İslam’da Aile Hayatı

İslam’da Aile Hayatı


İslam’da Aile Hayatı

 

Mahmut Margim / Kastamonu

SORU: Günümüzde demokratik yasalara göre tek eşlilik yasallaştırılmıştır. İkincisinin meşruiyeti yoktur. Bildiğimiz kadarıyla İslama göre de bu anlayışın meşruiyeti yoktur.  Ancak İslam’da birden fazla evliliğe nasıl bakılmaktadır?  İsteyen istediği anda ikinci eş edinebilirimi? Bunun bir kuralı yok mu? Kur’an’da konu ile ilgili ayette mealen ” ikişer üçer dörder eşler edinebilirsiniz ama bir taneyi tercih etmeniz sizin için daha hayırlıdır ” noktasından bakınca bir serbestlik mi söz konusu? Yani bu konu ben yaptım oldu rahatlığında ele alınabilinecek basit bir mesele midir?

CEVAP: Sorunuza cevap vermeye son cümlesinden başlayacak olursak, İslam’da hiçbir şeyin  “ben yaptım oldu” anlayışı ile yapılması mümkün değildir. Çünkü Müslüman, “teslim olan insan” demektir. Teslim olan insanın ise,  hiçbir işini ben yaptım oldu mantığı ile yapması mümkün değildir.  Bilakis her davranışını şer’i bir delile dayandırmak teslimiyetinin gereğidir.

Evlilik insan hayatında ciddi sonuçları olan bir konu olması nedeniyle üzerinde ciddiyetle durulması gerekmektedir. Konunun üzerine bina edildiği ayet Nisa Suresinin üçüncü ayetidir. Tarihi süreç içerisinde bu ayetin manası üzerinde farklı görüş ve düşünceler ifade edilmeye çalışılmıştır: Kimileri burada geçen “ ikişer, üçer, dörder nikâhlayın” ifadesinden, nikâhlamanın iki üç ve dört ile sınırlı olmadığını söylerken; Bazıları da tek eşliliğin esas alındığını söylemişler, her iki tarafta aynı surenin 129. ayetini delil göstermişlerdir.

Bu sure ismiyle müsemma kadın süresi olarak isimlendirilmiş ve insanın bir özden bir çift olarak yaratıldığından bahisle söze başlamış ve hemen konuyu insanın ilişkide olduğu ve olacağı konulara getirmiştir. İnsanın Allah’a ve akrabaya karşı hukukunu korumasını istemiştir. Devamında evlilik yoluyla doğacak bütün ihtimalleri teker teker ele alarak hukukunu belirlemiş; bunlara riayet etmenin ve etmemenin sonuçlarını bildirmiştir. Bu cümleden olarak eşler arasında adaletin gözetilmesini de istemiştir. İnsani ilişkilerimizde de aynı kural geçerli değil midir?  Bir konuda hüküm verirken, bir malı veya menfaati paylaşırken, bir külfeti insanlara yüklerken de hep adil olmamız istenmektedir.

“Eğer yetimlerin haklarına riayet edememekten korkarsanız beğendiğiniz (veya size helâl olan) kadınlardan ikişer, üçer, dörder alın. Haksızlık yapmaktan korkarsanız bir tane alın yahut da sahip olduğunuz ile yetinin. Bu, adaletten ayrılmamanız için en uygun olanıdır.”(4/3)

Ayette geçen iki ayrı husus vardır. Birincisi: İkinci, üçüncü veya dördüncü olarak nikâhlanacak kadınların yanlarında bulunan yetim çocukların mallarının ve şahsiyetlerinin gözetilmesi konusunda adil olunmasının şart koşulması. Diğeri ise birden fazla olan kadınlar arasında adaletin sağlanması meselesidir. Ayrıca yanlarında yetim bulunan kadınlarla evlenmek mecburiyetinin de olmadığını, bu konuda bir çekinceniz varsa size helal olan diğer kadınlarla eşler arası adalete dikkat etmek kaydıyla evlenin. Şayet bu konuda emin değilseniz ve adil olamayacaksanız, o takdirde bir kadınla evlenin veya sahip olduğunuzla yetinin buyrulmaktadır.

