İslam’ın ruhuna aykırı Mevlidi Şerif (!)

İslam’ın ruhuna aykırı Mevlidi Şerif (!)

Allah’a iftira edilmenin yanı sıra Hz. Peygamberi yarı ilah konumuna yükselten, Hristiyanlığın peygamber inancına paralel bir şekilde Peygamberi öven, Hz. İsa’nın göğe yükseltildiği inancını Müslümanlara alttan alta dikte eden Halveti Şeyhi Süleyman Çelebi’nin

İslam’ın ruhuna aykırı Mevlidi Şerif (!)

 

Bu yazımızda Allah’a iftira edilmenin yanı sıra Hz. Peygamberi yarı ilah konumuna yükselten, Hristiyanlığın peygamber inancına paralel bir şekilde Peygamberi öven, Hz. İsa’nın göğe yükseltildiği inancını Müslümanlara alttan alta dikte eden Halveti Şeyhi Süleyman Çelebi’nin Mevlidini konu edineceğiz.

Hristiyanlığı, Tasavvuf adı altında meşrulaştıran ya da meşrulaştırdığının farkında olmayan tarikatçıların propaganda aletlerinden olan Mevlid, tam küfür metni. Biz Mevlidin Kur’an ve sünnete aykırı yerlerini bir bir ortaya koyacağız. Okurlarımızdan ricamız lütfen herhangi bir cemaat mensubu olarak değil Müslüman olduğunuzu düşünerek bu yazıyı okuyunuz.

Bu güne kadar “Efendim, peygamberimiz aşağılanmış da Süleyman Çelebi çıkmış peygamberimizi övüvermiş… de falan filan” sözleriyle sanki Peygamber (as) birileri tarafından asılmış, öldürülmüş, çarmıha gerilmiş de sağolsun Süleyman Çelebi gelip onu bulunduğu kuyudan çıkarmış, çakıldığı çarmıhtan çivileri sökmüş gibi bir hava estirildiğini hepimiz biliriz. Oysa İslam tarihinin hiçbir döneminde Peygamber (as) bu ümmet için tartışma konusu olmayıp her daim hakettiği saygıyı görmüştür. İslam ümmeti Kur’an’ın dahi mahluk olup olmadığını tartışmış ama hiçbir zaman Peygamber Efendimizin zatı ve nübüvveti konusunda tartışma yapmamıştır.

Zehri altın kasede sunmayı akleden akıl, İslam’a aykırı yazılmış şiiri de Müslümanlara yutturma adına uydurduğu bir hikaye ile meşruiyyet bulmakta güçlük çekmiyor.

Dün Fetullah Gülen’i ve yardakçılarını Peygamberi kamyonete bindirmekle eleştirenlerin Peygamberi yarı ilah konumuna sokan Süleyman Çelebi karşısında suskunluğu manidardır. 

Yazıyı okuyan bir Müslüman alıştırıldığı şekliyle, “Ya bu kadar da abartacak ne var? Altı üstü alelade bir şiir. Şiirlerde özellikle Divan Edebiyatında abartılar meşhurdur ve olağandır.” diyebilir. Bu söze karşılık deriz ki, itikadı ve dini bilgisi sağlam bir şair asla bu şekil bir şiir kaleme almaz. Buna imanıyla örnek olan şairlerimizin şiirleri örnektir. 

MEVLİD NEDİR?

Süleyman Çelebi’nin (H.752-825/M.1351-1422) mevlidini kaleme almasıyla ilgili yaygın rivayet şöyledir: Onun Ulucami’de imamlık yaptığı yıllarda bir vâiz Bakara sûresinin 285. âyetini açıklarken peygamberler arasında bir fark bulunmadığını, bu sebeple Hz. Muhammed’in Hz. Îsâ’dan ve diğer peygamberlerden üstün olmadığını söyleyince cemaatten bazıları vâize karşı çıkar. Tartışmalar büyür. Daha sonra Süleyman Çelebi,  büyük bir aşkla Hz. Peygamber’in sevgisini terennüm edecek ve onun hayatının bazı bölümlerini içine alacak şekilde mevlid olarak bilinen “vesiletü’n-Necat” ismiyle meşhur natını yazar. 

