İslam ve Terör (Dehşet)

İslam ve Terör (Dehşet)

İslâm, Allah’tan gelen vahye teslim olmuşluk, bu teslim olmuşluğun doğurduğu silm (barış, sükunet) anlamlarına gelen bir kelimedir. Bu tanımı itibariyle de Adem (a.s.)den bu yana Allah’ın elçilerine gönderdiği vahye önce elçilerinin teslim olmuşluğu, onların da daveti sonucu bu çağrıya

İslam ve Terör (Dehşet)

 

 

İslâm, Allah’tan gelen vahye teslim olmuşluk, bu teslim olmuşluğun doğurduğu silm (barış, sükunet) anlamlarına gelen bir kelimedir. Bu tanımı itibariyle de Adem (a.s.)den bu yana Allah’ın elçilerine gönderdiği vahye önce elçilerinin teslim olmuşluğu, onların da daveti sonucu bu çağrıya teslim olanların teslimiyetine, kabullerine verilen isim olarak bilinegelmiştir. Fiil olarak bu anlama gelen İslâm kelimesi, ism-i fail olarak da müslim olarak kullanılagelmiştir. Bu sebeple de Allah “De ki: Ben teslim olanım!” (Bakara/131-A.İmran/20) buyurmaktadır. Yani bu ismi bizlere, vahye teslim olanlara Allah vermiştir.

Terör ise latince bir kelime olmakla beraber dehşet saçma anlamına gelen bir kelimedir. Yukarıda işlenen terörü burada kısaca tekrarlamak istiyoruz. Bir fikrin, bir görüşün kabul ettirilmesi için, kabul ettirilmek istenilenler üzerinde estirilen korku, korkuya düşürme, korku salma, şaşırtma, korkutma, yıldırma hasıl ederek kitleyi etkileme ve bu yol ile insanları istediği istikamete yönlendirme olarak tanımlanabilir. Yani terörde akıl yürütme, muhakeme yapma, düşünme ve aklederek kabullenme veya kabullendirme söz konusu olmayıp, tamamen dinimizin “ikrah” diye tanımladığı, zor kullanarak kabullendirme (vazgeçirme veya yaptırma) söz konsudur. Bu itibarla da İslâmda İkrah (zor kullanma) kesinlikle yoktur (2 Bakara 256).

Terörü, yani dehşet salarak bir görüşü kabullendirmeyi veya bir görüşten vazgeçirmeyi, devlet, elinde bulunan kuvvetleri kullanarak yapacağı gibi, devlet dışı güçler de aynı yola başvuragelmiştir. Tarih, gerek devlet terörünün, gerekse devlet dışı güçlerin, grupların, kliklerin estirdikleri terör örnekleriyle doludur. Örneğin Emevilerin estirdikleri terörden, Haşhaşîlerin estirdiği teröre kadar Müslümanlar

kendi tarihlerinde terör örneklerini bolca bulabilirler. Diğer yandan Müslümanlar ve Yahudiler, Ortaçağ Avrupasında kilisenin estirdiği, Katoliklerin ellerine geçirdikleri İspanya’da yaptıkları terörün tanığı olmuşlardır. Kilisenin görüşlerini ikrah ile kabul ettirmek içn, kiliseye rağmen düşünenlerin canlı canlı ateşlerde yakılması, dinini değiştirmek istemeyen Müslüman ve Yahudilerin İspanya’da aynı akibete maruz bırakılmaları, devlet eliyle estirilen terörün açık örnekleridir.

Yakın tarihimizde, İttihad-ı Terakkî’nin estirdiği terörü devlet terörü olarak tanımlayabileceğimiz gibi, M. Kemal’in eline geçirdiği devlet güçleriyle de terör estirdiğini, yakın tarihi yaşayan, okuyan ve dinleyenler yakından bilmektedirler

Halkı müslüman ülkelerde; Şah zamanı İran’ında, hâlen Cezayir’de, Fas’ta, Irak’ta, Suriye’de, Ürdün’de, Suudî Arabistan’da, Filipinler’de, Burma’da, Bosna-Hersek’te estirilen terör, hemen tamamı devlet terörü diye tanımlayabileceğimiz teröre açık örnekler oluşturmaktadır.

