İslamcılığın Kurucu Kavramlarından: İctihad

İslamcılığın Kurucu Kavramlarından: İctihad


II. Meşrutiyetin, modernleşmede aşılan en önemli eşiklerden biri olduğu düşünülürse, dönem itibarıyla en çok tartışılan ya da hakkında ictihadda bulunulması gereken konular siyaset, parlamento, uhuvvet, banka, sigorta, faiz, çok evlilik, ticaret, medeni hukuk, ceza hukuku, karma eğitim, yeni kanunlar gibi meselelerdir.

 

Modernleşme döneminin Osmanlı ulemasında–aydınında ya da daha anlaşılır bir ifadeyle günümüz adlandırmasıyla İslamcılarında, özellikle de siyasi alanda karşılarına çıkan yeni meseleleri hal edebilmeleri için bazı çabalar göstermeleri gerekmekteydi. Bu çabalarının sonucunda ortaya çıkacak mevcuda hem dini anlamda meşruiyet sağlamak, hem de toplum karşısında tutunabilecekleri bir dal bulmak amacıyla bazı kavramlara hassaten önem verdikleri görülmektedir. 

 

Yaşanan değişim ve dönüşümün çok geniş bir yelpazede seyretmesi, sorunların halledilmesinde ve yeni dünyaya uyum sağlamakta dönemin İslamcılarını hayli zorladığı söylenebilir. Bu geniş yelpaze öncelikle yeni oluşan siyasal alanın meşrulaştırılmasından başlayarak askerliğe, iktisadi yapıdan içtimai kurguya, eğitimden hukuka ve daha birçok alanı kapsamaktaydı. Tabi ki esas mesele de, bütün bu değişim ve dönüşümlerin Müslüman memleketinde gerçekleşebilmesi için, dini ve içtimai bir meşruiyeti mecburi kılmaktaydı. 

 

Yeni düzenin inşasında İslamcıların kurucu kavramlara ihtiyacı vardı. Bu kavramlar öyle dikkatli seçilmeli idi ki, önlerinde duran devasa geleneği, kemikleşmiş düşünce bloklarını, geleneğin ve örfün tartışılmaz kurallarını bertaraf etmekte etkili olmalıydı. İslamcılar sorunları aşmak hususunda bulmakta ve onlara yaslanarak tabiri caiz ise, istedikleri gibi at oynatmakta gecikmediler. Bu iki kavram “maslahat” ve “ictihad” idi.

 

Biz ictihad kavramını ele alacak, Manastırlı İsmail Hakkı’nın (1846-1912) ictihad kavramına dair düşüncelerini, yazmış olduğu makalelerden yola çıkarak değerlendirmeye çalışacağız. Zira ictihad kavramına en çok değinen ulemadan birinin Manastırlı İsmail Hakkı olduğunu ve kavram üzerinden yeni yorumlara gitmek istediğini gözlemledik. 

 

Manastırlı İsmail Hakkı, II. Meşrutiyet’in ilanından sonra Meclis-i Ayan üyeliğine atanmış, ilmiye sınıfına ait bir şahıstır. Aslen Konyalı bir aileye mensuptur. İsmail Hakkı, ilköğrenimini Manastır’da gördükten sonra İstanbul’a gidip tahsiline devam etti. İslâmî ilimleri tahsil edip icazet aldı. Ardından Ayasofya Camii kürsü şeyhliği dahil çeşitli pâyeler elde etti. Fâtih Camii kürsü müderrisliği yaptı. Dolmabahçe Valide Sultan, Süleymaniye, Sultan Ahmed ve Ayasofya camilerinde vaaz verdi. Ayasofya Camii’ndeki vaazlarında büyük bir dinleyici kitlesi topladı. 16 Aralık 1908’de Meclis-i Ayan üyeliğine seçildi ve bu görevi yürütürken Sultan Reşad’la birlikte Rumeli seyahatine çıktı. 5 Aralık 1912’de Anadoluhisarı’ndaki evinde vefat etti.

 

Kurulmakta olan yeni düzenin inşasına büyük katkılar sağladı. Verdiği vaazlarda halkı meşrutiyet lehine sürekli irşad ederek fanatik bir meşrutiyet taraftarlığı yaptı. Dönemin mebus olan bütün uleması gibi o da iki kimliğe sahip olarak yaşadı. Vaaz verirken ulema kimliği öne çıkarken, parlamentoda amansız bir meşrutiyet parlamenteri olarak görev yaptı. Medrese ile parlamento arasında gidip gelen Manastırlı, değişim ve dönüşümün sağlıklı bir şekilde yürümesi için ateşli vaazlar verdi. Dinin kadim kurallarına yeni yorumlar getirdi. Tutunduğu dallardan biri ise “ictihad” kavramı oldu. 