Aruzun “fâilâtün fâilâtün fâilün” kalıbıyla yazılan şiir, 768 beyit olup on altı babdan meydana gelmektedir. Eser, asıl isminden ziyade yazma nüshaları genellikle “mevlid / mevlüd” başlığını taşıdığından, hatta bazan “mevlûd” şeklinde yazıldığından “mevlid” veya “mevlüd” olarak tanınmaktadır.

MEVLİD MERASİMLERİ

İlk kez Fatımiler döneminde Peygamberimizin doğum günleri tören şeklinde ihya edilir. Osmanlı da ise ilk mevlid töreninin 3. Murat döneminde tertip edildiği söylenir.

Süleyman Çelebi’nin yazdığı Mevlidlerin camilerde kandil gecelerinde okunma adetinin yaygınlık kazanması Cumhuriyet sonrası döneme rastlar.

MEVLİD BİD’AT MİDİR?

Her dinin ana kaynakları bir de o kaynaklar altında oluşan kültürü bulunur. İslam dininin ana kaynağı Kur’an’dır. Kur’an’ın nazil olduğu toplumda hayat bulması da Peygamberin rehberliğinde İslam kültürünü oluşturmuştur.

Bu bağlamda bakıldığında Mevlid’in Kur’an ve sünnette yeri yoktur.

Kur’an ve sünnette olmayan bir şey bid’at olarak değerlendirilebilir mi?” diye bir soru sorulacak olursa…

Elbette ki hayır…

İslam, geldiği toplumu şekillendirirken dinin salahına zarar vermeyen örf/adet bağlamında yaşanılan hiçbir unsura karşı çıkmaz.

Mevlid nihayetinde Divan Edebiyatı bağlamında aruz vezni ile yazılmış bir şiirdir. Vesiletü’n-Necat adıyla maruf olan Mevlid, İslam’ın tevhid inancına aykırı, mübalağa sanatının ötesinde aşırı abartılı bir dil ile Peygamberi metheden bir şiirdir. Şiirlerde haddinden fazla abartı şiirin tabiatındandır. Lakin dilin değişmesi nedeniyle anlamının o an kavranılamaması, Tasavvuf aracılığıyla kültürün parçası haline getirilmesi, zaman içinde İslam’ın özündenmiş gibi bir anlayışın zihinlerde oluşması nedeniyledir ki Mevlid, içinde Kur’an ve sünnete aykırı bölümleri ihtiva etmesine rağmen bu güne kadar pek tenkit edilmemiştir. 

Mevlid, şiir olarak içeriği İslam’ın tevhit akidesine aykırı olmakla birlikte bid’at dairesinde değerlendirilemez. Doğrusu ile yanlışı ile nihayetinde Mevlid bir şiirdir. Fakat, bu şiiri Kur’an’a alternatif olarak belli günlere hasredip belli bir teganni ile ibadet havasında dini bir ritüele dönüştürmek bid’attir. Hele bir de “Buradan hasıl olan sevabı falana filana ve ruhlarına bağışladık…” gibi dualar ile belli yerlerde el açıp dua etmek, ayağa kalkıp kıbleye dönmek şeklinde yapılan törensel anlamda ritüel başlı başına bir bid’attir.

Yukarıda da belirttiğimiz gibi İslam, dinin aslına ters olmayan her tür örf ve adete vize verir lakin dini bir telakkiye dönen her tür ritüeli bid’at olarak görür. Örnek vermek gerekirse; Müslümanlar için evlilik öncesi nikah, toplumsal olarak icra edilen bir ibadettir. Nikahın İslam’ın ruhuna aykırı tertip olmaması kaydıyla evde, sokakta, düğün salonunda, yemekli, yemeksiz, çalgılı çalgısız her tür şekilde duyurulması örftür, adettir, gelenektir.  İslam’ın ruhuna aykırı olmamak kaydıyla bir kimse nikahını istediği şekilde duyurubilir lakin biri çıkar da nikahta mevlid okutmayı, Mevlevi çağırıp semah yapmayı ibadet niyetiyle tertip eder de bundan sevap ummak kastı güderse işte bu kısım otomatikman bid’at dairesine girer.

Elbette İslam’ın salahına uygun olan işler güzel görülmüş, ondan sevap umulmuştur. Lakin bir şeyin haramlığı veya helalliği ve bundan doğacak günah veya sevap kısmına dair hükümleri ancak ve ancak din belirler. Bu konuda Allah ve Resulü dinde yegane otoritedir.