Türkiye’de Müslümanlar T.C.K.’nun 163. maddesi ile yıllarca devlet terörü ile karşı karşıya kalmışlardır. Ortaasya, Balkanlar ve Kafkas Müslümanlarının uzun yıllar yine devlet terörü karşısında kalışları gibi.

Devlet terörü, tarih kitaplarını doldurmuş bir terör çeşididir. Devletin dışında terör estiren, insanlar üzerinde dehşet salarak isteklerini kabul istikametinde terörü kullanan örgütler de olmuştur. Halen de bulunmaktadır.

Terörünü devlete, devletin temsil ettiği düzene karşı kullanan örgütler bulunduğu gibi, sokaktaki insanlar üzerinde kullanan örgütler de bulunmuştur. Terör, görüşleri, fikirleri, takib ettikleri yollar birbirinden ayrı olan örgütlerin de, başlangıçta değilse bile zaman içinde, güçlendiklerini sandıkları zamanlarda veya güçlenmek için başvurdukları bir yöntem olarak birçok örneği ile karşımızdadır. Terörün başlangıcı olarak, fikri beğenmediklerine, kabul göstermediklerine karşı hakaretler, sövmeler, tehditleri fiili hale getirmeye dönüşmektedir. Örneğin fikrini beğenmediğiniz İslâma uygun bulmadığınız kimilerini, eserlerinden alıntılar yaparak; eleştirmeniz ve yazdıklarını, yaptıklarını ve söylediklerini esas alarak yaptığınız tenkidlerinize, kimileri tahammül edememekte, tahammülsüzlüklerini küfrederek, söverek, hakaret ederek, bunları ya telefonla ya da imzasız mektuplarla size ulaştırmaya çalışmaktadırlar. Bütün bunlar yerleşmemiş bir kişiliğin (kişiliksizliğin) belirtileri olarak karşımıza çıkmaktadır. Zira taşıdığı fikre güvenen, onun sağlamlığından emin olanların kimselere sövmeye, küfretmeye, onu aşağılamaya gerek duymayacağı bilinir. Fikrinin sağlamlığına inanan, tartışır, fikrini söyler, tenkidini yapar ve muhatabını bu fikirlerle başbaşa bırakır. Ola ki muhatab düşünsün, akletsin ve doğruların neler olduğunu kavrasın. Karşılıklı konuşmalarla fikirlerini dinleyenler, birbirlerini anlarlar, zira birbirlerini dinlerler. Birbirlerini anlayanlar ise, belki bazı hususlarda anlaşırlar da. Yanıldıkları hususları görürler ve yapılan aklı başında tenkidlerden etkilenirler ve bulundukları halden daha da ileri düzeyde akıllanırlar. Zira, böylesi, aklederek yapılacak konuşmalar insanların, birinin diğerinin aklından, bilgisinden, muhakemesinden yararlanmayı mümkün kılar.

Bütün bu söylediklerimizi aklı erenler, akledenler yapabilirler. Keyfiyetsiz, şahsiyeti teşekkül etmemiş, taşıdığını sandığı fikre güveni bulunmayanlar zayıflıklarının sonucu başkalanyla, başka görüş ve düşüncelerle karşılaşmayı istemezler. Zira taşıdıklarının doğruluğundan emin değillerdir. Onlar, eller öyle söylediği için öyle sananlardır. Böyleleri kalabalıklar öyle söylediği ya da sandığı için kimilerini büyük bilenlerdir. Gerçekte büyüklüğün ne olduğunu bilmeyenlerdir. İslâm açısından büyüklüğün Kur’anî bir kişilik taşımak demek olduğundan, Resulî bir şahsiyete sahip olmaktan geçtiğinden habersiz bulunanlardır. Zira vahiyden habersiz oldukları halde haberdar olmaya da ihtiyaç duymayan, kuruntuları ile yaşayanlar, kuruntuları ile düşünenlerdir. Taşıdıkları düşüncelerin, sağlamasını yapacak esaslı bazdan mahrum bulunanlardır. Bunlar için insanların öyle diyor veya söylüyor olması yeterlidir. İnsanların hep yanılageldiklerinden bile haberi bulunmayanlardır böyleleri.