 

Medrese ve Parlamento arasında içtihat 

 

Manastırlı İsmail Hakkı Efendi ilmi yönüyle fakih, siyasi yönüyle mebus olarak ictihad meselesine değinme ihtiyacı hisseder. Manastırlı’ya göre yaşadığı dönem itibarıyla yetiştiği geleneğin taşıdığı yorum ve yaklaşımlar, meseleleri çözmede yetersiz kalmaktadır ve değişen şartlar gereği, özellikle toplumsal alanda yeni yorum ve yaklaşımlara ihtiyaç vardır. Sıratı Müstakim’in 28. sayısında “Ahkâm-ı İslâmiyye ve İçtihad” başlıklı üç bölümlük bir makale kaleme alır ve Sıratı Müstakim’in 28-29 ve 30. sayılarında neşreder. Bu makalesinin ardından da, “Bab-ı İçtihat Mesdûd mudur?” başlıklı yine üç bölümlük bir makale kaleme alır, aynı gazetenin 31-32-33. sayılarında neşreder. 

 

Manastırlı İsmail Efendi, Ayan Meclisi üyesi parlamenterdir. Bir yönüyle de geleneksel eğitimin kurumsal yapısı olan medresede yetişmiş, hocalık yapmış, camilerde vaazlar vermiş, yaşadığı dönemin siyasi ve kültürel yapısını, Müslim-gayrimüslim ilişkilerini, ulema sıfatıyla izaha gayret ederken, parlamenter yönünün de öne çıktığı gözlerden kaçmamaktadır. İctihad meselesini ele alan sadece Manastırlı değildir. Dönemin bazı ilmiye sınıfı mensupları da ictihad meselesine değinmiş, yeni oluşan şartların ictihadı kaçınılmaz kıldığını ifade etmiştir. Özellikle II. Meşrutiyet döneminde ictihad kavramının yeniden gündeme gelmesinde etkili olduğu söylenebilecek sosyal, siyasal, askeri, ekonomik, kültürel değişimlerin ve eşitlik, hürriyet, anayasa gibi kavramların etkili olduğu söylenebilir. 

 

Bilindiği gibi Osmanlı Devleti gerilemesinin sonucunda Batı dünyası karşısında sürekli kan kaybetmekte ve siyasi askeri alanlarda başarısızlıklar yaşamaktadır. Bunun sonucunda meydana gelen toplumsal çözülmeler etkin bir rol oynamıştır. Ayrıca, Müslüman-gayrimüslim arasındaki ilişkilerde hukuki anlamda değişimler, mevcut fıkhi müktesebatın yetersiz kaldığına dair kanaate varılması başka bir etkendir. Çağın bir hastalığı olarak Batı tasavvurunda ortaya çıkan ırkçılık akımlarının Osmanlı’da zuhur etmesi, büyük devlet olmanın tabii sonucu olan her çeşitten millete sahip olmak, bu ırkçı akım karşısında yeni çözüm arayışlarını, ictihad kavramını gündeme getirmiştir. 

 

Meşrutiyetle birlikte anayasal düzene geçen devlet, ilan ettiği Kanun-i Esasi’nin, İslam’a uygun olması yönünde sağlamaya çalıştığı meşruiyet çabaları da, yine dönemin ulemasının ictihada duyduğu ihtiyacı öne çıkaran başka bir etkendir. Manastır’lı ve dönemin ilmiye sınıfı, Kanun-i Esasi’nin Kur’an’a ve dine uygunluğu konusunda çok net ifadeler kullanmış, şeriatın özeti olduğu hususu sürekli zikredilmiştir. İctihad kavramının dönemin İslamcıları için sorunların çözülmesinde adeta bir anahtar kavramı olarak görüldüğünü söylemek mümkündür. Zira birçok mesele hakkında yaptıkları izahlara kendileri doğrudan ictihad ettiklerini söylemese de, yaptıklarının birer ictihad olduğu, yorumlarının sonucunda görülmektedir.

 

Bu duruma, geleneksel yorumların hemen hepsine muhalif yeni yorum getirilmesi misal olarak verilebilir. Bunun gibi Müslüm–gayrimüslim ilişkilerinin kadim fıkıh usulüne muhalif olması, anayasa olan Kanun-i Esasi’yi şeriatın özeti olduğunun ifade edilmesi, vatandaşlık kavramının uhuvvet kavramıyla değerlendirilmesi ve daha buna benzer yorumların dile getirilmesi, aslında bu konularda adı konulmamış ictihadın işletildiğini göstermektedir.

 

İctihad nedir?

