İslâm ve Câhiliye Toplumu

İslâm ve Câhiliye Toplumu


“Câhiliyenin hükmünü mü istiyorlar. Yakînen bilen bir kavim için Allah’tan daha iyi hüküm veren kim vardır?” (Mâide 50).

İslâm’a göre sürekli olarak iki toplum bulunur: İslâm toplumu ve câhiliye toplumu. Fakat modern dünyâda; İslâm toplumu “câhiliye toplumu”, câhiliye toplumu ise “İslâm toplumu” olarak gösteriliyor ve müslümanlar da bunun aynen gösterildiği gibi olduğunu zannediyorlar. Sonuçta ise müslümanlardan başka zarar gören olmuyor. İşte bunu tersine çevirmenin yolu, hak ve bâtıl toplumun yâni İslâm ve câhiliye toplumunun birbirinden ayrılmasıdır. Bu ayrılış, ilk başta vahiy/sünnet-merkezli bir zihnî-kâlbî ayrılışla başlayacak, daha sonra da eylemde görülecek bir ayrılışla devâm edecektir. En sonunda da Dünyâ-çapında hak ve bâtıl olarak açığa çıkmalıdır bu ayrılış. Böylece hak ne imiş, bâtıl-câhiliye ne imiş herkes görecektir.

Allah’ın göklerde kurduğu muhteşem düzenin benzerini Dünyâ’da da kurmak için yapılması gereken ilk şey, Allah’ın hükümleriyle hükmetmek ve O’nun istediği gibi bir hayat yaşamaktır. Fakat bunu hakkıyla yapmak için mutlaka İslâmî bir toplum ve İslâmî bir mekân gerekir. Bunun için de yapılması gereken ilk aşama, hak ve bâtılın birbirinden ayrılmasıdır.

Göklerdeki muhteşem düzen, düzenini, bâtılla karışmamış olmasına borçludur. Fakat gökler bunu şuursuzca yaparlar. İnsan ise şuurlu bir varlıktır ve Allah insandan, Dünyâ’da da göklerdeki düzen gibi bir düzen kurmalarını ama bunu şuurlu bir şekilde yapmalarını istiyor. Bunun için bize kılavuz olarak vahiy gönderdiği gibi, “güzel örnek” bir Peygamber de göndermiştir ve Dünyâ’da vahye göre nasıl yaşanacağının ve Allah’ın hükümlerinin nasıl uygulanacağını göstermiştir.

Bu düzenin kurulması için ilk başta yapılması gereken şey, İslâm toplumu ile câhiliye toplumunun ayrılmasıdır. Zîrâ birbirleri ile karışmış olduklarında hak ve bâtıl karışmış olacak ve Allah’ın saf dîni bâtıla bulanmış olacağından dolayı, İslâm’ın netliği kaybolacaktır. Böyle olunca da İslâm’ın ne olduğu, câhiliyenin ne olduğu yâni hakkın ne olduğu ve bâtılın ne olduğu görülemeyecek ve bilinemeyecektir. Netîcede de Allah’ın o “hesapsız yardımı” ulaşmayacaktır. Sonuçta hak taraf, bâtıldan ayrılmak istemeyecek ve hattâ bunu düşünemeyecektir bile. Günümüzde bu durum apaçık hâle gelmiştir ve hak ile bâtıl karışarak ne bâtılın bâtıllığı, ne de hakkın hakîkati açıkça görülememektedir.

Hak ile bâtılın yada İslâm toplumu ile câhiliye toplumunun ayrılmaması ve karışmış hâlde durması aslında mümkün değildir. Çünkü birbirleriyle karışıp kaynaşmaları mümkün değildir. Bu durum fıtrata, doğala ve normâle aykırıdır. Yaratılışa aykırıdır. Hak ile bâtıl karışmış olduğundan dolayı neyin ne olduğu belli değildir. Hâlbuki hak ve bâtıl birbirinden apaçık olarak ayrılarak ne olduğu görülse, insanlar neyin ne olduğunu görecek ve anlayacaklar, sonunda da tercihlerini kesin olarak yapacaklardır. Bu tercihlerini yapmakla hak yada bâtıldan birini seçmiş olacaklardır.

Bu ayrılış ilk etapta; fikren, kâlben, inanç ile ve davranış olarak kendini gösterecektir. İnsânî ilişkiler belli bir ölçüde sürdürülebilir tabî ki ama haktan tâviz verilemez. Bu tâvizsizlik en sonunda “mekân ayrılığı” olarak kendini gösterecektir. Zâten İslâm, câhili bâtıl bir ortamın içinde “hakkıyla” yaşanamaz. Bu ayrılma “güzellikle bir ayrılma” olacaktır:

“Onların demelerine karşı sen sabret ve onlardan güzel bir ayrılma tarzıyla (düşünce ve eylem bakımından köklü bir tutum) ile kopup-ayrıl” (Müzzemmil 10).