Burada sahip olunan “ev ma meleket eymanüküm”  malınızla sahip olduğunuz ifadesiyle açıklanan,  sahip olunan cariye değil, daha önce yani birden fazla kadınla evlenmeye kalkışmadan önce mehrini vererek evlenilen birinci eş anlamındadır. Dikkat edilirse çok eşliliği öneren ayette (4/3) birer ifadesiyle başlamıyor. Bir zaten var bunun üzerine İki, üç, dört ifadeleri ilave ediliyor. Sonra bu konuda adil olamayacaksanız bir tane alın veya sahip olduğunuz ile yetinin buyrulmaktadır. Çünkü Müslüman cariye ile evlenmenin şartları aynı surenin 25. ayetinde şöyle belirtilmektedir:

“İçinizden, imanlı hür kadınlarla evlenmeye gücü yetmeyen kimse, ellerinizin altında bulunan imanlı genç kızlarınız (sayılan) cariyelerinizden alsın. Allah sizin imanınızı daha iyi bilmektedir. Hep aynı köktensiniz (insanlık bakımından aranızda fark yoktur). Öyle ise iffetli yaşamaları, zina etmemeleri ve gizli dost da tutmamaları şartı ve sahiplerinin izni ile onları (cariyeleri) nikâhlayıp alın, mehirlerini de normal miktarda verin. Evlendikten sonra bir fuhuş yaparlarsa onlara, hür kadınların cezasının yarısı (uygulanır). Bu (cariye ile evlenme izni), içinizden günaha düşmekten korkanlar içindir. Sabretmeniz ise sizin için daha hayırlıdır. Allah çok bağışlayıcı ve esirgeyicidir.” (4/25)

Bilinmelidir ki İslam’da cariyelerin nefsinden istifade etmenin yolu sadece cariye edinmekle mümkün değildir. Onlar için de bu işin yolu nikâh ve mehirden geçmektedir. Köle ve cariyelere sahip olanlar onların sadece sahibidir ve yedirmek ve giydirmek kaydıyla hizmetlerinden istifade etmeleri helaldir. Bunun dışında bir şey beklemeleri, aç açık bırakmaları veya güçlerinin üzerinde bir iş yüklemeleri helal değildir. Bu nedenle ayetin sonundaki “sahip olunanı” cariye olarak görmek doğru değildir.                                 Eşler arası adalete güç yetirememe konusundaki (4/129. ayetin) beyanı ise şöyledir:

“Üzerine düşüp uğraşsanız da kadınlar arasında âdil davranmaya güç yetiremezsiniz; bâri birisine tamamen kapılıp da diğerini askıya alınmış gibi bırakmayın. Eğer arayı düzeltir, günahtan sakınırsanız Allah şüphesiz çok bağışlayıcı ve esirgeyicidir.” (4/129)

Burada imkânsız olan adil olmamak veya olamamak değil. Siz ne kadar adil olsanız da sizin adil olduğunuzu karşı tarafın görüp teslim edebilmesidir. İşte sorun buradadır. Siz ne kadar bunun için gayret gösterseniz de bunu eşlerinize kabul ettirmeniz çok zordur. Çünkü nefisler kıskançlığa meyyaldir. Kocasını başkasıyla paylaşmaya razı olmayan kadın, onun her hareketini olduğundan farklı algılayacak ve daima kocasını olduğundan farklı değerlendirecektir. Bu nedenle de hanımlarınızı razı etmeniz mümkün olmayacaktır. Allah-u Teâlâ halimize tercüman olarak imdadımıza yetişiyor ve şu öneride bulunuyor: Ancak siz bir tarafa meylederek diğerlerini “askıda” (ne kocalı ne de kocasız gibi ortada) bırakmayın. Aralarını bulmaya, elinizde olanı eşit paylaştırmaya, günah olan davranışlardan uzak durmaya çalışırsanız Allah sizi bağışlar ve korumasına alır buyurmaktadır. Aksi halde Allah bizden imkânsız olan bir şeyi istediği anlamı çıkar ki bu mümkün değildir. Burada onların sizi nasıl gördükleri değil, sizin Allah’ın ilkeleri karşısında nasıl olduğunuz önemlidir. Allah onların yargılarına göre sizi hesaba çekmez.  Ancak kendi anlayış ve kabullerinize göre ve içinde bulunduğunuz imkanlar dahilinde hesaba çekecek ve ona göre değerlendirecek demektir.