 

İslâm’da Kur’an ve Hz. Peygamber’in (as) sünneti dinî hükümlerin aslî iki kaynağı ve belirleyicisi olmakla birlikte bunların kabulü, anlaşılması ve yorumlanması akılla mümkündür. Bu sebeple nakil ve akıl birbirini dengeleyen bir işlev ve öneme sahip olmuş, ictihad da nakil karşısında aklın bu işlevini temsil eden kavramlar arasında merkezî bir yer işgal etmiştir. Kıyas, re’y, istidlâl, istinbat, fıkıh gibi yakın içeriklere sahip kavramlarla birlikte ictihad, nasların lafız, mana ve bilinçli boşluklarında gizli şer’î-amelî ahkâmı ortaya çıkarmaya yönelik beşerî çabayı ifade eder. Bu çabayı gösteren kimseye müctehid, hakkında ictihad edilen konuya da müctehedün fîh denilir.

 

İmam Şatibi (1320-1388) bir kişinin içtihad edebilecek seviyeye gelebilmesini iki şarta bağlamaktadır. Bunların birincisi dinin maksatlarını tam olarak anlaması, diğeri de anladığı maksada binaen içtihad edip hüküm çıkarabilme kabiliyetine sahip olmasıdır. İmam Şatibi’nin eserinde konuyla ilgili uzunca izahlar bulunmaktadır.

 

Manastırlı İsmail Hakkı da, İslam Ahkâmını dört kısma ayırarak ictihadı değerlendirir. Bunlar naslar ve itikadi hükümler, ibadi hükümler, ahlaki hükümler, muamelata dair hükümlerdir. Daha sonra bunları izaha çalışan Manastırlı, hangi kısımlarda ictihat yapılabileceğini anlatır.

 

İtikada ait kısımda bilindiği gibi ictihat yapılamaz. İctihat yapılamadığı gibi bir ferdi taklit de meşru değildir. İtikada ait ahkâmın geneli Kur’an’ın ve aklın delilleriyle sabittir.

 

İbadet kısmında her mükellefe farz olan şey Kur’an’ı Kerim’de belirtildiği ahkâmın sünneti nebeviye beyan ve tefsir buyrulduğu üzere yapılmasıdır. Her farz ibadet hakkında Peygamber (as) efendimizin vahye istinad ederek yaptıklarının ibadet olarak yapılması kabul edilmiştir. Hiçbir müçtehit farz ibadetlerin eksikliği ya da fazlalığı hakkında içtihatta bulunamaz.

 

“Yalnız açıklanması zaruri olan veya beğenilmiş olan esaslar vesairenin belirlenmesi ve ayrılması hususunda derin bir ictihada gerek vardır. Bu da çeşitli rivayetlerin sahih olanını tercih, belirsiz olan bir konuyu açıklamak suretiyle neticelenir.

 

Hiçbir müçtehit farz bir ibadet hakkında ictihat ile azaltmaya veya çoğaltmaya yetkili değildir. Zira bunlar Şari tarafından tamamlanmış ve kesin delillerle açıklanmış, örfün ve zamanın muhtelif ihtilafıyla değişmeyeceği için müçtehidin tasarrufuna imkân kalmamıştır.”

 

Manastırlı İsmail Hakkı Efendi, dinin bu kısımlarını zarureti diniye olarak tanımlar ve bu kısımda ne ictihadın ne de taklidin caiz olmadığını ifade eder. Dinin nasla belirtilen aslına tekabül ettiğinden dolayı, müçtehidin bu hususlarda bir salahiyeti olmadığı gibi, mukallitlerin başka birilerini de taklit etme imkânı yoktur.

 

Manastırlı, makalesinin 2. bölümüne Sıratı Müstakim’in 29. sayısında devam eder. Dünyevi meseleler yani muamelat hususunda çeşitli uygulamalar olacağından dolayı, buralarda ulema avamı bilgilendirmek için gerekli girişimlerde bulunur.

 

“Dünyevi muamelelerde ve umumi durumu nizama sokmaya dair olan dördüncü kısımda, daimi olan umuma dair şeriatın sınırlarını daraltmak mümkün değildir. Çünkü bu kısımda gayet çeşitli ve kollara ayrılmasıyla beraber zaman ve mekân, kuvvet ve zaaf, örf ve adet gibi şeylerin ihtilafı nispetinde muhtelif olacağı açıktır. Her mükellefin bu ahkâmın hepsini bilmesi mümkün olmayacağı gibi gerek de yoktur.”