Peki bu ayrılık niçin olmalıdır?. Çünkü Allah, mü’minlerin îmânını-kararlılığını görmek ve onları imtihan etmek istemektedir:

“Yoksa siz Allah’ın sizden cihad edenleri Allah ve Resûlü’nden ve mü’minlerden başka dost edinmeyenleri ayırt etmeksizin kendi hâlinize bırakılıvereceğinizi mi sandınız?” (Tevbe 16).

Câhiliyeden ayrılmak, yozlaşmış şirk, küfür ve dolayısı ile zulüm bataklığında yuvarlanan bir toplumdan bilinçli bir ayrılış demektir. Bu bir imtihandır. Hakkıyla yapılan İslâm’ın tebliğ ve dâvetinin doğal sonucu, İslam topulum ile câhiliye toplumunun ayrışmasıdır, ayrılmasıdır.

Aslında Peygamberlik ilk başladığında ve İslâm’a inananların oluşmaya başlamasıyla birlikte, câhiliyeden de ayrılma başlamıştır ve zâten böyle olmalıdır. Bu ayrılış ilk etapta “inanç olarak ayrılış” şeklinde başlayan bir ayrılış şeklidir. Daha sonra İslâm açıkça îlan edildiğinde bu ayrılış da Kâfirûn Sûresi ve benzer âyetlerle ile îlan edilmiş oldu. Belli bir sayı oluştuğu ve İslâm tüm Arap Yarımadası’nda duyulduktan ve belli bir fark ve farkındalık ortaya konduktan sonra, müşrikler de İslam toplumunu “ayrı bir toplum” olarak kabûl ettiler ve bu nedenle şöyle demek zorunda kaldılar: “Bir sene biz senin İlahına tapalım, bir sene de sen bizim ilahlarımıza tap”. Tabî ki Peygamberimiz ve müslümanlar bunu aslâ kabûl etmediler. Müşrikler böyle bir teklif yapmak zorunda kalmışlardı. Çünkü artık müslümanlar da ayrı bir toplum olmuşlar, câhiliyeden fikren ve amel olarak ayrılmaya başlamışlar ve insanların da teveccühünü kazanmışlardı. Zâten gün geçtikçe İslâm’a katılımlar artmaktaydı. Karşı taraf bu nedenle bir anlaşma yapmak istemişti. Bu, İslâm toplumunun doğru yolda gittiğinin bir delîliydi.

Peygamberimiz’den kesin bir dille red cevâbı alan müşrikler, İslâm toplumuna karşı boykota başlamışlardır. Böylece müşrik toplum da kendini İslam toplumundan ayırmıştır. Tabi o zaman güç müşriklerin elinde olduğundan dolayı, müslümanları baskı altına alarak yaptıkları bir ayrılmadır bu. Fakat şu önemlidir ki, bu tavır, müşriklerin müslümanları “ayrı bir toplum” olarak kabûl ettiklerini gösterir. Boykot yıllarında müslümanlar, kâfirlerden apayrı bir toplum olarak imtihana tâbi tutulmuşlardır.

İslâm toplumunun yâni hakkın, câhiliyeden yâni bâtıldan ayrılması olmazsa-olmazdır. Çünkü Allah hak ve bâtıl birbiriyle karışmışken yardımını göndermemektedir. Allah’ın “zafer garantili yardımı”nın şartı, hak ve bâtılın birbirinden kesin çizgilerle ayrılmasıdır. Allah, bâtıldan ayrılan samîmi ve kararlı müslümanlar görmek istemektedir yardımını göndermek için. Allah nîmetini ve zafer garantili yardımını târih boyunca ancak, İslâm toplumu câhiliye toplumundan ayrılınca göndermiştir. Zâten helâk olan kavimlere gönderilen peygambere îman edilmediğinde, peygamber ve ona îman etmiş olanlar o toplumdan ayrılır ve azap o topluma yetişiverir. Çünkü Allah, peygamber ve müslümanlar o toplumun içindeyken azâbını göndermez. Câhiliye ve şirk-zulüm toplumlarına gelen azaplar, İslâm topulum ile câhiliye toplumunun ayrılmasından sonra olmuştur:

“Oysa sen içlerinde bulunduğun sürece, Allah onları azablandıracak değildir. Ve onlar, bağışlanma dilemektelerken de, Allah onları azablandıracak değildir” (Enfâl 33).

“(Azap) emrimiz geldiğinde Sâlih’i ve onunla berâber îman edenleri tarafımızdan bir rahmet ile o günün azâbından kurtardık..” (Hûd 66).