MEVLİD OKUTMAYI SEVAP OLARAK GÖREN TAİFE 

Mevlid’den sevap uman ve bu konuyu bid’at dairesinde görmeme konusunda tartışma yapanlar elbette tasavvuf ehli ve tasavvufun etkilediği kültür içinde yetişen insanlardır.

Tasavvufu güzel ahlak, ince düşünce, keşf ve kerametlerle örülü ruhi olgunluk olarak niteleyen kesimin hadisler konusundaki lakaytlığı, doğru yanlış demeksizin hadis adı altında rivayet edilen her cümleyi savunucu pozisyon içine girmesi dikkat çekicidir.

Dinde ince düşünce ve keskin ahlak anlayışına sahip olmakla övünen tarikat erbabının Mevlidin dini bir tören havasında icrasını bid’at görmeyip üstüne üstelik sevap umması ikiyüzlülükten başka bir şey değildir.

Yukarı da Mevlidin nihayetinde bir şiir olup içinde dine aykırı söylemlerine rağmen bid’at olarak görülemeyeceğini; bid’at kısmının belirli bir zamanı sevap umarak taganni ile ibadet havasında okunup Müslümanların meşgul edilmesi olduğunu belirtmiştik.

Allah Resulü’nün Kur’an dururken kendi sözlerinin bile yazımını yasak edip her yer ve anda Kur’an’ı anlattığı göz önüne alındığında; düğün veya ölüm sonrası bir bahaneyle bir araya gelmiş Müslümanların Mevlid ile oyalanması karşısında bu duruma en duyarlı olması beklenen Tasavvufçuların Mevlid savunuculuğuna geçmesi elbette boşuna değildir.

Tasavvuf, çıkış itibariyle her ne kadar İslam’ı ruhsal anlamda en güzel şekilde yaşamak olarak hayat bulmuş ise de sonraki zamanlarda çığrından çıkıp İslam’ı dumura uğratan; dinin yasak gördüğü her tür söylem ve eylemi dine sokan bir kurum olup çıkmıştır. Kur’an’ı en güzel şekilde yaşama olarak ortaya çıkan Tasavvuf, bu gün ilk çıkışındaki güzel niyetin aksine Kur’an’ı hayattan uzak tutan bir kurumdur.

Hadisleri canı pahasına savunan Tasavvufçulara aşağıdaki hadisleri hatırlatarak Mevlid konusunda gösterdikleri lakayt tutumu tekrar gözden geçirmelerini salık veririz:

Allah resulü bidat hakkında bir hadis-i şerifte:
“Allah bid’at sahibinin orucunu, namazını, sadakasını, haccını, umresini, cihadını, sarfını (maddi yardımını), şehadetini kabul etmez. O, kılın yağdan çıktığı gibi İslâm’dan çıkar. “
(İbn Mace, Mukaddime, 7/49)

“Allah, bid’at sahibinin amelini, bid’atından vazgeçinceye kadar kabul etmez.”
(İbn Mâce, Mukaddime, 7/50)