 

Manastırlı burada bu sözünü teyit için Nisa Suresi 83. ayeti zikreder. Ayet mealen şöyledir: 

 

“Kendilerine güven veya korku veren bir haber geldiğinde onu yayıyorlar. Hâlbuki onu Resûlullah’a ve aralarından yetki sahibi kimselere götürselerdi, içlerinden haberin mana ve maksadını çıkarabilenler şüphesiz onu anlarlardı. Size Allah’ın lütfu ve rahmeti olmasaydı, azınız müstesna, şeytana uyup giderdiniz.” Sonra bu ayeti izah eder:

 

“Bu ayeti kerimede zikrolunduğu gibi Ulü’l-emr’in yani fakihlerin ve hukuk ehlinin ictihatlarına ve tespitlerine en çok gerekli görülen bundan ibaret olup, bu konuda bütün insanların kendilerini taklit ve emirlerine tabi olmaları zaruridir.”

 

Manastırlı kendi düşüncesine kapıyı iyice açmak istemektedir ve nitekim bu sözlerinden sonra farklı bir yere gelir.

 

“Muhammedi şeriat İslam Devletinin tarz ve şekline sınır koymamış ve cüz-i ahkâmı hususunda tek tek açıklamada bulunmamıştır. Yalnız devletin nasıl olacağının esaslarını tayin etmiştir. Mesela şura için gerekli şartları, söz söyleme hürriyetini ve bir araya gelme gibi, ki son zamanda ortaya çıkan Avrupa devletlerinde olduğu gibi millet meclisi olan parlamentolar bu esaslar üzerine vaz olunmuştur.”

 

İctihadın ne olduğunu izah için gayret eden Manastırlı İsmail Hakkı, aynı zamanda ictihatta bulunmaktadır. Meşrutiyet ilan edilmiş, milletvekillerinden oluşan parlamento kurulmuştur. Lakin modern bir tarz olan bu yönetim biçimi, İslam devlet geleneğinde olmadığı gibi, selefleri olan fakihler tarafından da ele alınıp değerlendirilmemiştir. Zira İslam toplumu daha önce böyle bir tecrübeyle karşılaşmamıştır. O sebepten yeni düzenin meşruiyet devşirmesi gerekmektedir. Manastırlı da bunu sağlamaya çalışır. Kendisi aynı zamanda nefret ettiği Abdülhamit tarafından Ayan Meclisi’ne atanmıştır. Parlamenter düzen bir şekilde cahil avama (!) ulema tarafından kabul ettirilmelidir.

 

Elmalılı Hamdi Efendi ile Manastırlı İsmail Hakkı da bu tarihlerde parlamento için aynı şeyleri düşünür. Elmalılı Antalya’dan parlamenter olmuştur, Manastırlı ise Ayan Meclisi üyesidir. Elmalılı Hamdi Efendi, meclisi ve vekilleri tek yol gösterici olarak kabul ederken, Manastırlı da artık bu düzenin böyle gideceğine işaret etmektedir. Lakin Elmalılı yaklaşık yirmi beş yıl sonra tefsirinde parlamenterler için bu ifadelerden çok farklı ifadeler kullanacak, onları “müdebbir birer rab” olarak tanımlayacaktır. 

 

Manastırlı İsmail Efendi’nin, meşrutiyeti ve parlamenter sistemi savunması mebus yönüdür, şeriat hükümlerini savunması fakih yönüdür. Aynı ruh halinin kendisinden yüz yıl sonra da görünür olması ve belli alanlarda İslami birikimi ve potansiyeli olanların, parlamenter olduktan sonra demokratik sistemi savunması zaman ve mekân farkının dışında bir başkalık taşımamaktadır. Modernleşmeye doğru giden süreçte, meşrutiyet dönemi İslamcılarının, sakıncalı olduğu kadar kararlı adımlar atmaktan da geri durmadıkları görülmektedir.

 

Bir yandan Avrupa’ya özenmek, meşrutiyeti savunmak, parlamenter düzen içinde meclis çatısı altında toplanmak, diğer yandan İslami Hükümlerin bizim tek çaremiz olduğunu söylemek, Kitap-sünnet-icma-kıyas merkezli çözüm aramak, diğer yandan Avrupa müktesebatından kanunlar iktibas etmek, her yönüyle sıkıntıların yaşandığını görmek açısından manidardır. Batının baskın kültürü ve siyasi varlığıyla yüzleşmeye çalışan dönemin İslamcıları, anlaşıldığı kadarıyla kendi geleneği içinde muhalefet edememiştir. Sıkışmışlık içinde ictihad kavramına sarılan İslamcılar, olumsuz olarak hiçbir şey yapmadıkları bile düşünülse, sadece yasama ile Müslüman-gavur ilişkisine getirdikleri yeni yorumlar başlı başına İslam fıkıh ve düşünce geleneğine muhalefeti kaçınılmaz kılmıştır. 

 

İctihad kapısı kapalı mıdır?