Seyyid Kutub İslâm toplumu ile câhiliyenin ayrılması noktasında şunları söyler:

“Dünyâ’da iki sistem vardır. Bunlardan birincisi ‘İslâm’; ikincisi de; demokrasi, sosyâlizm, komünizm vb. tüm beşer-aklının ortaya koyduğu sistemlerdir ki, bunların hepsi de ‘câhili sistemler’dir.

 Câhiliye sâdece, yaşanmış bir târihi dönem değildir. İnsanın insana kulluğu söz-konusu olan bütün hayat-sistemleri ve nizamları câhiliyedir. Bugün yeryüzünde egemen olan bütün hayat-sistemleri ve düzenleri istisnâsız olarak bu kapsamın içindedirler. Beşerin tâbi olduğu bugünkü sistemlerin tümünde, insanlar; düşüncelerini, ilkelerini, ölçülerini, değerlerini şeriat ve kânunlarını gelenek ve göreneklerini kendileri gibi insanlardan alıyorlar. Bu durum, her yönüyle câhiliyenin ta kendisidir. Bâzısının bâzısını Allah’tan başka rabler edinmesiyle, beşerin beşere kulluğu esâsına dayanan câhiliye… İslâm ise, insanların düşüncelerini, ilkelerini, ölçülerini, değerlerini, şeriat ve kânunlarını, gelenek ve göreneklerini aldıkları yegâne mercî Allah olduğundan, beşerin beşere kulluk yapmaktan kurtulduğu biricik sistemdir.

 İslâm ile câhiliyenin yolun ortasında, daha doğrusu herhangi bir yolda buluşmaları mümkün değildir. Bu durum İslâm ile her zaman ve her çağdaki câhiliye sistemleri arasında her zaman geçerli olan bir kuraldır. Bu kural dünkü câhiliye için olduğu gibi, bu-günkü câhiliye için de, yarınki câhiliye için de geçerlidir. İslâm ile câhiliye arasındaki uçurum aşılmaz niteliktedir. İkisini bir noktada buluşturmak için bu uçurumun üzerine bir köprü kurmak imkânsızdır. Bir şeyi paylaşmaları, iletişim kurmaları mümkün değildir. Aralarında sürekli bir çatışma vardır ve sonuçta uyuşmaları söz-konusu değildir”.

1400 yıl önce hak ve bâtıl yâni câhiliye ile İslâm toplumu, dolayısı ile müşrikler ile müslümanlar birbirlerinden öyle bir ayrılmışlardır ki, artık müslüman bir kişi, “kardeş” olarak aynı ana-babadan olan kardeşini değil, “aynı inançtan olan kardeşini” yeğ tutar ve ondan yana olur hâle gelmiştir. Bu bağlamda şöyle bir olay olmuştur: Sad bin Umeyr, Bedir Savaşı’nda mü’min bir kardeşinin, öz kardeşini esir edip bağladığını görünce, mü’min kardeşine; “onu sıkı bağla, anası zengindir, iyi fidye alırsın” der. Sad bin Umeyr’in kardeşi bunu söyleyenin kardeşi Sad olduğunu görünce, “senin kardeşin ben iken böyle mi diyorsun” deyince; “hayır, benim asıl kardeşim seni bağlayandır” der. Çünkü artık mü’minler İslâm bağı dışındaki tüm bağlardan uzaklaşmış ve ayrılmıştır. İşte Dünyâ’nın en büyük inkılâp, ihtilâl ve devrimini yapan toplumun durumu böyle idi. Onlar, İslâm’ın ne olduğunu ve câhiliyenin ne olduğunu çok net olarak görmüş ve buna göre davranmaya başlamışlardır.

Yine; Bedir Savaşı’nda, taraflar arasında kardeşler ve babalar-amcalar olmak üzere yakın akrabâlar vardı. Birbirleriyle savaşmışlardı ve mü’minlerden biri, babasının ölüsünün çukura atılmak üzere sürüklenerek götürüldüğünü görünce, üzülse de inancı ağır basmıştı. Tabi bu iş kolay değildir ve büyük  bedeller ister. Zâten Dünyâ’da hakkın ve adâletin ancak İslâm ile sağlanabileceği gerçeği, büyük bedeller istemesi ve bunu göze alabilecek olanların çıkmasıyla alâkalıdır. Tabi bunu göze alacak olanların da sağlam bir âhiret bilinci ve inancına sâhip olmalarıdır.

O “kutsal ayrılık” olmadan İslâm’ın hayatta görünmesi ve hayâta hâkim olması mümkün değildir ve o ayrılma olmadıkça böyle bir sürece bile girilemez. Bu sürecin başlangıcı câhillere “selam” demekle başlıyor.

Tüm peygamberler böyle bir süreç yaşamışlardır. Câhiliyeyi karşısına almamış bir peygamber ve İslâm toplumu hiç-bir zaman olmamıştır.  Sonunda da mutlakâ câhil toplumdan ayrılmışlardır. Hicret bunun en kesin biçimidir zâten.

