İslam Dünyasında Yahudiler

İslam Dünyasında Yahudiler

İslamiyet, Yahudiliği vahye dayanan bir din kabul eder ve Yahudileri de Ehl-i Kitap olarak tanımlar. Daha Cahiliye döneminden itibaren bilinen ve İslam’ın da devam ettirdiği bu niteleme, bir kişinin Müslüman olmadığı halde İslam’ın himayesinden faydalanması

İslam Dünyasında Yahudiler

 

İslamiyet, Yahudiliği vahye dayanan bir din kabul eder ve Yahudileri de Ehl-i Kitap olarak tanımlar. Daha Cahiliye döneminden itibaren bilinen ve İslam’ın da devam ettirdiği bu nitele- me, bir kişinin Müslüman olmadığı halde İslam’ın himayesinden faydalanması anlamına gelir. Yahudiler, bulundukları İslam devletlerine cizye vergisi vererek zimmi, yani hakları korunan dini azınlık olarak tanımlanmışlardır.

Yahudiler, İslam egemenliğinde batıda Atlas Okyanusu’nun kıyılarından, doğuda Orta As- ya’nın içlerine kadar uzanan geniş bir bölgede yaşamışlardır. O dönemde Yahudiler dünyanın diğer yerlerinde de yaşasa da büyük çoğunluğu İslâm dünyasında yaşamışlardır. Farklı zaman ve farklı Müslüman topluluklarda farklı yaklaşımla muhatap kalmakla birlikte, genel olarak Müslümanlar arasında yaşayan Yahudilerin durumu, örneğin Hristiyan dünyasında yaşayan dindaşlarının durumundan katbekat iyi olmuştur. Yahudiler kamuda, özel sektörde çalışabil- melerinin yanı sıra devlet kademelerinde de istihdam edilmiş; vezir, ordu komutanı, halifenin/ padişahın özel doktoru gibi halife/padişah ile birebir görüşebilme imkânı veren konumlarda bulunmuşlardır. İnanç hürriyetleri kabul edilmiş; mabetleri, mezarları, türbelerine dokunulmamış; mal-mülk edinmeleri ve belli bir mesleği seçmeleri önünde herhangi bir engel bulunmamıştır.

Müslümanlar, Yahudi komşularını asla yabancı görmemiş, onlarla karışık mahallelerde yaşamış ve iyi komşuluk ilişkilerinde olmuşlardır. İnanç farkına rağmen komşularla bir araya gelebilmiş, iyi günlerde birlikte eğlenmiş, birbirilerinin bayramlarına iştirak etmiş ve acılı, ke- derli günlerde birlikte üzülmüş, birbirinin cenaze törenlerine katılmışlardır. Bu, Müslüman ve Yahudiler arasındaki komşuluk ilişkilerini ve yardımlaşmayı pekiştirmiştir. Müslümanlar arasında Yahudi fakirlere el uzatmak, durumu iyi olmayanlara sahip çıkmak komşuluğun gereği kabul edilmiştir. Müslümanlarla Yahudiler arasındaki yakın ve sıcak ilişkiler, o dönemde yazı- lan pek çok şiir ve hikâyeyle günümüze aktarılmıştır. Bu sebeple modern çağda “Yahudi kar- şıtlığı” şeklinde kullanılan antisemitizm olgusunun, İslâm dünyasında olmadığı söylenebilir.

Asr-ı Saadette Yahudiler

Hz. Peygamberin (s.a.v.) ve Hulefa-i Raşidin diye bilinen ilk dört halifenin hayatta olduğu dönem, Yahudilerle ilgili hükümlerin oluşum dönemidir. Sonraki dönemlerde Yahudilere yönelik yaklaşımda bu dönemdeki durum hem ahkam ve bakış açısı için referans olmuştur.

Müslümanların Yahudilerle birebir teması, Hz. Peygamberin (s.a.v.) Medine’ye hicretiyle başlamıştır. Medine’ye varınca Yahudilerle Araplar arasında toplumsal anlaşmaya varılmıştır. Bu anlaşmada her kesimin hak ve sorumlulukları belirlenmiş, şehrin savunmasında şehir halkı tek topluluk olarak kabul edilmiş ve dayanışma yükümlülüğüyle sorumlu tutulmuşlardır. Medine Vesikası adıyla meşhur olan anlaşmaya göre Hz. Peygamber’in (s.a.v.) en üstün hakem olması kabul edilmiştir. Başlangıçta Yahudilere yönelik ayet ve hadislerde ılımlı bir üslubun benimsendiği görülmektedir. Onların ilahi dergâhtaki önemleri vurgulanmış, hatalı söylemleri tashih edilmiş, müşterek hafızaya vurgu yapılarak İslam’a ısındırılmaya çalışılmıştır. Yaşanan tecrübeler, bu olumlu yaklaşımın beklenen sonucu vermediğini gösterince teori ve pratikte sert tutum benimsenmiş ve çeşitli ayetlerde müşriklerle aynı kategoride değerlendirilmiş, Müslümanlara karşı düşmanlıkta en şiddetli topluluk olarak nitelenmiştir.