MEVLİD İÇİNDE KUR’AN VE SÜNNETE AYKIRI BÖLÜMLER

  • “Pes Muhammeddir bu varliğa sebeb” sözü Zariyat Suresi 56 ayetinde “Ben insanları ve cinleri bana ancak kulluk etsinler diye yarattım” ayeti ile çelişir. Kur’an’ın hiçbir yerinde Allah peygamberimizin hürmetine alemi yarattığını söylememiştir.
  • “Ol Rebiûl evvel âyın nicesi / On ikinci gîce isneyn gîcesi” sözleri bir iddiadan ibarettir. Peygamberimiz alelade bir çocuk olarak doğmuş, kağıt ve takvim geleneği olmayan bir toplumda doğduğu da göz önüne alındığında doğumu ile ilgili her hangi bir kayıt bulunmamaktadır.
  • “Dedi gördüm ol habîbin ânesi / … / Üç melek gördüm elinde üç âlem / İndiler gökden melekler sâf sâf / Kâbe gibi kıldılar evim tavaf” şeklinde sözlerin geçtiği bölüm abartının ötesinde bir çok ayetle taban tabana zıt bir anlatım içermektedir. Burada anlatılan olayların tamamı sanal varsayımlardır. “Annem için istiğfarda bulunmak hususunda Rabbimden izin istedim. Fakat bana izin verilmedi. Kabrini ziyaret etmek için izin istedim; ona izin verildi. Binâenaleyh sizler de kabirleri ziyaret edin. Çünkü kabir ziyareti ölümü hatırlatır.” (Müslim, Cenaiz, 106; Ebû Dâvûd, Cenâiz, 77; Nesai, Cenaiz, 101; ibnu Mâce, Cenâiz, 48; Müsned, 2/44) derken Meleklerin Amine’nin evine inmesi, evini tavaf etmesi, şerbet sunmaları hadis içeriğine olduğu kadar Kur’an’a da aykırıdır. Duha Suresi 7. ayette peygamberimizin kendisi için “Ve seni dalâlette buldu sonra hidayete erdirdi.” denilerek Peygamberin kendisinin dahi delalette olduğu söylenirken annesi ve babasının hidayette olup hem de evini meleklerin tavaf ettiğini söylemek mübalağanın ötesinde Allah’ın hükmüne ortak olmaktır.
  •  “Şerbeti sunduk tâ bânâ huriler / Bunu sana verdi Allah dediler” sözlerini yukarıda anlatılan bağlamda düşünüldüğünde bu iddianın insanı küfre götürecek sözler olduğu görülür. Bu söz nedeniyledir ki Mevlidlerde millete sanki gerçekten Allah böyle bir şerbet ikramı yapmışçasına şerbet ikram edilir. “Huri” denen varlıklar Kur’an’da cennetliklere ödül babından vaadilen, haklarında ayrıntılı hiçbir bilgi verilmeyen, mü’min için gaybe iman dairesinde olan varlıklardır. Mahşerden sonra cennette bir ödül olarak iman edenlere sunulacak varlıkların putperest olarak vefat eden Amine’ye şerbet sunmaları, İslam literatürüne ve yukarıda ifade edilen hadise ters bir ifadedir.
  • “Çevre yanıma gelip oturdular / Mustafayı birbirine muştular” Oğlunun peygamberliğini öğrenen Amine, hayatı boyunca oğlunun peygamberliğini kimseye söylemediği gibi Süleyman Çelebi’nin ifade ettiği şekilde bir doğumdan kesinlikle kimseye söz etmemiştir. Amine doğurduğu çocuğun ilerde peygamber olacağından habersiz normal bir doğum yapmıştır. Doğurduğu çocuğun Peygamber olacağı muştusunu alan Amine’nin, delalet içinde vefat etmesi de işin diğer bir boyutudur. Bir Peygamberin aile efradını cennete sokmayı marifet gören Tasavvuf erbabı nedense put imalatçısı bir babanın oğlu olan İbrahim (as)’ı görmek istemez. Süleyman Çelebi’nin anlattığı şekliyle Peygamberin övüldüğünü düşünmek tam bir budalalıktır. Peygamberin nasıl övüleceğinin yegane mercii Kur’an’dır. Kur’an asla bu şekilde bir Peygamber övgüsüne prim vermemektedir.
  • “Emr olundu Yâ Muhammed gel berû / Gel habîbim sâna aşık olmuşam” sözü Allah korusun insanı küfre götüren bir mübalağa içermektedir. Yaradanın yarattığı kula aşık olması Allah’ı cisimleştirmek, cismin varlığına ve varlık duygularına büründürmekdir. Allah kendisi hakkında Kur’an’da yarattığı hiçbir varlığa şekil ve surette benzememek anlamında “Sübhan” kelimesini kullanırken Allah’ı yarattığı insan kuluna verdiği bir aşk duygusuyla vasıflandırmak Allah’a iftiradır.
