bozup ifsat ettiklerini üzülerek görüp şahit olmaktayız.

Gerek sosyal medya üzerinden gerek ise renkli ekranlardan anlatılan dinin İslam’dan apayrı bir din olduğunu bilmiyorum söylemeye gerek var mı? Bu iki kanaldan anlatılan dinin kitabı kesinlikle Kuran değil, peygamberleri ise Kuran’ın özelliklerini saydığı peygamberler hiç değil. Kuran kavramlarından uzak tamamen rivayet ve niyetlerin ön planda yer aldığı bir dil kullanılarak bir din anlatılmaya çalışılmaktadır. İman edenlerin bu vahim ve kötü gidişat karşısında ne yapmaları gerektiği noktasında sizler ile bir ayet meali paylaşarak bunu yapmanın bir keyfilik değil adeta bir zorunluluk olduğunu belirtmek istiyorum “Siz aşırı giden haddi aşan bir kavim oldunuz diye, sizi Kuran’la uyarmaktan vaz mı geçelim?” (Zuhruf- 5-)

Evet, ortada ciddi bir problem ve bilgi kirliliği var ancak çaresi de var çaresizde değiliz. Allah’ın dinini temsil eden onun Kitabı Kuran ile temsil etmelidir. İslam’dan bahseden  veya İslam’ dan konuşan  Kuran’dan konuşmalıdır. Toplumunu veya kavmini ikaz edip uyaran mutlaka Kuran ile uyarıp ikaz etmelidir. Aksi tutum ve davranış halkı Müslüman coğrafyanın daha da acı ve ıstırap çekmesi anlamına gelecektir. Sorumluluğu başkalarına atarak kurtulacağımızı zannetmeyelim unutmayalım ki İslam’ın insanı sorumlu insandır.

Dünyanın bütün zalim ve kâfirleri halkı Müslüman coğrafya da yaşayan ve Müslüman olduğunu söyleyenlerin yüce Kuran’ın mesajıyla tanışmamaları için yeni yeni projeler üretmektedirler. Bunu yapar iken de malzeme bulmakta hiç de zorlanmamaktadırlar. Bunun için kimi zaman mezhep faktörünü kimi zaman ise sözüm ona aydın ve kılavuzu batılı oryantalist ve şarkı yatçı aynı zamanda müşrik olan insanların fikrinden etkilenen yerli işbirlikçileri kullanmaktadırlar. Bunlara ekranlar ve sahneler açılıp popüler hale getirilmektedirler bu insanlar hayatta karşılığı olmayan bir dini anlatmaya devam etmektedirler.

Bu durum bizlerin moralini bozmadan veya suçu onlara atıp teslim olmadan başımızı iki elimizin arsına alıp düşünmeliyiz ve gereken ne ise onu yapmalıyız ki her iki dünyada da kurtuluşumuz mümkün olsun.  Aksi bir tutum ve davranış bu içler acısı ve acınası durumun devam etmesi anlamına gelecektir. Başka bir yazıda daha buluşmak dileği ile Allah’a emanet olunuz.

Not: Bu yazının hazırlanmasında kısa süre önce aramızdan ayrılan rahmetli kardeşimiz Akif Emre’nin Sosyolojik mi Dini dilimi isimli yazısından kısmen istifade edilmiştir. Kendisini bir kez daha rahmet ile anıyorum.

 

 

osman coşkun

iktibas çizgisi

Google+ WhatsApp