En yaygın anlamıyla, siyasal bir hedefe ulaşmak amacıyla devlete, halka ya da bireylere karşı sistemli şiddet eylemlerine başvurma olarak tanımlanabilecek terörizm, kesinlikle bilinmelidir ki ne devlet tarafından bireyler veya örgütlere, ne de örgütler veya bireyler tarafından devlete karşı kullanılamaz. Zira İslâm, ne devletin insanlara, ne de insanların devlete fikirlerini kabullendirme yolu olarak esas itibariyle zoru (ikrahı) seçemez seçmez. Seçerse bu zulüm olur. Zulüm ise birşeyi ait olduğu yere koymamaktır. Ve İslâm dışıdır.

Esas olarak bir insanın diğer bir insana ancak kendisine maddi bir tecavüzde bulunulması, şu veya bu şey ile saldırıya uğraması halinde karşılık olarak aynı şeylerle cevap verme hakkı olabilir. Ne var ki; nefsi müdafaa olarak isimlendirilen bu cevap vermede de sınırlar vardır. Bu, konumuzun dışında kalmakla birlikte, değinmemizin sebebi, kimilerinin, herşeyi olduğu gibi bu gibi şeyleri de bir çok şeye karıştırıyor olmasıdır. Şunu buna bunu şuna karıştırmak, saygı ile kulluğu karıştırmak gibi eğrilere karşı çıkacağım diye ukalalık etmek gibi, tevazu göstereceğim derken miskinlik göstermek gibi, onurlu olacağım derken, kibirlilik göstermek gibi, nice biri diğerine yakın, ama asla aynı olmayan şeylerin birini diğerine karıştıranlar çoğu kez perişan durumlara düşmektedirler.

Müslüman, herşeyi gereği gibi bilen ve yerli yerinde davranan insandır. Bu sebeple de tenkid edeceğim diye hakaret edemez. Bu sebeple reddedeceğim diye bağırıp çağıramaz. Zira reddetmenin yolu akıllı uslu deliller sunarak, ortaya koyarak söylenilen veya yazılan şeyin değil, aksinin doğru olduğunu göstermektir. Zina edene, zânî veya zaniye denildiği bilindiği gibi, hırsıza da hırsız denildi ği bilinmekte ve hiç yadırganmamaktadır. Bu vesile ile belirtelim ki, hastaya hasta demek, akıl hastasına deli demek de iftira etmek olmayıp birer gerçeğin ifadeleridir. Akıllılığın ne olduğunu açık açık bilenler, deliliğin de ne olduğunu rahatlıkla bilirler. Örneğin tıpta kimi insanların bazı şeyleri varsayıp (veya sanıp) bunların doğruluğuna kendilerini inandırdıklarını ve hayatlarını da bu inandırdıkları şeyler adadıkları bilinmekte ve tıp literatüründe buna halüsinasyon (varsanı) hastalığı denilmektedir. Birisi çıkar da söylediklerini veya yazdıklarını çekirgelerin dinleyerek diğer çekirgelere açıklamaya gittiklerini söyler veya yazarsa, siz de o kişiye, bu sözlerinden ötürü bu adam varsam (halüsinasyon) hastası derseniz, kimse bunu diyeni kınayamaz. O zaman bütün doktorlar kınanmalı değil midir?

Peygamberimiz de kınanmıştı. Toplumuna söylediklerinden ötürü içinde büyüdüğü Kureyş toplumu O’nu kınamış, levmetmişti. İnsanlar oldum olası yalnız eğri söyleyenleri değil, daha da çoklukla doğru söyleyenleri kınayagelmişlerdir. Peygamberler,-Allah’ın kendilerine gönderdiği vahyi O’nun kullarına