Hz. Peygamber’in Yahudilerle ilişkilerinde nazik ve sıcak olduğu, her vasıta ile onların İs- lam’ı kabul etmeleri için uğraştığı fakat çoğunlukla Yahudilerin sert ve saldırgan tutum benim- sedikleri ifade edilir. İslam’ın gelişiyle Ehl-i Kitap olmaktan kaynaklanan Araplar üzerindeki üstün pozisyonu kaybetmeleri, yine eskiden kontrollerinde olan şehirde kontrolü kaybetmele- rini sağlayan siyasal bir yapının varlığından rahatsızlık duymaları, onları bu tutuma sevk etmiş olmalıdır. O zamanlar Medine ve çevresinde irili ufaklı Yahudi toplulukları yaşasa da ilişkiler nedeniyle İslam kaynaklarında özellikle Beni Kaynuka, Beni Nadîr ve Beni Kurayza kabileleri, nitekim Hayber Yahudileri öne çıkmaktadır. İslam devletinin ilk anayasası olan Medine Ve- sikası ile Yahudilerin Müslümanlarla barış içerisinde yaşamaları gerekiyordu. Ancak pratikte Yahudiler buna uymamışlardır. Hicretin 2. yılında, Bedr Savaşından sonra Bani Kaynuka’nın yaşadığı mahallede Müslüman bir kadının ırzına yönelik bir saldırı girişimini engelleyen bir Müslüman erkeğin katledilmesiyle bu kabileyle anlaşma feshedilmiş, bu kabile mallarını bı- rakıp Şam’a sürülmüştür. Hicretin 4. yılında, Beni Nadîr kabilesi, kendilerine Medine Vesikası yükümlülüklerini hatırlatmaya gelen Hz. Peygamber’e (s.a.v.) suikast girişiminde bulunmuş, ilahi uyarı ile bundan kurtulan Hz. Peygamber (s.a.v.) onların düşmanlığının cezası olarak üzerlerine ordu göndermiştir. Münafıkların reisi Abdullah b. Übeyy’in telkinleriyle direnen Beni Nadîr Yahudileri sonunda teslim olarak aman dilemiş, silahlarından başka malvarlıkla- rından develerine yükleyebildikleri kadar eşya alarak çıkıp gitmelerine müsaade edilmiştir. Müslümanlar için zorlu geçen Hendek Savaşı’nın ardından, Hicretin 5. yılında, Beni Kurayza Yahudileri savaş sırasında ihanet ederek müşriklerle işbirliğine girmeleri sebebiyle kuşatılmış, 25 günlük kuşatmanın ardından Yahudiler teslim olduklarını ve Medine’li Evs kabilesinden Sa’d b. Muaz’ın hakemliğinde çıkacak karara uyacaklarını beyan etmişlerdir. Sa’d, erkeklerden büluğ çağını doldurmuş olanların boyunlarının vurulmasına, malların ganimet olarak Müslümanlar arasında taksimine ve kadınlarla çocukların esir alınmalarına hükmetmiş, bu karar Hz. Peygamber tarafından da isabetli bulunarak uygulanmıştır. Bu üç kabilenin yaşadığı tecrübeyle birlikte, toplum düzenini bozmayan ve aradaki anlaşmaya sadık kalan Yahudilere dokunul- mamış, Müslümanlarla komşuluk ilişkileri içerisinde Medine’de yaşamlarını sürdürmüşlerdir. Örneğin, Hz. Peygamber vefat ettiğinde zırhının bir Yahudi’de rehin olduğu belirtilmektedir.

Medine’den sürülen Yahudilerin bir kısmının yerleştiği Hayber, eskiden de Yahudilerin şehriydi ve coğrafi konumu ile stratejik bir öneme sahipti. Müslümanlar aleyhinde çeşitli Arap kabileleriyle birlikte hareket ettikleri için Müslümanlar onların üzerine yürümüş, Hz. Ali bire- bir savaşta Yahudi pehlivan Merhab’ı yenmiş ve Hicretin 7. yılında Hayber’i fethetmiştir. Hz. Peygamber, yarı yarıya paylaşma ve istenildiği zaman gitme şartıyla toprakları sahiplerine bırakmıştır. (Aynı yıl Vadi’l-Kura ve Fedek Yahudileri de bu anlaşma şartı ile teslim olmuşlardır.) Hz. Peygamber, Hayber’de esir alınan Safiyye isimli bir kadını azat etmiş ve kendine eş olarak nikahlamıştır.