Peygamberler işte hak ile bâtılı kesin şekilde ayırmak için gönderilmişlerdir. İslâm toplumu ve câhiliye toplumu olarak toplumu ikiye ayırmak için çalışmışlardır. Zâten bu nedenle de hepsi de şu şekilde suçlanmışlardır: “Baba ile oğulun arasını ayırıyor, fitne çıkarıyor”. Fakat bu, Allah’ın emri ile yapılmıştır ve yapılmalıdır.

Bu durum Hz. Sâlih’in kavminde de yaşanmıştır. Hz. Sâlih, halkı hidâyete çağırmaya başlar-başlamaz, Semûd kavmi iki rakip kampa bölünüvermiştir:

“Onlar iki fırka olup birbirleriyle çekiş­meye başladılar” (Neml 45).

“Bu iki fırkadan biri Hz. Sâlih’e ve Allah’a îman edenlerden oluşuyor­du, ikincisi ise Hz. Sâlih ve Allah’ı inkâr edenlerden teşekkül ediyordu. İki rakip kampa bölündükten sonra, aralarındaki çekişme ve mücâdele de çetin bir şekilde başlayıverdi:

“Kavminden kendilerini büyük görenler, onlardan îman eden zayıfla­ra; ‘Sâlih’in Rabbi katından gerçekten gönderilmiş bir peygamber oldu­ğunu biliyor musunuz’ (diye alay-vâri söz söylediler). Mü’minler de, ‘Biz, o’nunla gönderilen şeye îman edenlerdeniz’ dediler. Büyüklük taslayan­lar (yine), ‘Sizin îman ettiğiniz şeyi biz inkâr eyleriz’ dediler” (A’râf 75-76).

Mevdûdi, hak ve bâtılın ayrılması konusunda şöyle der:

“İslâm ümmeti ile kâfir milletler arasındaki ayırım tam ve kesindir. İslâm ve küfür milletleri hiç-bir zaman bir olamaz­lar, ikisinin yolları ayrıdır. Bunlar ne Dünyâ’da ne de âhirette ortak bir ha­yat kuramazlar”.

“Kıyâmet koptuğu gün (mü’minlerle kâfirler) birbirinden ayrılırlar” (Rûm 14).

Âyetin dediği gibi, kıyâmette hak ve bâtıl toplum zâten ayrılacak ister-istemez. Önemli olan, bu ayrılığı Dünyâ’da başlatmak ve hakkı ve bâtılı kesin bir şekilde açığa çıkararak insanların bilinçli bir tercih yapmalarına fırsat vermek ve alan açmaktır.

Modern dönemde bu ayrılışın imkânsızlığından bahsediliyor. Fakat Kur’ân modern toplumu hâriç tutmamıştır bu konuda. Allah için ve Kur’ân bakımından modern yada klâsik zaman ve mekân fark etmez. Îmânî kararlılığa, gayrete ve azme zaman, mekân ve hiç-bir şey dayanamaz ve karşısında duramaz. Eğer Peygamber ve sahabe toplumu gibi örnek bir toplum oluşursa ve bu toplum sınanmadan hakkıyla geçip Allah’ın rızâsını kazanırsa, Allah’ın “zafer garantili yardımı” bu topluma ulaşacak ve hak ile bâtıl, İslâm toplumu ile câhiliye toplumu ayrılacak ve bu ayrılış da mutlakâ hakkın ve İslâm’ın gâlibiyeti ile sonuçlanacaktır. Böylece Dünyâ’da yeni bir çığır açılacak, İslâm medeniyeti ve güneşi yeniden parlamaya başlayacak ve herkes hak ve hakîkat ne imiş, adâlet ne imiş görecek ve İslâm’a bağlanacaklardır. Böylece yeryüzünden zulüm kalkacak ve Dünyâ cennetin bir şûbesi (kendisi değil) olarak Dünyâ’dan Cennet’e bir köprü kurulacaktır inşaallah.

Bir sosyoloji kuralıdır: “Bir kere olan bir kere daha olabilir”. O hâlde bunun için Peygamber ve sahabe  toplumu gibi bir toplum gereklidir ki, bu  toplum tabî ki de İslâm fıtratına göre yaratılmış insanların içinden çıkacaktır. O insanlar tüm zamanlardaki ve mekânlardaki insanlardır. İşte biz, bu zamanda ve mekânda bunu yapabilecek insanlarız. Bu potansiyel her zaman vardır ve açığa çıkmayı beklemektedir. Bu açığa çıkış, İslâm toplumu ile câhiliye toplumunun birbirlerinden bir süreç ile ayrılmasıyla olacaktır.

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Google+ WhatsApp