açıklayanlar- insanlarca kınananlann başında gelirler. Siz insanlara doğruları söylediğiniz, doğru sözler söylediğiniz ve doğru ameller işlediğiniz için kınanırsanız bu tür kınanma iftihar edilecek, övünülecek bir kınanmadır ve biz bu konuda ‘kullar başına böylesi kınanma’ diyoruz. Lakin söyledikleriniz veya yaptıklarınız, yanlış, esastan mahrum, eğrilerden, hayallerden, varsanılardan ibaretse ve bu yüzden insanlar size yalnızca yaptıklarınızı söyleyerek onların yanlışlığını söylüyorsa bu takdirde sizi levmediyor değillerdir. Yaptıkları, söyleyip yazdıklarınızın yanlışlığına değinmek ve sizin kendinizi düzeltmenize imkan vermektir. Bu sebeple de memnun olmak ve söylenenleri dinleyerek ders almaktır aklı başında olanlara düşen. Ama siz böyle yapmıyor da bu tür sözlere veya yazılı tenkidlere kızıyor, telefon veya mektupla sövüyor, telefonda isminizi bile veremeyecek kadar küçük kişilik sergiliyorsanız, bu yaptığınız elbette basit, gelişmemiş bir şahsiyetin ürünü demektir ve sizi küçük düşürür. Ağırlığınız olmadığını ortaya koyar, ciddiye alınmanızı mümkün kılmaz. Lanet okumak da müslüman için ne Kur’an’da (esas olarak), ne de Resullah(s.a.)’nın hayatında yeri bulunmayan şeydir. Zira lanet okumak sıradan bir iş değildir. Elbette Allah’ın Lanetinin üzerinde bulunması gerekenler vardır. Bunları Kur’an sıralamıştır. Lâkin rastgele de kim kime kızdı ise ona lanet okumasının yeri de yoktur Kitabımızda. Acizliğin ifadesi olarak algılanır böyle şeyler

Fikir sahipleri; ‘fikrimiz kabul edilmiyor’ diye kesinlikle kimseye iftira etmezler, yalan söylemezler, kimseye sövmezler, hakaret etmezler, kimseye levmetmezler. Fikir sahipleri -hele ki bunların başında peygamberler- mutlaka fikirlerini (kendilerine gelen vahyi) Allah’ın kullarına açıklarlar. İnsanlarla onun üzerinde konuşmak isterler, tartışmak isterler. Sonuç olarak da insanların üzerine gönderilmiş bekçi veya vekil olmadıklarından yalnızca açıklayıp (tebliğ edip) bırakırlar. Kendilerinden düşmanlık gördüklerine karşı dahi düşmanlık etmezler, yalan uydurmazlar, tuzak kurmazlar, suikast düzenlemezler, inananları olduğu gibi inanmayanları da aldatmazlar. Ahidlerine sadık kalırlar. Kafirlerle ahidleşmiş olsalar bile onlar bozmadıkça kendileri de ahidlerini bozmazlar ve sadık kalırlar. Bu sıdk zararlarına olsa bile buna uyarlar. Zira Rableri Allah Müslümanım diyenlere ‘emrolundukları gibi dosdoğru olmaları’ emrini vermiştir.

Hele fikrini beğenmediği insanlara kurşun sıkmak, ‘bürolarına bomba koymak’, sopalı veya başka bir vasıta ile tecavüz ederek maddi ve bedeni zarar vermek, Müslümanım diyenlerin asla yapmamaları gereken işlerdir bunlar. Kur’an’da asla bulunmamaktadır. Resulullah’ın hayatında asla bulunmamaktadır bu gibi İslâm dışılıklar. Bu gibi şeylere tevessül edenlerin teslim olmamışlardan olduğunu söylemek mutlaka mümkündür. Teslim olan zina etmeyeceği gibi adam da öldüremez. Müslüman olan içki içmeyeceği gibi kimsenin bürosuna bomba da koyamaz. Müslüman olan kimsenin yüzüne karşı sövmemesi gerektiği gibi telefonla veya mektupla da sövemez. Kem (kötü) söz sahibine aittir sözü gerçekten doğrudur. Resulullah’a da çoook kem söz söylenmiştir. Hepsi söyleyenlere aittir. Resulullah (s.a.) kötü insan, kötülük yapan insan değildi ki O’na ait olsun. Elbette söyleyenlere ait olacaktı ve öyle de oldu.