Hulefa-i Raşidin döneminde Yahudilere yönelik uygulamalarda çok değişiklik görülmez. Kaynaklarda zikredilen bazı gelişmeler, özellikle Hz. Ömer döneminde yaşanmıştır. 637’de Kudüs fethedilmiş, Romalılar zamanında buradan kovulan ve Hristiyanlar tarafından da “Tanrı katili” yakıştırmasıyla düşman gözüyle bakılan Yahudilerin buraya gelmelerine izin verilmiştir. Kur’an’da zekatın sarf edilmesiyle ilgili belirtilen kalemlerden biri olan “müellefe-i külup” yani İslam’a ısındırılması hedeflenenler fonu, Yahudilere kapatılmıştır. Hz. Ömer bunun gerek- çesini, aradan geçen uzun süre boyunca hâlâ İslam’a girmemiş olanlara İslam’ın ihtiyacının ol- madığı şeklinde açıklamıştır. Hz Ömer, bu fonun kesilmesiyle hayatı zora giren fakir Yahudilere ise “gençken cizyesini aldığımız insanları yaşlanınca sahipsiz bırakmayız” diyerek devlet hazinesinden maddi destek verilmesini emretmiştir. Bu olgu, Medine’de Yahudilerin varlığının bir kanıtıdır.
Müslüman Memleketlerinde Yahudilerin Genel Durumu

İslam dünyasında Yahudiler, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da Emeviler, Abbasiler, Fatımiler, Memlükler, Selçuklular, Osmanlılar, Safeviler gibi devletlerin, batıda ise İber Yarımadası’nda Endülüs Emevileri, Tavaif-i Muluk, Murabıtlar ve Muvahhidler gibi devletlerin hâkimiyetinde yaşamışlardır. Geniş bir coğrafyada dağınık halde yaşadıkları için farklı zamanlarda farklı yönetimler tarafından Yahudilere yapılan bazı bireysel olumsuz uygulamalar istisna edilirse, ge- nel olarak İslam dünyasında Yahudiler, hem toplum tarafından sergilenen hoşgörü ortamından hem yöneticiler tarafından bahşedilen imtiyazlardan yararlanmışlardır.

Hulefa-i Raşidin zamanında başlayan fetih dalgalarıyla Asya, Afrika ve Avrupa’da yaşayan büyük Yahudi toplulukları İslam hâkimiyetine girmişlerdir. İslam fetihlerinin Yahudiler için çeşitli yönleriyle durumlarında büyük bir iyileşme anlamına geldiği kesindir. Bu fetihler ne- ticesinde Hristiyanlar arasında yaşayan Yahudiler, kilise tarafından zulmedilen, dışlanmış bir topluluk statüsünden özel statüye sahip tebaa konumuna geçmişlerdir. İşaret edilmelidir ki Yahudiler, tebaası oldukları bu devletlerin eziyetleri ve baskıları sebebiyle Müslümanları bir kurtarıcı olarak görmüşlerdir. Dolayısıyla fetihlerin gerçekleştiği her yerde, özellikle de Filistin, Suriye ve İspanya’da, Yahudilerin Hristiyanlara karşı Müslüman fatihlere destek vermeleri ve onlar tarafından da müttefik kabul edilmeleri şaşırtıcı gelmemelidir.

Emeviler dönemi, Yahudilerin Müslüman topluma entegre olma dönemi olarak kabul edi- lebilir. Bu dönem, Yahudiler için geçiş süreci olarak tanımlanabilir. Yahudilerin tarihten beri süregelen kırsal kültürden tam olarak şehir kültürüne geçişi ise Abbasiler döneminde gerçek- leşmiştir. Emekçilik ve sanatkârlıkla uğraşan Yahudiler, Emeviler döneminin sonlarından iti- baren başlayan yeni kurulan şehirlere akın etmiş, İslâm toplumuyla bütünleşmiş ve toplumsal dönüşümü başlatmışlardır. Bu emekçi grubun müteşebbis torunları, Abbasiler ve Fatımiler döneminde şehirli olmuşlardır. Onlar, İslâm şehirlerindeki yeni imkânları kullanmayı becere- bilmiş ve IX. yy.’ın sonlarından itibaren toplumsal dönüşümü sağlayan yeni aristokratik zümre olarak ortaya çıkmışlardır. Yahudiler, Endülüs Emevi Devleti şehirlerinde de oldukça yüksek refahı yakalamış, hatta Ortaçağ Yahudileri bilimde, sanatta ve kültürde altın çağlarını burada yaşanmıştır. İslam’ı kabul etmedikleri halde Müslümanlar arasında yaşayan ve onlarla aynı dile, aynı kültüre sahip olan Mozaraplar içerisinde Yahudilerin de olması, buradaki toplumsal ku- caklaşmanın da bir örneği olarak görülebilir.