  • “Zâtıma mir’at edindim zâtını / Bîle yazdım âdım ile âdını” sözünün anlamı “(Haşa) Allah: Zatını zatıma ayna ettim. Adını, adım bildim. Kim seni anarsa beni anmış olur” demektir ki bu küfrün daniskasıdır. Bu söz İsmailağa cemaatin liderlerinden katledilen Bayram Ali Öztürk’ün “Muhammed eşittir Allah” sözünü hatıra getiriyor. Ki bu sözü söyleyen Bayram Ali Öztürk dahi yaptığı açıklamada, “Maksadını aştığını ve bu sözü söylemekle hata ettiğini” belirtmiştir.
  • “Cümle halkı sâna bende kılmışam / Ne murâdın vâr ise îdem revâ” (Allah buyuruyor ki; Dünyayı sana köle yaptım. Ne muradın varsa senin için kolaylaştırdım, gerçekleştirdim) Allah, gönderdiği peygamberleri aracılığı ile kula kulluğu yasaklayıp adına şirk diyecek. Aynı yaratan aşkı için gözleri kararmış bir şekilde bu yasağını unutup insanları Peygambere “kul, köle” edeceğini söyleyecek. Haşa bu söylem, Allah’ı kendisiyle çelişen bir varlık göstermekle noksanlık izafe etmektir. Bu şiir bu ifadeden de anlaşılacağı gibi peygamberi övme adı altında insanları şirke davet etmektir.
  •  “Ol zaîf ümmetlerim hâlî nola /…/ Hak-Teâlâdan nidâ geldi emin / Yâ Muhammed dedi Rabbü’l-Âlemin / Her ne kim dîledin oldu kabul /../ Cennetîmi anlara kıldım nasîb” sözleri, haşa Allah’ı düşüncesiz bir zalim, Peygamberi ise merhametli bir insan payesi vermenin ötesinde zalim olan Allah’ı merhamete davet eden etkileşim tasviri içermektedir. Allah’ın merhameti ile ilgili ayet ve hadislere girip konuyu uzatmadan madem Peygamberimizin her dediği olacaktı da amcaları Ebu Lehep ile Ebu Cehil bir tarafa her an yanında duran amcası Ebu Talib’in kafir olarak vefatı dahi bu mısraların mübalağada ne kadar ileri gidildiğini anlatmaya yeter sebeptir.
  • “(Adem e )Mustafa nurunu alnından kodu / “Bil habibim nurudur bû nur” dedi” sözleri, Allah adına konuşmaktır. Allah’a iftiradır. Ayet ve hadislerde Hz. Adem (as)’ın yaratılması ile ilgili beyanlarda Hz. Adem’in alnına Hz. Muhammed’in nurunun konulduğuna ve Allah’ın “Bu habibimin nurudur” buyurduğuna dair hiçbir ifade bulunmamaktadır.
  • “Hem hava üzre döşendi bir döşek / Adı Sündüs, döşeyen anı melek” cümlelerindeki “Sündüs” isimli meleği bu güne kadar gören, bilen, duyan var mıdır bilemiyorum? Ama Süleyman Çelebi sayesinde böyle bir melek olduğunu da öğrenmiş olduk.
  • “Bazıları derler ki ol üç dilberin / Asiye´ydi biri ol meh-peykerin / Biri Meryem hatun idi aşikâr / Birisi hem hûrilerden bir nigâr” Mısralarda geçen Asiye, Firavun’un eşi; Meryem, Hz. İsa’nın annesi; Nigar ise mahiyeti belli olmayan hurilerden bir sevgili/güzel/melek olarak Amine’nin doğumuna iştirak ediyorlar. Manzaraya bakılırsa yardımcı sağlık personeli olarak Asiye, Meryem ve Nigar isimli hemşireler uygun bulunmuş. Bu ifade ruhçuluk ve ruhtan yardım dileme ile ruhların yaşadığına ve insanlarla hala irtibatta olduğuna inanılan animizm ve ondan  beslenen şamanizm fikrinden başka bir şey değildir. Kur’an’da Mü’minun suresi 100. ayette Allah, ölen insanların asla geri dönme ve insanlarla irtibata geçme imkanlarının olmadığını “bir engel vardır dönemezler” beyanıyla açıklar. Hz. Ömer’e peygamberimizin vefatı ile ilgili olarak Hz. Ebubekir’in “O, öldü…” hatırlatması da peygamber de olsa ölen bir kimsenin dünya ile tüm irtibatının kesildiği anlatılmaktadır. Tarikatçılar Süleyman Çelebi’nin Amine’ye olağanüstü ortamda yaptırdıkları bu doğumu, bir merhale daha geriye götürüp Peygamberimizin anne karnına ilka edildiğine (Abdullah’ın sperminin Amine’nin rahmine düşüp yumurtasını döllediğine) dair edepsizliği adeta bir doktor iki noter nezaretinde kayda geçirmişçesine Regaib Kandili icat edeceklerdir. Zani ve zaniye müridin odasına beyaz atıyla girip engel olma adına yatak odalarını gözetleyen sapık Şeyhlerin, Allah Resulü’nün babası ile annesinin yatak odalarına girmesi pek şaşırtıcı olmasa gerektir. 