Müslümanlar, şunu biliniz ki müslümanım dediği halde şunu, bunu vurmayı düşünen, onun bunun bürosuna bomba koyan, telefonla veya mektubla küfreden, hakaret eden, yalan ve iftira uydurarak başkalarını gözden düşürebileceğini sananlar Ebu Leheb’lerin ahlakı ile ahlaklananlar olup, Kur’an’la ahlaklananlar olamazlar. Kur’an asla böylesi şeylere yer vermediği gibi, Resulullah’ın hayatında da asla böylesi şeylere yer bulunmamıştır. Hele Mekki olan devletsiz dönemin ana özelliği böyledir. Bunu bilmeyenlere bildiriniz. Duymayanlara duyurunuz. Öğrenmeyenlere öğretiniz. Ki onları cehenneme gitmekten alıkoyasınız. Aksi halde herkes bilmelidir ki kafirlerin, Allah’tan korkmazların yaptıklarını yapanlar, onların yolunda yürüyenler onlardan olurlar. Kur’an’la değil de onların ahlakı ile ahlaklananlar elbette Kur’an dairesinin çizdiği sınırların dışında kalanlar olacaklardır.

Herkes açıkça bilmelidir ki insana ancak Allah’ın isabetini takdir ettiği şey isabet eder ve bunun isabetine cihan alem engel olamaz. Yine Allah’ın isabetini takdir etmediği herhangi birşeyi de kimse kimseye isabet ettiremez. Kimileri dinleri adına yaptıkları veya yapmaya teşebbüs ettikleri böylesi işlerinden ötürü Allah’a hesap veremeyeceklerdir. Hevasını din edinenlerin dinleri Allah katında makbul olmayacaktır. O’nun katında din İslâmdır ve İslâmda da böylesi haltetmeler yoktur. Zerresi kadarı bile yoktur. Kendine ve inananlarına her türlü zulmü reva görenlerin elindeki emanetlerini, Ali’nin canını bile tehlikeye atarak sahiplerine ulaştırmayı Kur’an ahlakının gereği sayan bir peygambere ancak böyle olanlar ümmet olmaya müstehaktırlar. Miskal tanesi kadar şeyin bile hayır veya şer olarak leh ve aleyhimize yazılıp hesabını soracağını belirten Allah’a, O’nun razı olacağı kul olmaktır, aslolan..

Akılsızlığın İslâmda yeri yoktur. Zira İslâm, aklı olanları muhatab edinmiştir. Aklı olmayanları ise sorumlu tutmamıştır. Allah’ın kendisine akıl vermediklerine birşey diyeceğimiz yoktur. Lakin Allah kendisine akıl verdiği halde, özellikle de dini konusunda bu aklı, bir kenara bırakarak akılsızlar gibi davranan ve düşünenler için gerçekten hesabı vermek zordur. Akıl, Allah’ın kitabını anlamaya yarar. Akıl, Resulullah’ın Kur’an’ı nasıl ahlak edindiğini anlamaya yarar. Akıl, eğri ile doğruyu, iyi ile kötüyü ayırdetmeye yarar. Mukayese ve muhakeme etmeye yarar ki mukayese ve muhakemesi bulunmayan akıl, devrede değil demektir.

Aklını özellikle de dinini anlama ve yaşamada kullanmayanlar, Kur’an’ın deyimi ile gerçekten “davarlar gibidir”ler. Hiçbir insan bu duruma düşmemelidir. Düşenleri kurtarmak için çaba harcanmalıdırlar. Bu çaba akılları vazifesine yönlendirecek esaslı bir çabadır. Bu çaba diğer çabaların anasıdır. İşi esasından ele almanın yolu da insanlann akıllarını devreye sokma yoludur. Bu yolda başarı kazandıkça toplumumuzun fikrî seviyesi yükselecek, insanımız insan olduğunun farkına daha çok varacaktır. Akılsızlıklar azalacak, giderek yok olacaktır.

Kur’an boşuna mı diyor? “Düşünmüyor musunuz? Akletmiyor musunuz? Hâlâ mı düşünmeyeceksiniz?” diye. Gerçekten akledenle akledemeyen bir olur mu?

Bugünkü hâlimizin tek tercümesi aklımızı yeterince kullanmıyor oluşumuz değil midir? Aklederek, daha çok aklederek Kur’an’ı ahlak edinmedikçe bir yere varamayacağımızı anlayalım artık.

İnanmak ve Yaşamak 319/Ercüment Özkan

 

iktibas çizgisi

Google+ WhatsApp