Abbasiler döneminden itibaren, Abbasi halifesinin yetkisindeki bölgelerde olsun veya olmasın, Yahudiler için imkânlar dönemi başlamıştır. Hilafete bağlı bölgelerde Yahudiler için ister inançlarını yaşamalarında ister sanat ve mesleki becerilerini icra etmede geniş olanaklar tanınmış, dini tahsil kurumlarındaki eğitimleriyle parlak çalışmalar yapabilmiş, eserler üret- mişler. Yer yer bazı olumsuz vakaların yaşanması, bir örnek teşkil etmeyecek kadar küçük çaplı olmuştur. Bazı durumlarda Müslüman yöneticiler, asayişi sağlamak için Yahudilere müdahale- de bulunmuşlardır. Abbasi hilafetine bağlı olmayan Fatımi devletinde de Yahudiler bulunmuş- tur. Kahire Genizası, Ben Ezra Sinagogu’nun bünyesindeki bir yapı olup IX-XIX. yy.’lar arasında Mısır’daki Yahudi cemaatinin dini, sosyal, ekonomik vs. hayatı hakkında bilgi vermektedir.

Osmanlı Devletinde Yahudiler

Yahudi tarihinin önemli bir kısmı, Osmanlı devleti tarihiyle kesişir. Osmanlı toprakları, Yahudilerin tarih boyu yeryüzünde en rahat ve serbest yaşadıkları yer olmuştur. Osmanlılarla Yahudilerin karşılaşmasının ilk Bursa’da olduğu anlatılır. Osmanlı’nın kurucusu Osman Bey’in oğlu Orhan Bey 1326’da Bursa’yı fethetmiş, burada Bizanslı yöneticiler tarafından sürekli hor görülen Yahudilere sıcak davranmıştır. Yahudilerin geleneklerini rahatça sürdürebilmek için kendilerine ait bir mahalle edinme arzusuna olumlu bakmış, böylece sakinleri sadece Yahudi- lerden oluşan bir mahalle kurulmuş ve bu mahalle diğer Yahudi mahalleleri için örnek teşkil etmiştir. Bizans topraklarını fetheden Osmanlı, buradaki Yahudilere iyi muamelede bulunmuş- tur. Bu iyi muameleyi duyan Yahudiler arasında bulundukları yerden ayrılıp gelerek Osmanlı tebaasına girenler olmuştur. Yahudilerin ibadet ihtiyaçlarını karşılamak için Orhan Bey’in izni ile Bursa’da Etz ha-Hayim (Hayat Ağacı) adlı sinagogun yapılması, Osmanlı’da Yahudilerin iba- det ihtiyaçlarına binaen sinagogların yapılabilmesi izninin ilk örneğidir ve müteakip dönem- lerde yeni sinagogların yapıldığı bilinmektedir. Dolayısıyla, İslam şeriatındaki “yeni sinagog yapılmaz” kaidesinin Osmanlı’da Yahudiler lehine gözden geçirildiği, devletin Yahudi vatan- daşlarının inanç ve ibadet özgürlüğünün tam temini için olabildiğince imkanların yaratıldığı söylenebilir. Aynı yaklaşımın bir başka örneği olarak, Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’u alınca buradaki Yahudi cemaatine olumlu davranmış, Bizans döneminde de aynı görevi yapan Rabbi Moşe Kapsali’yi Yahudilerin hahamı olarak tayin etmiştir.

Osmanlı’da Yahudiler, zimmi statüsünde olmuş ve Millet Sistemi içinde yönetilmişlerdir. Millet-i Yehûd, Yehûd Taifesi, Musevi milleti gibi terimler ile ifade edilen Yahudiler, Osmanlı toplumunda Rum ve Ermenilerin yanında, üçüncü milleti teşkil etmişlerdir. Osmanlılar, Yahu- dilerin iç işlerine karışmamış, Yahudice bir yaşam sürdürmeleri hususunda onlara serbestlik tanımış, aile, miras ve benzeri medeni hukukla ilgili meselelerde Yahudiler kendi inançlarına göre kendi yargıçları tarafından yargılanmışlardır. Osmanlılar, zanaatta ve ticarette başarılı olan Yahudilere ihtimam göstermiş, onlar için imkanlar oluşturmuştur. Yeni bölgeler fethe- dildikçe ve Avrupa’nın çeşitli ülkelerindeki Hristiyanların baskısından kaçan Yahudilerin de Osmanlı’ya intikaliyle Osmanlı’daki Yahudi nüfusunu katbekat artmıştır. Osmanlı’da Yahudiler, imparatorluğun farklı yerlerine dağılarak yaşamışlarsa da Yahudilerin temel yerleşim bölgesi Safed, Ege bölgesi, İstanbul ve Selanik olmuştur.