 

Manastırlı İsmail Hakkı Efendi, Sıratı Müstakim’in 31, 32, 33 ve 34. sayılarında ictihad meselesine devam eder. Bu kez Manastırlı’nın ele aldığı konu, “Bab-ı İctihâd Mesdud mudur!-(İctihad Kapısı Kapalı mıdır?)” Müellifin makalesi dört bölüm halinde neşredilir. Sıratı Müstakim ictihad konusunu sanki çok gecikmiş ve hemen halledilmesi gereken acil meseleler mertebesinde ele alır. Manastırlı İsmail Hakkı Efendi’nin ardından Kazanlı Sabit Efendi de ictihad konusunda uzun soluklu makaleler serisine başlar. Manastırlı ve Kazanlı Sabit, modernleşme sürecinde ictihada yaslanmanın zaruretini anlamış gibidir. Kazanlı Sabit Efendi’nin ictihad konusunda yazmış olduğu makalelere Beyanül Hak çevresindeki ulema yeri geldiğinde eleştirilerde bulunur.

 

İslam hukuk tarihinde ictihad kapısının kapandığına dair görüş beyan edenlerin olmasına rağmen, ictihad kapısının hiçbir zaman kapanmadığını ve kapanmasının mümkün olmayacağını ileri sürenler de bulunmaktadır. On dokuzuncu asırda, İslam dünyasını uyandırmak ve kaybettikleri değerleri yeniden kazanmak maksadıyla İslamcılar ictihad meselesine yeniden önem vermiştir. İctihad kavramının ve bu kavramın gerektirdiği cehdin öne çıkmasında özellikle Avrupa’da yaşanan siyasal, sosyal, iktisadi, teknolojik, askeri gelişmeler önemli rol oynamıştır. İslamcılar geri kalmışlığın bertaraf edilebilmesi için dinin yeniden yorumlanmasının gerekliliğine kanaat getirmiştir. Açıkça adı konulmamış olsa da, Mecelle ve Kanun-i Esasi dönemin ictihad girişimlerinin ortaya çıkardığı yazılı anayasalar olarak adlandırılabilir. İkisi de İslamcıların öncülük ederek oluşturduğu modern hukuk sisteminin birer parçasıdır.

 

İctihad’ın özellikle II. Meşrutiyet döneminde popüler kavram haline gelmesi, İslam düşünce tarihinin seyri içinde olması gereken olağan seyrinin amacıyla farklılık göstermiş, bir bakıma kurulan yeni düzenin meşrulaştırılmasına olanak sağlamak amacıyla sürekli ictihad üzerine makaleler neşredilmiştir.

 

Manastırlı İsmail Hakkı makalesine bir ulemanın, bilgi talebinde bulunan bir zatla karşılıklı konuşmasıyla başlar. Ulemaya soru soran zat, ictihad kapısının neden kapatıldığının delillerini sorar. Ulema cevaplar:

 

“Bu meselenin anlaşılmasına yardımcı olmak üzere evvela İslam ulemasından bir zat ile bir hak talebinde bulunan kişi arasında geçen konuşmayı naklediyoruz:

 

Talebe-İctihad kapısının kapalı oluşu neden ibarettir, bu iddiayı ileri sürenler sözlerini neye dayandırıyorlar?

 

Alim-Bu iddiada bulunanlar şunu demek istiyorlar ki ulema içinde ictihad edebilecek şartları üzerinde bulunduran zat kalmadığı gibi bundan sonrada böyle kimseler gelmeyecektir. Fakat bu hükmü verenler zayıf kimseleri taklit edenlerden olup bunların kendilerine güven ve itimatları olmadığı gibi, gayret ehli haklarında da hüsnü zanları yoktur. Zannederler ki insan aklı daima gerilemekte ve eskiye doğru gitmekte olup geçmiştekilerin mertebesine ermek mümkün değildir. Hâlbuki malum olan ve bilinen içtihadın şartlarının bir şahısta bulunabileceği her zaman mümkündür. İlahi feyzin daimi olmasına binaen Allah’ın inayetiyle ortaya çıkmakta olduğu müşahede olunmaktadır. 

 

Talebe-Şu kapanma tabirinin insanlar nazarında manası ile hakikat erbabı nezdindeki manası aynı mıdır?

 

Alim-Hayır aynı değildir. Çünkü insanlar birilerinden işitmekle-duymakla iman ederler ki ehlisünnette olanlar dört mezhepten birine bağlı olması zaruridir. Bu mezheplerden birine olduğu gibi bağlanmayan ve tamamen kabul etmeyen hak ehli olamaz.”

 

Manastırlı İsmail Hakkı, karşılıklı münazara üzerinden ictihad kapısının kapanmadığını, kapanmayacağını izaha gayret eder. Manastırlı kendisini bir müçtehit olarak vasıflandırmasa da, müçtehit gibi içtihatlarda bulunacaktır. İleriye dönük olarak siyasi alanlarda yapacağı ictihadlara ciddi anlamda alt yapı hazırlamaya çalışmaktadır. 

