İslam dünyasının bugünkü sorunu

İslam dünyasının bugünkü sorunu

Bu başlıktaki “İmansız ve düşüncesiz Müslümanlık” ifadesi, mantıksal bir çelişki veya hamasi bir slogan atmak değildir. Korkunç bir gerçeği ifade etmektedir. Nietzsche, kahramanı olan kaçık adama: “Tanrı öldü, Tanrı öldü, onu biz öldürdük; hepimiz onun katiliyiz!” sözünü söylettikten sonra,

İslam dünyasının bugünkü sorunu

 

 

1- MEVCUT DURUM 

Bu başlıktaki “İmansız ve düşüncesiz Müslümanlık” ifadesi, mantıksal bir çelişki veya hamasi bir slogan atmak değildir. Korkunç bir gerçeği ifade etmektedir. Nietzsche, kahramanı olan kaçık adama: “Tanrı öldü, Tanrı öldü, onu biz öldürdük; hepimiz onun katiliyiz!” sözünü söylettikten sonra, bu olayın vahametini, azametini ifade etmek için birkaç cümle daha söyletir: “Denizi nasıl içtik; ufku sünger ile nasıl sildik; dünyayı güneşinden nasıl kopardık…” Heidegger’in dediği gibi bu cümle, son üç yüz yılda Batı’da gerçekleşen seküler dönüşümü ifade eder. Bugün Müslümanlar da, başlangıcının üzerinden uzun zaman (1400 sene) geçtiği için, imanlarını kaybetmiş durumdadırlar. Bu, mümkündür ve İslam öncesi tarihte ‘Kitap Ehli’nin başına gelmiştir. Şu Kur’an ayeti, bu gerçeği ifade eder: “İman edenlerin Allah’ı zikretmekten ve kendilerine inen hakikatten dolayı kalplerinin saygı ile ürpermesi (iman etmeleri) zamanı gelmedi mi? Onlar, daha önce kendilerine kitap verilip de üzerinden uzun zaman geçtiği için kalpleri katılaşanlar (Yahudi-Hırstıyan) gibi olmasınlar. Onlardan birçoğu fasık kimselerdir.(57/16).” 

İman, Kur’an açısından ahlaki bir değerdir. Karşıtı inat, ihmal, istikbâr ve nankörlük olarak “Küfür”dür. İslami açıdan iman konuları üçtür: Tevhit, Ahiret ve Nübüvvet (Vahy/Kur’an). Bu üçüne iman eden mümindir. Ancak, insanlar bunlara yanlış tasavvurlar ile inanabilir. Bu, inhiraf ve tahriftir. Yahudilere yapılan: “Eğer inanıyorsanız; imanınız size ne kötü şeyi emrediyor (2/93)” eleştirisi, bu gerçeği ortaya koyar. Müslümanlar da bu yanlışa düşmekten münezzeh değildirler. Allah, Ahiret, Nübüvvet ve Kur’an tasavvurlarında, teorilerinde, teolojilerinde (mezhep) bir sürü yanlışın barınması mümkündür ve vardır. Bu ayrı bir konudur. Buraya girmeyeceğim. 

2-İTİKAT/İNANÇ-İMAN AYRIMI 

İman konusunda önemli bir husus da itikat/inanç ile İmanın birbirinden ayrı iki gerçeklik olduğudur. Şu Kur’an ayeti bu gerçeği ortaya koyar: “Bedeviler dediler ki: ‘iman ettik’; de ki: ‘iman etmediniz; ‘teslim olduk/boyun eğdik/kanaat getirdik (inanç) deyin.” İman, henüz kalplerinize girmedi… İman edenler, ancak Allah’a ve peygambere inanıp sonra da şüpheye düşmeden Allah yolunda mallarıyla canlarıyla cihat edenlerdir. İmanlarını doğrulayanlar işte onlardır.” (49/14-15) Dikkat edilirse, bu ayette imanın “zorunlu” göstergesi/tezahürü olarak amel (cihat) gösterilmiştir. Yani “amel/bedensel edim”, Haricilerin veya Mutezilenin iddia ettiği gibi, imanın bir “parçası” değil; onun zorunlu bir dışa vurumu-tezahürüdür: “Ateş olmayan yerden duman çıkmaz” veya “Küpün içinde ne varsa, dışına o sızar” özdeyişlerinin ifade ettiği gibi. Yani iman, iman edilen hususulara karşı duygusal değerlilik (ahlak) yaşantıları (saygı, korku, sevgi, ürperme, umut, güven..) içermek zorundadır. Dolaysıyla, iman ve küfür, artar-eksilir (8/2,9/124-125, 33/22…) Barometreye benzer. İman ile küfür arasındaki ilişki de “okun yaydan çıkması” veya daire, sınır, çizgi metaforları ile değil; saf süt ile su katılmış süt; veya saf bal ile şeker yedirilmiş bal gibidir. (3/167, 47/20-21, 48/11-12, 15-16) 

3- CANLI VE ÖLÜ İMAN AYRIMI 

Canlı ve doğru bir iman edinmenin yolu kâinat ve Kur’an “ayet”lerini düşünerek okumaktır. Canlı ve doğru iman edinmiş (etmiş) birisi, imanın gereğinin yarısının Allah ile saygı-huşu-şükran (tesbih-zikir-hamt) yani ibadet ilişkisi; diğer yarısının ise, insanlar ile adalet ve merhamet ilişkisi (denenme-salih amel) olduğunu bilir. Dindarların çoğunluğu “dindarlığı” Tanrıya inanç ve onu memnun etmenin tek yolunun ritüeller yani ibadet-i mersume (namaz-oruç-hac) olduğu zehabına kapılarak, Tanrının kullarına/insanlara her türlü kötülüğü kolayca reva görebilmektedirler. Bugün özellikle bizim ülkemizde olup-biten genellikle budur. 