Osmanlı Yahudileri arasında gelenek, kültür ve dil açısından birlik olmamıştır. Osmanlı Ya- hudiler inanç açısından Rabbaniler ve Karailer olmak üzere ikiye ayrılabilir. Rabbaniler, sözlü geleneği dinin kaynağı olarak gören, görüşleri Talmud’da yazılı olan din adamlarının otoritesini kabul edenlerdir. Buna karşın Karailik, dini konularda sadece kutsal metinleri referans alır ve din adamlarına verildiği iddia edilen sözlü vahiy mahsulü bilgileri reddeder. Osmanlı’da Kara- iler’in nüfus açısından az olmanın yanında pek önemli bir etkileri de yoktu. Karailer, impara- torluğun çeşitli yerlerine dağılmış olsalar da merkezde, yani İstanbul’da hatırı sayılır bir Karai nüfus vardı. İstanbul’daki Karailer yoğun olarak Balat, Hasköy ve Galata semtlerinde yaşamış- lardır ve günümüzde Karaköy diye bilinen semtin adı Karailerle ilişkilendirilmektedir. Bunlar- dan başka, Osmanlı Yahudileri arasında Dönmeler veya Sabetayistler adıyla bilinen, Müslüman görünüp de gizliden Yahudiliğini sürdüren, sahte Mesih Sabetay Sevi yanlıları da vardı.

Osmanlı Yahudileri ana gövde olarak Rabbani Yahudilerden oluşmaktaydı. Bu kesim, dil ve kültür açısından birbirinden ayrılmaktaydı ve hatta bu farklılık bazı ritüellerde ve ayinler- de de kendisini göstermekteydi. Romaniyot olarak adlandırılan grup, Osmanlı’dan önceki dö- nemde bölgede Bizans İmparatorluğu’nun tebaası olarak yaşayanlardı. Roma’nın bakiyesi bu Yahudiler, Yunan kültürünün etkisinde kalmış olup Rumca konuşurdu ve hatta yer yer diğer Yahudilerden kendilerini üstün görürlerdi. Sefaradlar, XIV. yy.’dan itibaren Katolik Hristiyan Avrupa’da, inançları nedeniyle baskı ve zulümden kaçan Yahudi gruptu. Özellikle 1492’deki Büyük Sürgün kararı ile Portekiz ve İspanya topraklarını terk etmek zorunda kalanlara Sultan II. Bayezid yardım elini uzatmış, onları Osmanlı topraklarına kabul etmiştir. Yahudi İspanyol- cası diye bir dil olan Ladino’ca konuşan Sefaradlar, Osmanlı Yahudilerinin en kalabalık grubu idi ve sahip oldukları becerileri nedeniyle İspanya, İtalya, Portekiz vs. ülkelerde de etkinlerdi. Diğer bir grup, Kuzey ve Doğu Avrupa Yahudileri olan Aşkenazi adlı gruptu. Fetih ve göçlerle Osmanlı tebaalığına giren Aşkenazların sayısı hatırı sayılır miktardaydı. Hristiyanlar arasın- daki dışlanmışlığın bir sonucu olarak içe kapalı bir yapıda olan Aşkenazlar, bu sayede kendi kültürlerini de muhafaza edebilmişlerdi ve diğer Yahudi grupların asimile oldukları yargısıyla onlarla ilişkilerini sınırlı tutmaya gayret ediyorlardı. Aşkenazlar, Almanca İbranice karışımı bir dil olan Yidişçe konuşuyorlardı. Osmanlı devletinin Arapça konuşulan bölgelerinde yaşayan Yahudiler kültürel olarak Araplarla kaynaştıkları için Araplaşmış addedilir ve Mozarap/Müs- ta’reb diye adlandırılırlardı. Sayıları çok fazla olmayan bu grup Yemen, Irak, Suriye, Filistin ve Kuzey Afrika topraklarında yaşar ve Arapça konuşurlardı.
Osmanlı Yahudileri özellikle ticarette ve hariciye bürokrasisinde kayda değer hizmetlerde bulunmuş, sahip oldukları beceri ve maharetlerini sergilemekle devlet erkanının dikkatini çekmeyi başarmışlardır.