Arapça ve Farsçadan dilinden türetme kelimelerle hayat bulan Osmanlıcayı vatandaş anlamayınca Mevlithanların aşk ve şevk ile okuduğu Mevlidlerde göz yaşları sümüklere karışıp tövbeler arşı alayı kaplıyor.

Yukarıda saydığımız sorunlu cümleler dışında bakın Mevlid’de daha ne rezillikler var:

  • “Hem vesile olduğu içün ol Resul / Ademin Hak tevbesini kıldı kabul” Allah, Kur’an’da Adem’in tevbesini hangi bağlamda zikrettiği malumdur. Süleyman Çelebi Hz. Adem’in dahi Peygamberimize vesile olduğu için affedildiğini söyleyecek kadar Tasavvufun dibine vurur.
  • “Nuh anıçün buldu hem garktan necat / Daği doğmadan göründü mûcizat” Nuh (as) dahi peygamberimizin doğumu nedeniyle boğulmaktan kurtulmuştur.
  • “Ceddi olduğiçün anın hem Halil / Narı cennet kıldı anâ ol Celil” Hz. İbrahim dahi ateşten Peygamberimizin ceddi olduğu için kurtulmuştur.
  • “Hem dahi Musa elindeki asa / Oldu anın hürmetine ejderha” Hz. Musa’nın asası dahi Peygamberimize hürmetle ejderha olmuştur.

Ve asıl vurucu cümle…

Mevlidin mihenk noktası:

  • “Ölmeyip İsa gök´e buldu yol / Ümmetinden olmak için idi ol” Süleyman Çelebi, Hz. İsa’nın Peygamberimize ümmet olma adına Hristiyanlarda olduğu gibi Hz. İsa’nın ölmeyip gökte olduğunu söyler. Her ne kadar Mevlid’in Peygamberimizi diğer peygamberlerden üstün tutmak gibi bir gaye ile yazıldığı söylense de Mevlid’in asıl yazılış amacı, Müslümanların dağarcığına “Hz. İsa’nın göğe çekildiği ve bir gün yeryüzüne ineceği” inancını yerleştirmektir.

DİYANET HALA BU REZİLLİĞİ NEDEN SEYREDER?

Allah’ın adının anılması gereken mescitlerde maalesef animizm, küfür ve şirkin her türünü içinde barındıran Mevlid, dinin özünü kavrayamamış mevlütanlarca teganni ile seslendiriliyor.

Süleyman Çelebi, Bursa’da Halveti Tarikatı Şeyhi Buharalı Emîr Sultan’ın yanında yetişmiş ve ömrünü tarikata adamış bir kimsedir. Yazdığı şiirin içeriğine bakıldığında İslam’ın klonlanmış sahte hali Tasavvuf Batıl Dini’nin izlerini görmemek için kör olmak gerekir. Kur’an’ın reddettiği Atalar Dininin tüm unsurlarını bu gün Tasavvufda bulmak mümkün iken bu gün Diyanet, tarikatlarla el ele siyasete oy devşirme peşindedir.

Diyanet, Mevlid okutmaktan vazgeçip bir kez olsun Mevlid’in anlamını millete anlatsa; bu millet, bırakın Mevlidi Süleyman Çelebi’nin adını dahi ağzına almayacağına şüphe yoktur.

Gırtlağına kadar bid’at ve hurafelere batmış tarikatlarla bu gün yol alan Diyanet’in siyasetin emrine amade olup Genişletilmiş Diyanet İstişare Kurulundaki tüm alimleri pas geçip Kutlu Doğum Haftası’nı dahi tarikatların uydurduğu Mevlid Kandili’ne alması ortada iken Süleyman Çelebi ve Mevlid hakkında söz söyleme iradesi göstermesi pek mümkün görünmemektedir.

 

 

Taha Furkan/Dinihaber

Google+ WhatsApp