İslam ve ‘Batı meselesi

İslam ve ‘Batı meselesi

Dünya üzerindeki dinlerin, inanç sistemlerinin, geleneklerin Batı uygarlığı ile karşılaşmaları sonrasında, bu uygarlığın “yıkıcı” gücü karşısında direnme güçlerini kaybettikleri bir vakıadır. Geçtiğimiz asırdan beri, geleneğe bağlı kalınarak modernleşmenin başarılı bir örneği olarak

İslam ve ‘Batı meselesi

 

Dünya üzerindeki dinlerin, inanç sistemlerinin, geleneklerin Batı uygarlığı ile karşılaşmaları sonrasında, bu uygarlığın “yıkıcı” gücü karşısında direnme güçlerini kaybettikleri bir vakıadır. Geçtiğimiz asırdan beri, geleneğe bağlı kalınarak modernleşmenin başarılı bir örneği olarak takdim edilen, merhum Akif’in şiirinde övgüyle söz ettiği “Japon modeli”nin, bir asırlık tecrübe sonrasında geldiği acıklı durum da göstermektedir ki; bu model, bugün artık tam tersi biçimde, geleneğe bağlı kalınarak modernleşilemeyeceğinin argümanına dönüşmüştür.

İster sol, isterse de İslami kesimden olsun, “Hangi Hatı?” sorusunu soranların, “Batı meselesi”ne bakışta, Batı ile bir meselelerinin olmadığı sonucunu çıkartmak zor değil. “Hangi Batı?” sorusunu soran zihnin, bu soruyu sorarken, her şeyden önce, kendince olumlanmış bir batı resminden yola çıktığı aşikardır. Zira “Hangi Batı?” sorusunu soranların durdukları yere göre mutlak surette bir ”iyi Batı”sı vardır ve onlar için gerçek Batı odur. Haddizatında “Hangi Batı?” sorusu, bir soru da değildir, soru formunda üretilmiş bir cevaptır. Batı eleştirileri karşısında verilen Batı’yı meşrulaştırıcı en pratik ve hatta en pragmatik cevap olarak “hangi Batıcılık”, esasen bir “gizli Batıcılık”tır.

Müslüman intelijansiya, Batı konusunda iki asırdır “eklektik” bir yaklaşıma sahip olmuş ve kendince Batı’nın “iyi yanları” olarak gördüğü bilim, teknoloji ve modern kurumları almayı adeta olmazsa olmaz bir dini vecibe ve çağdaş bir cihad yöntemi olarak telakki etmiştir. “İyi yanlar- kötü yanlar” ayrıştırması temelinde yapılan seçmecilik neticesinde, iyi yanlar, Shayegan’ın tabiriyle kendi geleneğimize “yamalama” yapılacak ve böylece kendimizi de kaybetmeden yeni bir senteze ulaşmış olacaktık. Böyle bir senteze hiçbir zaman ulaşılamadığı gibi, bu yaklaşım modernleşmenin içselleştirilmesine de verimli bir ortam sağlamış oldu. Açıkça belirtmek gerekirse, iki asırdır intelijansiyamıza musallat olan hangi Batıcılık ve eklektik batıcılığın, daha masumane bir görünüm eşliğinde, alem-i İslam’ın Batılılaşmasına etki ve katkısı militan Batıcılıktan çok daha fazla olmuştur.

Batı dışı toplumlardaki ve de özellikle İslam alemindeki Batı karşıtlığı ise ağırlıklı olarak; Batı/oryantalizm tarafından üretilmiş olan “Doğu”nun, çerçevesini Batı’nın çizdiği bir zihinle Batı’ya itirazı ve hatta meydan okuması şeklinde paradoksal bir zeminde cereyan etmektedir. Doğu-Batı ve onun bir türevi olarak üretilen İslam-Batı şeklindeki dikotomiler ya da oryantalizme karşı oksidentalizm şeklindeki “anticilik” üzerinden geliştirilmeye çalışılan Batı karşıtlığının ontolojik, metodolojik ve epistemolojik açıdan “Batı-merkezci” bakıştan bağımsız, özgün ve sahih bir yaklaşım olduğunu söyleyebilmek zordur. Bilinen/nesne konumuna indirgenen edilgen bir kimliğin, bilen/özne konumundaki kimliğe yönelteceği eleştiriler hangi sahici temellendirmeler üzerine oturabilir ve ne kadar sahih olabilir ki? Mesela; pozitivist-çağdaşlaşmacı-ulusalcı bir kimliğin ya da modernist-rasyonalist-İslamcı bir kimliğin Batı karşıtlığı ya da Batı eleştiriciliği ne anlam ifade edebilir, nereye oturabilir? Batı’yı Batı yapan zihniyetin, değerlerin ve kavramların bir çoğunun (rasyonalizm, hümanizm, bilim/sellik, demokrasi vs.) aslında İslam’dan alındığı ya da bunların hepsinin İslam’da fazlasıyla var olduğu şeklindeki önermeler üzerine inşa edilen bir Batı eleştiriciliğinin varacağı yer ne kadar sahih olabilir? Dikotomik yaklaşım; Batı’nın karşıtlık/çatışma/öteki üzerinden kurduğu ontolojinin tersinden/karşı taraftan okunmasından başka bir şey değildir.

