İslam’ın aktif kimliği

İslam’ın aktif kimliği


İslam’ın aktif kimliği

 

Bütün peygamberler, bulundukları topluma nebi olarak geldiklerinde, toplumlarını vahyin öngörüsünde dönüştürmek ve kurulu olan cahili düzeni değiştirmek, Allah’ın hâkimiyetini tevhid üzere ikame etmek için faaliyet göstermiştir. Gönderilişlerinin esas gayesi, rızaya bağlı olarak dönüştürdükleri toplumda Allah’ın istediği düzeni kurmaktır. Bunun için davet ve tebliğ çalışmalarını yerine getirirler. Sonuç odaklı değil, görev bilinciyle bu mücadelelerini sürdürürler.

Yapmaları gereken en güzel şekilde Allah’ın vahyini, insana ulaştırmak, Allah’ın davetini topluma iletmektir. Karşısındakilerle en güzel şekilde mücadele yöntemi olan vahyi muhataplarına ileterek yaparlar. Birer zorba ve diktatör değillerdir, dil ve hal lisanının doruk noktasına ulaşan erdemiyle eylemde bulunurlar. Maksat bir insanın kurtuluşunun bütün insanlığın kurtuluşu olduğunun tezahürünü ortaya koymaktır. Sebep, insanların ebedi hayatlarını kurtarmalarına vesile olmaktır. Sonuçta herkes kendi tercihini kendisi yapacaktır.

Bu hassasiyetler dairesinde amaç, Allah’ın hükmünü, bu hükmüne bağlı hâkimiyetini bulundukları kavim üzerinde geçerli kılmaktır. Bunun adına devlet denebilir, iktidar denebilir, yönetim denebilir, sultanlık, krallık, imparatorluk, prenslik, muhtarlık, eyalet, site devleti, hilafet denebilir. Yapılanmanın adı her ne olursa olsun, referansının vahiyden almış olması, kurulan düzenin bütün esaslarının Allah’a dayanmasıdır.

Kur’an’ın ifade ettiği üzere her kavme bir peygamberin gelmesi, bulunduğu toplulukta Allah’ın hükmünün toplumsal boyutta geçerli olmasını sağlamak içindir. Bütün nebilerin ortak çağrısı, bu esası teşkil eder. Bu esastan yola çıkar, bu esas etrafında anlam bulur. İnsandan topluma, toplumdan iktidara-devlete uzanan bu süreçte, belirleyici olan sadece Allah’ın Rabbani usulüdür, bu usulün önüne başka bir usulün geçmesine Allah asla müsaade etmez. Seyyid Kutub’un dediği gibi, “bu din nasıl Rabbani ise, usulü de Rabbani olmalıdır.”

Aynı zaman diliminde birden çok peygamberin farklı coğrafyalarda bulunması, kendi kavimlerini uyarmaları ve hükmü Allah’a teslim etmelerini sağlamak içindir. Allah, kullarının sayıca azlığına-çokluğuna bakmadan merhametinin göstergesi olarak vahyini resulleri aracılığıyla insanlara iletmiştir. Resullerin davette izlediği usul, tamamen muhataplarının hür iradeleriyle kabul ve reddine dayanan bir yöntemdir. Rızaya dayanır, beşeri ideolojilerin zorlaması gibi zorlamayla münafık üretmez. Hiçbir zorlamanın olmadığı, şiddetin kullanılmadığı bir yöntemdir. Bu yöntemin bütün detaylarını Kur’an’da anlatılan resullerin kıssalarından öğrenmekteyiz. İktidar olur da yaptırım gücüne ulaştığı taktirde bütün kötülüklere giden yolları kapatır, ifsadın yayılmasına mani olur.

Bütün peygamberlerde olduğu gibi son peygamber Hz. Muhammed de (as) aynı yöntemi izlemiş, nebilerin birbirini tamamlayan büyük bir zincirin son halkası olmuştur. Nübüvvetin başlangıcından hicrete kadar süren davetinde, hiçbir gayri meşru harekette bulunmadan, bütün baskılara, işkencelere, asimilasyona karşı usulünden taviz vermeden yoluna devam etmiştir. Asıl görev iktidar ya da devlet olmak değil, asıl olan Allah’ın kitabıyla Allah’ın kullarını karşılaştırmaktır. Bu eylem toplumda karşılık bulursa insanları dönüştürmektir. Toplumsal dönüşme sağlandığında da, o toplumda Allah’ın yasalarının hakim olduğu bir iktidar kurmaktır. Sonuç Allah’ın takdir ettiği gibi olacaktır. Eğer çabaların sonucunda toplum kendi özündekini değiştirirse, Allah’ta kendilerine iktidarı ve devleti ihsan edecektir.