Birden fazla evlilik konusunda tartışmaya açılan bir başka husus da, bu işe tevessül edecek olan kimsenin hanımından veya hanımlarından izin alma konusudur. Yani hanımı evlenmesine izin vermediği halde evlenip evlenemeyeceği meselesidir.

Bu konuyu gündeme getiren ayeti kerimeye (4/3) dönecek olursak böyle bir şarttan bahsedilmediğini görürüz. Gündeme getirilen şart, yetimlerin mallarının korunması ve eşler arası adaletin gözetilmesi hususudur.  Bir üçüncü şart olarak da “eşlerin izin vermesi” denilmemektedir. Eğer böyle olsaydı hiçbir kadın buna izin vermezdi.

Bir başka meselede: “Kadın nikâh akdini yaparken kocasından kendisi ile evli olduğu sürece başkasıyla evlenmeyeceğine dair söz almasıdır. Böyle bir anlayışın ve anlaşmanın meşru olması mümkün değildir. Burada kadın -erkek insanlar için Allah’ın tanıdığı bir hakkı onlardan almaya kimse hak sahibi değildir. Sıfatı ve konumu ne olursa olsun, Allah’ın verdiği ruhsatı değiştirme hakkına sahip değildir. Böyle bir şeyi önerenin de buna razı olanın da Allah katında mes’ul olacağına inanıyoruz. Çünkü bu masum bir antlaşma değil; Şariin koymuş olduğu yasaya müdahaledir. Müslümanlar olarak böyle bir hakkımızın olmadığına inanıyoruz. Allah ve Resulünden olduğundan emin olunduğu sürece Müslüman’ın işi teslim olmaktır. Fıtratın gereği olarak Allah bunu böyle koymuştur. Ancak erkek de bunu bir tehdit unsuru olarak kullanmaya kalkarsa elbette hesabını Allah’a veremez. Hiçbir iş sebepsiz olmadığı gibi, iki ve devamı evlilikler de sebepsiz olamaz. Meşru bir sebebi olmadan, bu sorumluluğun altından kalkıp kalkamayacağını ciddiyetle düşünmeden, elde edilecek nimetin getireceği külfete değip değmeyeceğini hesap etmeden bu işe girmek elbette doğru değildir. Zamanımızda minderinde oturan mücahitlerin!  Cihat anlayışıyla bu işlere pek hevesli olmaları işin ciddiyetini yeterince düşünmediklerindendir. Önlerinde ders almaları için yeterince örnek vardır. Yakınlarında ikinci evliliğini yapan insanlarla baş başa samimiyetle biraz dertleşip konuşsunlar. Yaşanan aile infiallerini görmeye çalışsınlar. Kendilerinin de gelecekleri noktayı göreceklerdir. Bunlardan sonra hala istiyorlarsa, bu kervana katılsınlar. Hani derler ya: “Bir musibet bin nasihatten daha evladır.”