 

Meşrutiyetle birlikte önüne geçilmez bir modernleşme ve Avrupalı olma sevdası basiretleri bağlanmış İslamcı sınıfın büyük kısmını etkileyecek, telafisi mümkün olmayacak sonuçlar doğuracaktır. Manastırlıda göze çarpan diğer önemli bir nokta ise, mezheplere bakışıdır. Mutlak manada bir bütün olarak dört mezhepten birine bağlanmanın zaruretine işaret ederken, mezheplerden birine bağlanmayanın hak ehli olamayacağını iddia eder. Burada müellifin hassaten dikkat çektiği husus, ictihad kapısının kapanmadığı ve hiçbir zaman kapanmayacağı üzerinedir. 

 

Zamanın şartları

Manastırlı makalesinin devamında: 

 

“Gerekli şartların tamamı kitap ve sünnette anlaşılsa ve icmanın mevkii bilinse de usul kitaplarında beyan olunan kıyas bahsi bilinmektedir. Bununla beraber şer’i şerifin maksadı belli olsa da, dönemin halkının hal ve adetlerini tamamen bilmek zaruridir. 

 

Zira şeriatın bütün kolları bilhassa muamelata karşılık gelen hükümler gerek gelir ve gerekse gider itibarıyla umumi meselelere yani menfaatleri kazanmak ve maksadın elde edilmesi için makul olana yönelir. Bunu yerine getirebilmek için ilim erbabının zamanın zaruri şartlarına vakıf olması gerektiği tartışmadan uzaktır.”

 

Manastırlının ictihad için ileri sürdüğü şartların çoğunun üzerinde ittifak edilmiş olunan şartlar olduğu söylenilebilir. Ancak özellikle müçtehidin zamanın şartlarına vakıf olması ve içinde bulunduğu toplumun durumunu, örf ve adetlerini bilmesinin gerekliliği konusunda ileri sürdüğü şart, geçmişte ve şu anda bile birçok İslâm hukukçusunun ihtilaf ettiği şartlardandır. Bu şart incelendiğinde bir anlamda toplumsal probleme çözüm üretme görevini üstlenmiş olan müçtehidin nassı göz ardı edebileceği gibi bir önermeyi de içinde taşımaktadır. 

 

Manastırlı İsmail Hakkı, özellikle zamanın şartlarına vurgu yapmayı ve kendi döneminde ictihadın gerekliliğini zikretmekle, bilinçli bir tercih yapmaktadır. Zira dönemin olağanüstü değişimlerini başka türlü meşrulaştırmanın imkânı bulunmamaktadır. Bu yüzden yeni düzenin şer’an olumsuz olan yönlerini olumluya devşirmenin başka bir usulü yoktur.

 

Manastırlı İsmail Hakkı makalesinin birinci bölümünde ictihad kapısının kapalı olmadığını ve olamayacağını karşılıklı soru-cevap usulüyle izah eder. İkinci bölümü Sıratı Müstakimin 32. Sayısında neşredilir. Bu bölümde de akli ve nakli delillerle ictihad kapısının kapalı olmadığını ispat etmeye çalışır. Müellif uzunca izahlardan sonra meselelerin çözümünü meclisi mebusanda toplanacak olan encümene havale eder.

 

“Meclisi mebusanda uygun bir encümenin toplanmasıyla teşekkül edeceği müjdelenen Mecelle Kurulu, inşallah yakın zamanda ortaya çıkar da bu sayede ümmetin bütün tereddütleri ortadan kalkar, her müşkül meseleler hallolur. Zira arka arkaya gelen ihtilaflar üzere kalındığında sıkıntılar günden güne artmaktadır. Bugün bilinmesi zaruri olan pek çok mesele cevapsız duruyor. Umumi sorunlar çoğaldıkça sıkıntılar artıyor. Takva sahipleri elde etmek istedikleri menfaatlerden mahrum kalıyor. Mesela sallanan bir dişi sağlamlaştırmak için altın veya gümüş teller ile bağlanması caiz olduğu halde, çürüyen dişi doldurmak veya kaplatmak mecburiyetinde kalanlar fetvahaneye müracaat etseler de bir cevap alamıyorlar. Bununla beraber caiz olduğu akıllara gelmektedir.”

 

Manastırlı İsmail Hakkı, ulema-ilmiye sınıfından biri olarak olması gereken yere ne kadar uzaksa, bir parlamenter olarak olması gereken yere o kadar yakındır. Manastırlı için artık Meselelerin çözüm yeri parlamentodur. Hangi konuda, hangi hususta her ne yapılacaksa, parlamento bu işi halledecektir. İctihad şahıs ya da encümen dahi, parlamentoda teşekkül edecektir. 