Yahudilerin Hukuki Durumu

İslam ülkelerinde yaşayan Yahudiler, şeriatte belirtilen hükümlere göre yönetilmişlerdir. İslam’a göre zimmi, yani hakları korunan dini azınlık olarak tanımlanan Yahudiler, cizye ver- gisi vermekle yükümlü kılınmışlardır. Cizye vermekle zimmi statüsünü elde eden Yahudiler böylece Müslümanların yerine getirmek zorunda oldukları askerlik, zekat vs. gibi sorumlu- luklar ve vergilerden muaf tutulmuşlardır. Cizye vergisi, baş vergisi olup durumu yerinde olan, savaşmaya muktedir olan erkeklerden alınırdı ve böylece akıl hastaları, bunaklar, çocuklar, ka- dınlar, köleler, kör ve topallar, çok yaşlılar, yıl içinde altı aydan fazla süreyle hasta olanlar, din adamları gibi parası olmayan kesimler bu vergiyi vermekten muaf tutulmuşlardır. Yahudiler, İslam’ın müsamahalı yaklaşımından faydalanarak toplumsal ve dini yaşamda, sanatta, edebi- yatta, bilimde, ticarette, mesleki alanlarda var olmuş ve öne çıkmışlardır. Özerklik sistemiyle yönetilerek iç işlerine müdahale edilmemiş, fakat İslam’ın yasaklarına uymakla yükümlü tutul- muşlardır. Örneğin, bir Yahudi, pazarlarda Müslümanlarla eşit ticaret yapma hakkında sahipti ama İslam’a göre yasak, kendi dinlerine göre mubah olan şeyleri kendi aralarında yapabilip de Müslümanlarla birlikte iken İslam hükümlerine göre davranma zorunluluğunda oldukla- rı için kendi aralarında şarap ticareti yapmalarına izin verilmiş, fakat Müslümanlar arasında bunu yapmaları yasaklanmıştır. Abbasiler döneminde, Müslümanlardan tefrik edilmeleri için Yahudilerin kılık kıyafet açısından bazı kurallara tabi tutuldukları kaynaklarda geçmektedir.

(Sarı rengin Yahudiler için bir alamet-i farika olduğu bazı Yahudi kaynaklarda üzüntüyle anlatılmaktadır.) Evlerin yüksek ve gösterişli olmaması veya binek hayvanlarıyla ilgili birtakım başka kısıtlamalar da olmuştur. İnançları himaye altına alınan Yahudilerin tapınaklarının yı- kılmayacağı hükmü verilmiştir. Fakat sıfırdan yeni tapınak inşa edilmeyeceği kuralı, muhtemelen Yahudilerin demografik mobiliziasyonunu engellemeyi hedeflemiş olmalıdır. Çünkü yeni yerleşim birimlerinde, ihtiyaca binaen yeni sinagogların inşa edildiği bilinmektedir. Zorunlu koşullar neticesinde fiili durum daha baskın çıkmıştır. İşaret edilmelidir ki Yahudiler hakkında bu kısıtlamaları getirenler ve yine onların haklarıyla ilgili idareciler ihlaller yaparlarsa bu ih- lali önlemeye ve durdurmaya çalışanlar aynı fakihler olmuştur. Müslüman bir tarihçi, meşhur İslam kumandanı Nureddin Zengi’nin adaletine şu sözlerle vurgu yapar: “Davacı bir Yahudi, davalı öz oğlu bile olsa o, haklı olan davacının lehinde hükmederdi.” Özellikle Endülüs’te ve Mısır’da bu yaklaşımın pratiğe dökülmüş halinin pek çok örneğine rastlanır. Hissettikleri müsamaha ve rahatlık sebebiyle olsa gerek bazı Yahudiler hâkimiyetleri altında yaşadıkları devletlerin resmi inancı olan İslam’a karşı reddiyeler yazabilmiş, bu dini çürütmeyi hedeflemiş, bu uğurda Müslüman din bilginlerine muhalefet etmişlerdir.

XIX. yy. Yahudi ilim adamları, ortaçağda İslam hâkimiyetinde yaşayan Yahudilerin huku- ki ve fiili açıdan iyi koşullarda olduklarına vurgu yaparlar. Ortaçağ Avrupa’sında Yahudilerin meşgul olduğu iş kollarının oldukça sınırlı olmasına karşın, ekonomik sahada Yahudilere karşı herhangi bir ayrımcılığın olmadığı, İslam memleketlerindeki Yahudilerin çok çeşitli meslek ve sanat kollarındaki faaliyetlerinden anlaşılabilir. İslam memleketlerindeki Yahudilerin müreffeh durumda olmalarının en güzel örneği, meşhur müsteşrik Ignatz Goldziher’in ikinci bölümü- nü İslam’ın müsamahasına ayırdığı Vorlesungen über den Islam/İslam Üzerine Dersler adlı klasikleşmiş eseridir. İslam şeriatı, Yahudilerin Müslümanları tahrik etmedikçe dini özgür- lüklerini serbestçe yaşamalarını garanti altına almıştır. Genel tablo Yahudilerin İslam memle- ketlerinde müreffeh bir hayata sahip olduğu şeklinde olsa da, farklı zaman ve memleketlerde Yahudilere karşı birtakım münferit olaylar yaşanmıştır. Örneğin, fanatik bir kadının fetvasıyla 879/1474’te Kudüs’teki tek sinagog tahrip edilmiştir. XII. yy.’da Endülüs’te fanatik Muvahhid- ler hanedanı zamanında Yahudilerin dinlerini değiştirmeye zorlandıkları, katliama uğradıkları, mallarının yağmalandığı, ekonomik ambargoya maruz bırakıldıkları bilinmektedir. Yine III. Fatımi halifesi Hâkim döneminde (996-1021), Yahudiler ani ve şiddetli bir baskıya maruz kal- mışlardır. Yönetiminin ilk 15 yılında Yahudilere yaptığı iyilikler dolayısıyla onlar tarafından “adalet ve hikmet prensi bir Mesih” olarak kabul edilen Halife, 1012’de tutumunu tam tersine çevirmiş, ama yaklaşık 7 yıl sonra tekrar eski haline dönmüştür. Yemen ve İran gibi Şii mezhe- binde olup mezhebi bakış açısını öne çıkaran bölgelerde Yahudiler, dinen pis sayılmış (Caferi fıkhına göre gayr-i müslimler pistir) ve hatta Yemen’de Yahudilerin çocuklar tarafından taşlan- maları bir adet halini almıştır. Müslüman Yahudi tarihinde ilk defa 1679’da Yemen Yahudileri, Sana ve merkezi Yemen’de ana yurtlarından sürülmüş ve Sana’daki sinagog Mescidü’l-Cela/ Sürgün Camii adıyla günümüze kadar gelmiştir. Görece yakın tarihlerde, İran’da ve Yemen’de Yahudilerin din değiştirmeye zorlandığı bilinmektedir. (1839’da Meşhed’deki bu zorlama neticesinde, Türkiye’deki Sabetaycılar gibi, İran’da da Meşhedi adlanan görünürde Müslüman olan ama Yahudiliğini sürdüren grup ortaya çıkmıştır.) Bu gibi durumlar istisna edilirse, Müslü- manların arasında yaşayan Yahudilerin toplumsal ilişkilerinde güçlük olmamış, bu iki farklı din mensupları bir bütünleşme tecrübesi yaşamıştır.