Batı’ya nasıl bakmalıyız?

O halde İslami paradigma içinden sahih bir Batı okuması nasıl olmalıdır? Bu soruya sahih bir cevap verebilmek için öncelikle “Batı”dan ne anlaşılması gerektiğinin ortaya konulması gerekir. Batı bir Judeo-Chiristian uygarlık mı, Greco-Roman uygarlık mı yoksa bazılarının gururla kanıtlamaya çalıştıkları gibi İslam medeniyetinin çocuğu bir uygarlık mı ya da bunların hepsinin bir toplamı mı? Esasen bunların her birinden çeşitli izler, pozitif ya da negatif etkiler taşıyor olsa da, kendini “Batı” olarak isimlendiren verili uygarlık; bunların hepsinden de farklılaşarak, tarihte ilk defa “yeni” bir durum olarak ortaya çıkan ve adını da bu “modern” (ve postmodern) özelliğinden alan paradigmanın ürünüdür. Kendinden önceki uygarlıklarla arasında zaman bakımından “öncelik ve sonralık”a, mekan bakımından belli coğrafi ortaklığa dayalı bir ilişki söz konusu olsa da bu ilişki paradigmal bir bütünlük ve devamlılık ilişkisi olarak görülemez. Dolayısıyla modern/postmodern Batı uygarlığı, hem kendinden önceki, hem de eşzamanlı öteki uygarlıklardan rijit ve keskin bir ayrışmayı ifade etmektedir. Bu verili modern/postmodern uygarlığı kendinden önceki ve öteki uygarlıklardan/geleneklerden farklı ve “yeni” kılan en belirgin vasıflarının başında, bu uygarlığın sekülerizm ve rasyonalizm temelleri üzerine inşa edilmiş olması gelmektedir. P. Berger’in sekülerizmin köklerini Eski Ahit’e kadar uzatma çabası; Katoliklikteki “insan-biçimli tanrı”nın seküler/hümanist düşüncedeki “tanrılaştırılmış insan”ın habercisi olarak okunması; rasyonalizmin izlerinin Antik Yunan’da aranması ve buna benzer başkaca önermeler; modern Batı uygarlığının tarihte ilk defa görülen yeni bir “tür” olma vasfını ortadan kaldırmaz. Sekülerizmin köklerinin geçmiş “dini” uygarlıklarda aranmasındaki paradoks bir yana; Eliade’nin perspektifinden hareketle pagan antik Yunan ve Roma toplumlarının bile kutsalla ilişkilerinin olmadığını söylemek zordur, hatta paganizmin kendisi aslında kutsalla bir ilişki biçimidir. O halde, modern uygarlığı önceki ve öteki uygarlıklardan keskin biçimde ayrıştıran şeyin temelde bir paradigma ayrışması olduğunu söyleyebiliriz; modernlik “teosentrik” bir paradigmadan, “antroposentrik” bir paradigmaya geçiştir yani tanrı/din/kutsal merkezli bir dünyanın yerine, rasyonalist akıl/ nesnel-materyalist evren/pozitif bilim merkezli bir dünyanın ikame edilmesidir. Modern Batı uygarlığını bir “kopma/resetleme/tabula rasa” yapan da budur. “Kopma”yı; düz bir zamansal çizgide yeni ve ileri bir aşamaya geçmek anlamında değil; köklü bir nitelik farklılaşmasını belirginleştirmek anlamında kullanmaktayız. Bu zihinsel kopuş, arkasından yıkma ve dönüştürmeyi de beraberinde getirmektedir. Burada postmodernliği de modernlikten farklı ve hatta karşıt bir paradigma olarak okumanın yanıltıcı bir yöntem olacağını belirtmekte yarar vardır. Postmodernitenin, modernitenin yeniden üretilmesinden fazlaca bir şey olmadığını, modernliğin bir türevi/devamı/aşaması/versiyonu olarak ele almak gerektiğini; sekülerizmin de, rasyonalizmin de postmodern anlatıda kabuk ve form değiştirerek devam ettiğini söylemekle yetinelim. Aralarındaki fark olsa olsa; modern total rasyonalizmin postmodern lokal, öznel rasyonalizmlere dönüşmesi ya da metafiziksiz Newton fiziğinin yine metafiziksiz kuantum fiziğine dönüşmesi kadardır. (Bu arada Newton’un kuantumculara nazaran dindar bir kişi olduğunu; ayrıca kuantum fiziğinden metafizikçi bir epistemoloji çıkarmaya çalışan bizimkilerin aklına şaştığımızı da söylemeden geçmiş olmayalım.)