 

Manastırlı İsmail Efendi ictihad üzerine makaleler dizerken, bu arada Beyanül Hak’dan aykırı bir ses yükselir. Dönem olarak sürekli ictihadın gündeme getirilmesi, belki de neden gündeme getirildiğinin maksadını anlayanlar tarafından, sürekli ictihada ihtiyaç olduğuyla ilgili fikir beyan edenlerin bu girişimlerinin önünü kesmek istedikleri düşünülebilir.

 

Beyanül Hak Gazetesinin 5 Nisan 1909 tarihli 27. sayısında M. H. imzalı “İctihad” başlıklı bir makale yayınlanır. Makale Manastırlının içtihadı gündeme getirmesine ve içtihadın gerekliliğin sürekli vurgu yaptığı tarihlerde, içtihadı gündeme getirenlere isim vermeden sert eleştiriler getirir. Müellif mütekaddim ulemayı ele alarak başladığı makalesinde, onların ictihad hususundaki titizliklerini, nasıl davranıp meseleleri nasıl hassas bir şekilde ele aldıklarını izah eder. Önceki fakihlerin hem ilim hem de amel olarak şimdikilerle kıyaslanamayacaklarını zikreden müellif, çöküş zamanındaki bir milletten müçtehidin nasıl çıkacağını sorar. Müellifin önemli vurgularından biri de, önceki müçtehitlerin içtihatlarını yaparken, Allah’ın rızasından başka bir şey beklemediklerini ve ilahi yardımı talep ettiklerine işaret eder.

 

İnsan hangi işte olursa olsun ilerlemek için ilahi yardıma muhtaçtır. İlahi yardım, sebeplerin başarıya götürmesinden ibaret olduğu için, onsuz hiçbir şeyin gerçekleşemeyeceği aşikârdır. Cenab-ı Hak dinini kuvvetlendirmek için her çeşit insandan milyonlarca iman eden insan yaratmıştır ki, bu insanlar Allah’ın rızasından başka bir şeyle iştigal etmeyerek Allah’ın dini için çabalamıştır. Daha önceki müçtehit imamlarla, dönemin ictihadı gündeme getirenler arasında kıyas götürmeyecek farklar mevcuttur. Müellif zamanın değişmesiyle ahkâmın da değişmesi gerektiğini söyleyenlere bir de soru sorar:

 

“Zamanın değişmesiyle, meselelerinde yeniden değerlendirilmesinin gerektiğinden dolayı, içtihadın zaruret olduğunu söyleyenlere deriz ki: Mevcut fıkha müracaat edipte halledilmesi mümkün olmayan hangi mesele var söylesinler.”

 

Manastırlı İsmail Hakkı makalesinin son bölümünde ictihad ile ilgili son açıklamalarını yapar.

 

“Nasların zahiri ve kitabın muhkemleridir ki bunların her biri her mükellef üzerine kesin delillerle, beyanlarla apaçıktır. Bu durumda müçtehit ve taklitçi arasında bir fark düşünülemez. Bu kısmın inkâr edilmesinin küfür olacağı söylemeye gerek yoktur. Ümmetin bütün uleması ve milletin fukahası nasların inkârının küfür olduğu hususunda ittifak etmiştir. Bundan dolayı dünyada yüz bin müçtehit bulunsa dahi bunların dışına çıkamaz. “Ahkâm-ı İslâmiyye ve İctihâd” adlı geçen makalemizde ifade ettiğimiz gibi İslam Hükümlerinin esasını teşkil eden kısım Kur’an’ı Kerim ve sahih hadisler olduğu ümmetin icması ile sabittir. Bu hükümler karşısında hangi mezhepten olursa olsun doğrudan doğruya Kitap ve Sünnete uymakla mecburdur. Ama zahiri Kitap ve sünnetle açıklanmamış olan hükümler, icma yoluyla bilinmeyecek olursa o vakit bu konularda ehil ve erbab olanlara ictihad etmek ve milletinde bu kişilere itibar etmeleri vacip olur. Taklit edeceklerin de bu kişilere müracaatla gerekli bilgileri öğrenmeleri gerekir.”

 

Manastırlı İsmail Hakkı Efendi makalesinin daha önceki bölümünde zamanın ihtiyaçlarını dikkate almanın zaruretine işaret ederken, makalesinin sonunda, zamanın ihtiyaçlarına vakıf ulemanın ictihadlarına avamın uymasının vacip olduğunu belirtir. 

 

Manastırlının yaşadığı dönemin kendi has koşulları içerisinde ictihadın zaruretini gündeme getirmesi üzerinde düşünülmesi gereken husustur. Öyle ki kendinin ve kendi döneminin ilmiye sınıfının hangi konularda ictihadlar yaptığı, yapılması gerektiğini ileri sürdüğü aşikârdır. Manastırlının, Müslüman toplumun modernleştirilme sürecinde gündeme getirdiği ictihad, bir daha aslına dönmenin mümkün olmayacağı alanlarda yapılmış, yapılan ictihadlar devletin ve Müslüman milletin canına okumuştur. 