Dini ve Sosyal Yaşamları

İslam dünyasında Yahudiler cemaat halinde yaşamışlardır. Her cemaat, kendi üyeleri ara- sından kendi yöneticisini seçebilmiş veya azledebilmiştir. Müslüman yöneticiler bir cemaatin seçtiği temsilciyi atamışlardır. Genel olarak Müslüman yöneticiler, cemaatlerin iç meselelerine karışma yanlısı olmamış, tartışmalı konularda arabuluculuk yapmışlardır. Dini bir kimlikte ol- dukları için Yahudiler, sinagog ve dini mahkeme olan bet din dini eğitim veren yeşiva etrafında kümelenen, çoğunlukla kendi mahallelerinde yaşamışlardır. Dini ve sosyal yaşamın merkezi si- nagogdu. Sinagog, sadece ibadet mekânı olmayıp çok fonksiyonlu bir kurum olmuştur. Günlük ve haftalık ibadetler burada yapılır, bayramlar burada kutlanır, nişan ve nikah törenleri burada icra edilir, görevlilerin ataması burada açıklanır, cemaate duyurular burada yapılır, nihayet ce- zalar da burada karara bağlanıp uygulanırdı.

Cemaatlerin liderleri, Yahudi tarihinde önemli yeri olan şahsiyetlerin soyundan gelenler arasından seçilmiştir. Abbasiler döneminde cemaatlerin başkanı “roş galut” unvanını taşı- mıştır. Bu unvan, “sürgün(dekilerin) reisi” anlamına gelir. Fatımiler ise kendi hâkimiyetle- rinde olan Yahudilerle Abbasi hâkimiyetindeki Yahudilerden bağını koparmak için “nagid” tarafından yönetilen alternatif bir kurum tesis etmiş, böylece doğu İslam dünyasında Bağdat ve Kahire yönetim merkezleri oluşmuş ve cemaat yapılanmasında meydana gelen değişiklikler sebebiyle eskiden var olan Bağdat’taki tarihi kurumlar zayıflayarak zaman içerisinde çökmüş- tür. Sosyal yaşamı bet din tarafından düzenlenen cemaatlerin devlet nezdindeki temsilcisi roş galut olsa da yeşivalar zaman içerisinde yönetime göz dikmiş, aralarında yaşanan rekabet ve şiddetli geçimsizlik nedeniyle Halife Me’mûn döneminde Yahudilerin yaşadığı yerlerde dört ayrı idarî bölge/reşut tesis edilerek yönetim bu kurumlar arasında paylaştırılmıştır. Cemaat yöneticileri, cemaatlerinin problemlerini Müslüman yöneticiye bildirmekle yükümlü olmuştur. X. yy.’da onlar halifenin huzuruna randevu alarak çıkıyorduysa, XII. yy.’dan itibaren düzenli olarak Perşembe günleri toplantı yapmak suretiyle devletle cemaat arasındaki irtibatı sağlamış- lardır. Cemaatler, bağlı bulundukları kurumları aidat ödeyerek desteklemiştir.