Kutsallık-mutlaklık/tanrısallık adına düşünmenin, vicdanın ve aklın sınırlandırılması, dondurulması ve köreltilmesi, bütün felaketlerin başlangıcıdır. Taklit ve kör-inanç/dogmatizm, kötülüklerin anasıdır. Din adına işlenen cinayetlerin, yapılan kötülüklerin kaynağı budur. İnanç/itikat, imanın donmuş/buz haline benzer; kaynayan su ise imana benzer; hareket/amel üretir. İtikat/inanç cenazeye; iman ise canlı insana benzer. Doğru ve canlı iman şuur, vicdan ve düşünme ile elde edilir. Karşıtı taklide ve cehalete yaslanan kör-inanç/dogmadır. Birincisi barış, merhamet, yardım ve paylaşma doğururken; ikincisi şiddet, baskı ve bağnazlık doğurur. Bu durum, bütün dinlerde aynıdır. 

4-SÜNNİLİKTE İMANIN İNANCA DÖNÜŞMESİ VE AMELİN ZAYİ OLMASI 

Sünnilik, Hariciliğin iman ile ameli bir bütün görüp ortalığı şiddete boğmalarına aksülamel olarak iman ile amelin bir birinden bağımsız iki gerçek olduğunu tespit etmeleri doğru idi (Mürcie). Ancak iman ile amelin zorunlu olarak bir birine bağlı olduğunu; imanı olmayanın ameli de olmayacağını; ve yukarda ayetin işaret ettiği gibi, yanlış imanın yanlış ameller doğurabileceğini göremediler. Sünnilerin, “Müslüman” kimliğini hak etmek için itikat ve inancın, amelsiz/ahlaksız tek başına yeterli olduğunu kabul etmeleri, medeni bir toplum kurmak için gerekli idi. Ancak “mümin” tanımının ahlakı gerektirmediğini onaylamaları doğru değildi. Ameli/ahlakı olmayana Mutezile “Kafir” demedi; “iki arada bir derede/sıfatsız/niteliksiz” (el menziletü beynel menzileteyn) adını taktılar. Bence bu, Kur’an’a uygun bir adlandırmadır. Hasılı, Sünniliğin çözümü, tarihi süreç içinde İmanın ve ahlakın zayi olmasını kolaylaştırdı.  

5- TASAVVUFUN DURUMU 

Sünnilik “Kader” teorisi ve aklı vicdanı dışlayıp inancı (akaidi) önceleyen; düşünceyi nakle/nassa dikişleyen doğası ile kılı kıpırdamadan-soğukkanlılıkla –din/Tanrı adına-  kötülük işlemeyi meşrulaştıran bir hale kayabildi. Tasavvuf, bu katılığı aşmak için bir tür “İslam Hümanizmi” olarak (İbn Arabi, Mevlana, Yunus Emre…) ortaya çıkmış olsa da; “Vahdet-i Vücut” teorisi ile dini ahlak ilişkisinin ikinci ucunu (Tanrıyı) varlığın içinde eriterek ahlakın geniş kitleler nezdinde zayi olmasını doğurdu (İbahiyye). 

Örgütlü dinsel yapılar olarak Tarikatler, Osmanlının başarısının ve çöküşünün sebeplerini birlikte taşırlar. Bunların Türkiye Cumhuriyetinde ki arkaik yapıları, dini düşüncenin devamını sağladığı gibi; Nurculuk-FETÖ ve diğer örneklerde olduğu gibi İslamı “temsil” iddiaları, ciddi sorunlar doğurmaktadır.   

6- SONUÇ 

Doğru bir iman ve ahlak/vicdan eğitiminden yoksun günümüz “Müslüman” kitleleri, dışarının baskısı veya manipülasyonu ile kolayca şiddete kayabildiği gibi (IŞİD-SUUD-FETÖ, EL-KAİDE, TALİBAN, BOKO HARAM (Book/kitap okumak, haram)…); yoksulluk, açgözlülük ve ihtirasla da -Allah’ı unuttuğu için yani itikadı olup “imansız” olduğu için- her türlü ahlaksızlığı kolayca yapabilmektedir. Hasılı, günümüzde Müslümanların sorunu, vicdansızlık ve imansızlıktır (ahlaksızlık); yoksa ibadet ve itikad noksanlığı değil. Örneğin: İslam’ın kurucu halkı olan ve kurucu kutsal mekânları olan Mekke (K’abe) ve Medinenin (Mescid-i Nebevi) ibadet (Hac) yerlerin hizmetçisi olduğunu (Hadimu’l-Harameyn) iddia eden Araplardan bir kabilenin (Suud Hanedanlığı), Şii İranlılar ile birlikte Yemen halkına uyguladıkları açlığı ve katliamı ve Suudluların, gönderinde “Kelime-i Şehadet” yazılı konsolosluk binasında kendi vatandaşları olan bir gazeteciyi başı ve ayakları ile yok etmelerini nasıl açıklayacağız? Bizdeki örnekleri de saymaya gerek yok; herkes, kendini biliyor.

 

 

İlhami Güler/Karar

Google+ WhatsApp