Bir de meseleye kadınlar cephesinden bakınca İslam’ın bu ruhsatı,  erkeklerin lehine bir nimet olarak görülmektedir. Eğer bu bir nimetse, her nimetin bir de külfeti vardır. Bir de konuya bu tarafından bakarak değerlendirilmesi gerekir.  Allah Erkeğe “kavvamlık” verirken (4/34) Kadınları görüp gözetmek, yedirmek, giydirmek gibi her türlü ihtiyaçlarını temin etme sorumluluğunu da erkeğe yüklemiştir. Bir kadın bir aile iki kadın iki ayrı aile demektir. Allah adına söz vererek bütün sorumluluklarını yüklendiğiniz bu insanların her türlü ihtiyaçlarını karşılamak,  sorunlarıyla uğraşmak, çocukların sorunlarını üslenmek, maddi ve manevi ihtiyaçlarını karşılamak erkeğin omuzlarına yüklenmiştir. Bu nedenle nimet külfet dengesine bakıldığında, külfeti nimetinden daha ağır bastığı görülecektir. Bu külfete, ancak zinadan nefsi korumak ve hakkın rızasına uygun neslin devamını temin etmekten başka bir gaye için katlanılamayacağı görülecektir. Şuurlu bir Müslüman’ı Yönlendiren ancak bu düşünce olacaktır.

Ancak hayata şehvetin penceresinden bakan ve gözü başka şeyi görmeyen, sorumluluklarını yerine getirmeyen, her gittiği yerde arkasında eş ve çocuklar bırakan kimseler de yok değildir. Özellikle İslam’a muhalif olan düşüncenin bunları medyaya taşıyarak kişisel hataların faturasını İslam’a kesip, ‘İşte İslam bu Müslümanlar böyledir’ diyerek bir dünya görüşünü karalamaya malzeme olanlar da bu milletin ürünü olan insanlardır.  Bu tıynette olan insanlara bakıldığında İslam’ın -i-sinden haberdar olmayan, gününü gün edip kafasına göre kendine bir rota çizen kimseler olduğu görülecektir. Neslin üretiminde, hayatın tanıtımında, dünya ve ahiret anlayışında, hayatın gayesini ne olduğunu bildirmede, görev ve sorumluluklarını öğretmede İslam’ı işe karıştırmazken; yaşanan olumsuzlukların faturasını hayatta hiç bir işe karıştırılmayan İslam’a çıkarmanın insafla bağdaşır tarafı yoktur. Geleneğin kalıntılarıyla sağlıklı bir neslin meydana çıkması mümkün değildir. Din kaynağından arı duru haliyle alınıp hayata geçirilmediği takdirde bir nesli yeniden inşa etmesi mümkün değildir. İnsanlar şu soruyu sormayacaklar mı? Siz insanlara din adına ne verdiniz ki, onlardan dine uygun davranışlar bekliyorsunuz. Hayatta “rüzgâr ekenler fırtına biçer” deyimiyle karşılaşmak kaçınılmaz olacaktır. Bozulan bu neslin halini Filozof şair biraz gurur biraz da esefle şöyle ifade etmeye çalışmıştır:

“Bir elde rakı bir elde Kur’an, ne tam gâvur olduk ne tam Müslüman.” İstisnalar kaideyi bozmasa da genel anlayışı yansıtması bakımından cümle yerine oturmaktadır.

Sonuç olarak şunu söylüyoruz: Din bir bütün olarak hayatı kucaklar. Onun her hangi bir emri, ruhsatı alınırken onun bağlı olduğu bütün ile birlikte alınması gerekir.  Nimetinden istifade etmeyi düşünüyorsak, külfetini yüklenmeyi de kabullenmek zorundayız. Bu ilişkiyi doğru Kur’an, kişisel şartları da bunu gerektirecek durumda olan kimseler için Allah yollarını açmıştır. Kendine güvenen, adaleti gözeteceğinden emin olan, sorumluluklarının bilincinde olan kimseler bu yolu kullanabilirler. Unutmayalım ki işlerin sonu Allah’a varacaktır.

 

 

iktibas çizgisi

Google+ WhatsApp