Dindışı ve yıkıcı bir uygarlık

Modern/postmodern Batı uygarlığının bu antroposentrik niteliği yani rasyonalist ve seküler tabiatı; tüm dinler, metafizik sistemler, gelenekler, kutsallıklar için yıkıcı bir tehdit oluşturmaktadır. Bu tehditkar tutumun arka planında Batı uygarlığının bir başka temel vasfı daha yatmaktadır; “evrensellik iddiası”. Kendinin; dünyanın, hakikatin, uygarlığın yegane merkezi olduğu vehmine kapılması (batı-merkezcilik), kendini evrensel bir uygarlık paradigması olarak takdim etmesine ve bunu başka uygarlık ve geleneklere dayatmasına, hatta onları tahrip ve imha etme hakkını bile kendinde görmesine varan bir narsisizme (bu bir hastalık adıdır) ulaşmasına yol açmıştır. Başta kendi geleneği olmak üzere, eş zamanlı tüm gelenek ve yaşam tarzları üzerinde yıkıcı, bozucu ve dönüştürücü orantısız bir güce ulaşan bu uygarlığın gücünün yegane kaynağı, hiçbir üst/müteal ilke, referans, kural tanımayan ilkesizliği yani antroposentrik niteliğidir. Kendi geleneğini oluşturan Hıristiyanlık’ın modern paradigma ile birlikte mitolojiden, kutsaldan ve mucizelerden arındırılma (rasyonalizasyon) operasyonlarıyla içi boşaltılmıştır. Dünya üzerindeki dinlerin, inanç sistemlerinin, geleneklerin Batı uygarlığı (modernite/postmodernite) ile karşılaşmaları sonrasında, bu uygarlığın “yıkıcı” gücü karşısında direnme güçlerini kaybettikleri de bir vakıadır. Geçtiğimiz asırdan beri, geleneğe bağlı kalınarak modernleşmenin başarılı bir örneği olarak takdim edilen, merhum Akif’in şiirinde övgüyle söz ettiği “Japon modeli”nin, bir asırlık tecrübe sonrasında geldiği acıklı durum da göstermektedir ki; bu model, bugün artık tam tersi biçimde, geleneğe bağlı kalınarak modernleşilemeyeceğinin argümanına dönüşmüştür. Bugüne kadar ne Hıristiyan, ne Hindu, ne Budist, ne Japon, ne de Çinli kalarak modernleşmenin başarılı bir örneği sergilenemediği ve sergilenme ihtimali de olmadığı gibi, Müslüman kalarak modernleşmenin de mümkün olamayacağı iki asırlık tecrübe sonrasında apaçık ortadadır. Bu dindışı uygarlık sadece dinlerin geleceğini tehdit etmekle kalmamış; insanın tanrıyla, insanlarla ve doğayla olan ilişkisini ifsad ederek gayr-ı insani, gayr-ı ahlaki ve gayr-ı adil bir dünya inşa etmiştir.

Bir mesele olarak “Batı”