“Allah, içinizden, iman edip de salih ameller işleyenlere, kendilerinden önce geçenleri egemen kıldığı gibi onları da yeryüzünde mutlaka egemen kılacağına, onlar için hoşnut ve razı olduğu dinlerini iyice yerleştireceğine, yaşadıkları korkularının ardından kendilerini mutlaka emniyete kavuşturacağına dair vaadde bulunmuştur. Onlar bana kulluk eder ve bana hiçbir şeyi ortak koşmazlar. Artık bundan sonra kimler inkâr ederse, işte onlar fasıkların ta kendileridir.”(Nur 24/55)

Sünnetullah’a göre süren mesuliyetin getirdiği çabalar, Allah’ın o topluluk için neye layık olduğuyla karşılık bulacaktır. Allah kendisini değiştirmeyen toplulukları değiştirmeyecektir. Mekke’de de böyle oldu. Hz. Muhammed’de (as) bütün resullerin yaptığı gibi yaparak, insanları kendi hevalarını terke, Allah’ın hükmüne ve hâkimiyetine teslim olmaya çağırdı. 

Amaç yoldan sapanları fıtratına geri döndürmek ve yaratıcısına teslim olmaya davet etmek. Teslimiyetse kendi özünde var olan direnci hiç geciktirmeden ortaya çıkaran değerdir ki öyle de oluyordu. İnsan dışındaki diğer varlıklar Allah’a isteyerek teslim olduğu halde, insan yaratılış ve imtihanı gereği, teslim olmayı hep erteleyip durmuştur. İnsan fıtratına imtihanın gereği olarak takvayı ve fücuru yerleştiren Allah, insanlar içinden hangisinin daha güzel işler yapacağını da görmek için ölümü ve hayatı yaratmıştır.

Allah’ın dini İslam, evrendeki bütün varlıkların isteyerek teslim olduğu ve insanın da uymasının istendiği bir hayat nizamıdır, yaşam tarzıdır, dünya ve ahiret saadetidir. Bu dinin özelliği olan aktif bir kimliğe sahiptir. Yaratılmış olan bütün varlıkların yaşam tarzı teslimiyet üzerine kurulmuştur. Yani hayatlarını İslam üzerine devam ettirirler. Bütün varlıklar evrenin sahibine teslim olmuştur. Belli bir düzen, ahenk, denge içerisinde hayatlarını devam ettirmektedirler. Yalnızca insanın fıtratında imtihanın gereği aykırı hareket kabiliyeti vardır. İslam’dan uzaklaştığı her zamanda selamet yurdunun hasretini duyar. Sadece iman edenler değil, aynı zorlukları iman etmeyenlerde yaşar, aynı acıları onlarda tadar.

Asırlarca İslam’ın kuşatıcı adaletinde yaşam süren her ırk, din, kültür, düşünce ve dilden insanlar, İslam’ın tarih sahnesinden belirleyici olmaktan çıkmasından sonra, güneşi doğmayan gecelerin karanlığında şaşırıp kaldılar. Bu gün birçok yanıyla sürekli eleştirilen ve neredeyse ötekileştirilmeye çalışılan Osmanlı bile, tabi olduğu İslam’ın kendisine öngördüğü adaleti, hâkimiyeti altındaki milletlere adilce göstermiş, İslam’a düşman birçok Batılı düşünür dahi bu yönde takdir belirtmekten geri duramamıştır. Bir saltanat yöntemi olmasına rağmen, İslam’ın devlete buyurduğu adalet anlayışı, tarihin sayfalarında ve o tarihte yaşamış insanların şahitliğinde kayda geçmiştir. İslam’ın egemenliği yeryüzünün aydınlık çağlarını teşkil eder. Mekke karanlığını da anlatacak olan elbette ki İslam olacaktır.

Dünya insanlığı İslam’ın aktif kimliğiyle Müslümanların kuracağı esenlik yurduna hasret bir hayat yaşamaktadır. Bütün üretilmiş değerlerin eridiği yok olduğu, mucitleri tarafından harcandığı merhametsiz çağda, acının her türlüsünü yaşayan sadece Müslümanlar ve İslam coğrafyaları değildir. Müslümanlara karşı yapılan acımasız saldırıların esas amacı, İslam dininin diriltici tetikleyici harekete geçirici fonksiyonunu ortadan kaldırmak içindir. Taguti güçler, küresel emperyalistler Müslümanların diriltici bilinci yeniden kuşanabilmeleri ihtimaline karşı bütün güçleriyle saldırmaktadır. Bu saldırlar karşısında bocalayan İslam alemi, nereye yöneleceğini ne yazık ki kestirememekte, kestirebilenlerde birlikte bir güç oluşturamamaktadır.

Müslümanlar olağanüstü çabalarla birlikte olmayı becerebilmeli, birlikteliğimizi sağlayacak bilgiyi üretebilmelidir. Bir şairin dediği gibi, “Evet battık… Bir güneş olarak ama…” Biz Müslümanlarda yaşadığımız dönem itibarıyla ortalıkta belirleyici olarak yokuz. Bu yokluk bizi yıldırmamalı, zira batan güneş yine güneş olarak doğacaktır.