 

II. Meşrutiyetin, modernleşmede aşılan en önemli eşiklerden biri olduğu düşünülürse, dönem itibarıyla en çok tartışılan ya da hakkında ictihadda bulunulması gereken konular siyaset, parlamento, uhuvvet, banka, sigorta, faiz, çok evlilik, ticaret, medeni hukuk, ceza hukuku, karma eğitim, yeni kanunlar gibi meselelerdir. Mustafa Sabri Efendi bahsettiğimiz konular üzerine Beyanül Hak’da “Din-i İslam’da Hedef-i Münakaşa Olan Mesail” başlıklı uzun soluklu makaleler serisi neşretmiş, üzerinde tartışılan meselelere İslami bakış açısıyla yeniden gündeme getirip izah etme ihtiyacı duymuştur.

 

Dönemin İslamcılarının en çok üzerinde durduğu kavramlardan birinin ictihad olduğu ve bu kavramla önlerinde duran kadim kuralları aşmak için çaba gösterdikleri görülmektedir. İslamcılar ictihad üzerine yüzün üzerinde makale yazılmış ve birçoğu ictihadın gerekliliği hususunda hem fikir olmuştur. Özellikle Mansurizade Mehmed Said’in “Usul-ü İctihat” adlı risalesinin başında “Zamanın değişmesiyle hükümlerde değişir” kuralını ileri sürerek, zamanın ihtiyaçlarına göre şer’i hükümlerde değişiklik yapmanın İslam’ın zaruri esaslarından olduğunu ifade etmektedir.(14) 

 

Yine Mansurizade Mehmed Said, Hakikat-i İslam adlı risalesinin başında da ilginç bir ifadeye yer verir. Said Efendiye göre, “İslamiyeti esasat itibarıyla asrısaadete, tatbikat itibarıyla da asr-ı hazıra irca ve tevfik etmek zarureti vardır.”(15) Mehmed Said Efendi’nin ifadelerinin, dönem itibarıyla siyasi bir karşılığı bulunmakta ve Avrupa merkezli medeniyet projesine yol açmaktadır.

 

İctihad kavramına sarılanların zaman içerisinde geldikleri yeri gören İskilipli Atıf Efendi, sürekli içtihada yaslanarak gelinen durumdan endişe duymaya başlamış, ictihad kavramını kullanarak dinin asrileştirilmeye çalıştığını görmüştür. Özellikle siyasal alandan ve onu takip eden içtimai yapıdaki olumsuz değişimler sıkıntı verecek seviyeye çıkmıştır. “Ey iman edenler, Allah’a itaat edin, Resulüne itaat edin” ayetini ele alan İskilipli, Allah’a ve Resulüne muhalefet içeren hiçbir alanda ictihad yapılamayacağını söylemektedir.(16)

 

Dipnotlar

(1) Salih Sabri Yavuz, Manastırlı İsmail Hakkı, DİA, cilt 27, sayfa 563-564

 

(2) H. Yunus Apaydın, İctihad, DİA, cilt 21, sayfa 432

 

(3) Şatibi, Muvafakat, cilt 4, sayfa 1186, İz Yayıncılık

 

(4) Sıratı Müstakim, cilt 2, sayı 28, sayfa 14, tarih 4 Mart 1909

 

(5) Aynı makale, sayfa 15

 

(6) Sıratı Müstakim, cilt 2, sayı 29, sayfa 29, tarih 11 Mart 1909

 

(7) Aynı makale

 

(8) Aynı makale

 

(9) Sıratı Müstakim, cilt 2, sayı 31, sayfa 59, tarih 25 Mart 1909

 

(10) Aynı makale, sayfa 60

 

(11) Sıratı Müstakim, cilt 2, sayı 32, sayfa 75, tarih 1 Nisan 1909

 

(12) İctihad, Beyanül Hak, sayı 27, sayfa 621, tarih 5 Nisan 1909

 

(13) Sıratı Müstakim, cilt 2, sayı 33, sayfa 90, tar. 08 Nisan 1909

 

(14) Mansurizade Mehmed Said, Usul-i İctihad, İzmir Vilayet Matbaası

 

(15) Hakikat-i İslam, Aydın Vilayeti Matbaası, 1329

 

(16) İskilipli Mehmet Atıf,  İctihad ve Dîn-i İslâm’ı Asrîleştirmek, Mahfil, cilt 1, sayı 7, Cemaziyelevvel 1339 – Ocak 1921

Google+ WhatsApp