Bu “Batı” betimlemelerinden elde edilecek çıkarım şudur; bugün başta İslam alemi olmak üzere tüm insanlığın bir “Batı meselesi/sorunu” vardır. Esasen İslam’ın ne coğrafi, ne de beşeri ilişkiler anlamında Batıyla bir meselesi olmaz. Yani Batı, Batı olmaktan dolayı bir mesele değil; insanlık ve İslam alemi için mesele üreten bir meseleye dönüştüğü için bir “mesele”dir. Bizim Batı paradigmasına yaklaşımımız, bugün aynı uygarlığın yaptığı gibi yıkma ve yok etmeye dayalı bir vandalizm değil, entelektüel düzlemde “aşma”yı esas alan bir yaklaşımdır; bununla kastedilen fâsid bir paradigmadan sahih bir paradigmaya geçişi ifade etmektir ki; bu aynı zamanda Batı’yı batıran değil Batı’yı da kurtarmayı içine alan “merhametli/rahmani” bir yaklaşımdır. Modern Batı uygarlığının/paradigmasının iki asırlık meydan okumalarına karşı en sahih cevapları üretecek ve en adil, insani, ahlaki medeniyet paradigmasını inşa edecek yegane potansiyel İslam’da mevcuttur. Son iki asırdır, Batı uygarlığının bir “mesele” haline gelen orantısız, ahlaksız, ölçüsüz taciz ve meydan okumaları karşısında İslam geleneği, bunu aşma yönünde, kendi dinamiklerinden hareketle henüz yeterli bir cevap üretebilmiş değil. Bize göre bunun sebeplerinden biri, iki asırdır Müslüman intelijansiyanın içine düşmüş olduğu apolojetik entelektüel zafiyet ve atalet; diğeri ise,  İslam geleneğinin bu kuraldışı ve kulvardışı haksız rekabet ortamında Batı ile ahlakdışı bir yarışa girmeyi ilkesel olarak uygun bulmamasıdır ve iki asırdır “geri kalma” olarak görünen resim de zaten bundan başka bir şey değildir. İslam geleneğini/medeniyetini yeniden ayağa kaldıracak başlangıç noktası da esasen bu ilkeli duruş noktasıdır. Hem din hem de bir medeniyet paradigması olarak İslam, aynı ahlaksız yöntemlerle bir karşı cevap üretmek yerine, kendi ilke ve ideallerinden hareketle, insanlığın karşısına özgün bir paradigma ve medeniyet teklifiyle çıkmak durumundadır.

Özgün bir paradigma gerekli

Dolayısıyla batı paradigmasının (modernite ve postmodernitenin) dışına çıkamayan bütün yeni arayışların hiçbir özgünlüğü de sahihliği de yoktur. Habermas’ın modernitenin tamamlanmamış, oluşumunu sürdüren bir proje olduğu tezinin modernliğe yeni versiyonlar üretme alanı açması; kimilerinin yerel, çoklu ya da alternatif modernlikler adı altında “yeni” modernlik biçimleri ya da modernliğin yeni yorumlarını üretme çabaları Batı uygarlığının özünü/ana karakterini değiştirmeyecektir. Bu açılımlar ve kategoriler ekseninde yeniden üretilmeye çalışılan İslami modernleşme/İslam modernizmi arayışlarının da modernliğin türevi olmaktan öte özgün bir yanı olmayacağı açıktır. “Alternatif modernlikler” ifadesi yeni bir açılım gibi görünse de, esasen modernlik dışında alternatifler olmadığının zımnen tescili anlamına da gelmektedir. Bu yeni modernlik türevi arayışları, modernliğin aşılamaz, vazgeçilemez, dışına çıkılamaz olduğuna dair ilerlemeci inancın dışına çıkamayan, sınırlandırılmış ve daraltılmış bir zihnin/düşünme biçiminin de dışavurumlarıdır aynı zamanda. N. Göle’nin benzer kavramlar koleksiyonuna eklediği “Batı dışı modernlik” kavramsallaştırması da aynı şekilde Batı dışı bir okuma biçimini çağrıştırsa da, esasen Batı paradigması içinden ve Batı-merkezci bir okuma biçiminin ürünüdür. Batı dışı toplumların, geleneklerin yapacağı her türlü medeniyet atılımı niçin modernlik kapsamı içinde ifade edilmek zorunda olsun, niçin modernlikle sınırlandırılsın, niçin modernliğin bir türü ya da türevi olmak zorunda olsun? Modernlik dışı bir gelenek/paradigma, niçin yeni bir “Batı dışı medeniyet” inkışaf ettiremesin? Göle’nin bu ilerlemeci yaklaşımı veri alınarak bakılacak olduğunda, özgün bir İslam medeniyetinin yeniden inşasının bütün imkanları da nihai olarak ortadan kalkmış görünmektedir, dolayısıyla bu teze göre İslam alemi, ancak ve en fazla bir İslam modernizminin sınırları ve çerçevesi içinde düşünebilir. Yani, her yeni arayış bizi yeniden en başa, iki asır önceki eklektik, sentezci çizgiye yeniden döndürmekte; böylece Göle de bize içinde bocalamaya devam edeceğimiz yeni bir “modernleşme sarmalı” armağan etmiş olmaktadır.

 

 

Mehmet Akif Çeç/Açık Görüş

Google+ WhatsApp