Sinagog çevresinde kümelenen Yahudi cemaatleri, iç işlerinde bet din tarafından yönetil- miştir. Bet din’de görev yapan dayan unvanlı din adamları, merkezî idareler tarafından yetişti- rilmiş ve merkezin verdiği icazetle göreve başlamışlardır. Onlar, görev yerlerindeki cemaatten de bazı kimseleri yardımcı seçerek yerel bir yönetim meclisini teşkil etmişlerdir. Bet din ku- rumu, cemaatin her meselesinden sorumlu olmuştur. Cemaat içerisinde yardımları toplama ve dağıtma vazifesini yapmış; öksüz, yetim ve dulların iaşe ve barınmasını sağlamış; cemaat içerisinde fesat oluşturabilecek her olumsuzluğun üzerine hassasiyetle gitmiş; cemaatin dinî kurallara uymasını sağlamış; cemaat içerisinde gayr-ı ahlâkî davranışlara engel olmuştur. Gü- nah işleyenlere cemaati ifsat etmemeleri için hatta herem/toplumsal dışlama cezasına bile uy- gulayabilen bet din; dinî ve ahlâkî kuralların ihlâli ile alış verişlerde verilen sözün tutulmaması gibi durumlarda kırbaç cezası verme yetkisine sahip olmuşlardır. Bet din, cemaat mensupla- rının sorunlarını kendisi çözüp Müslümanların mahkemelerine başvurmalara şiddetle karşı olmuştur. Alış-veriş, devir-teslim, vasiyet ve hibeleşme, her türlü ticari faaliyet vs. gibi tartışma doğurabilecek işlemlerde belgeleri tanzim ve takip etmekle yine bet din ilgilenmiştir.

Cemaatler için kendini sürdürme imkânı, aile kurumunun sağlamlaştırılması idi ve bu yüzden evliliğe olağanüstü bir önem verilmiştir. Herkesin kendi cemaatinden birisiyle evlenmesi yaygın bir uygulama idi. Din adamları gençlerin günaha meyletmemesi için ergenlik çağına girince bir an önce evlendirilmelerini sağlamaya gayret etmişlerdir. Evlenme yaşında ailenin sosyal ve ekonomik durumu etkin olsa da özellikle kırsal kesimlerde ev işlerine katkı sağlamak amacıyla genelde erken yaşta evlilik yaygın olmuştur. Bet din, ailede kadın ve erkeklerin bir- birine karşılıklı sorumluluklarını takip etme yetkisine sahip olmuştur. Kadının yalnız başına dışarı çıkması, hele de aralarında akrabalık bağı olmayan erkeklerle yalnız kalmasını kesinlikle yasaklamış ve bu kurala uymayan kadınları cemaatin ahlâkî yapısını bozduğu gerekçesiyle saç- larını kesip kırbaçlayabilmiştir. Bet din, aile yapısını korumak amacıyla kadınları da korumaya çalışmış, şayet bir erkek haksız yere eşine şiddet uygular veya onunla ilgilenmezse bet din onu uyarmak, tehdit etmek yetkisine sahip olmuştur.

Yahudilerin inanç ve ibadet hürriyeti devletin himayesi altında olmuştur. Bayram ve kut- lamalar konusunda Yahudilere herhangi bir engel söz konusu olmamıştır. Mezarlık ve türbe- lerine de aynı güvence verilmişti. İster Abbâsiler isterse Fâtımiler yönetiminde olsun, İslâm idaresinde her Yahudi istediği yere gömülme hürriyetine sahipti ve nerede olursa olsun mezar ziyaretlerine de herhangi bir engel getirilmemişti. Yahudilerin mabetleri de himaye edilmiştir. Bir kısmı İslâm öncesi dönemden kalmışsa da günümüzde dahi varlığını koruyan çoğu sina- gog, İslâmi dönemde inşa edilmiştir. Bazı fakihler Kûfe, Basra ve Bağdat gibi Müslümanlar tarafından kurulan şehirlerde yeni sinagogların kurulamayacağını ileri sürseler de çoğu fıkıh ekolü; nüfus artışı, yeni mahallelerin kurulması ve mahalle sakinlerinin çoğunluğunu Yahu- dilerin oluşturması durumunda yeni sinagogların yapılabileceğini belirtmiş; uygulama da bu doğrultuda olmuştur. İhtiyaç halinde, devletten izin almak şartıyla, yeni mabetlerin inşâsı ya da deprem, yangın gibi doğal afetlerle tahrip olan eskilerinin tamirine de herhangi bir engel getirilmemişti. Fakat ihtiyaç dışı ya da izinsiz yapılanlar zaman zaman yıkılmışsa da bunun bir istisna olduğu belirtilmelidir. Pagan Romalılar ve Hristiyanlar tarafından Kudüs’e girmesi yasaklanan Yahudiler, Kudüs’e hac ziyaretini icra etmeye Müslümanlar döneminde imkân bul- muş, dünyanın dört bir yanından hac maksadıyla giden Yahudilere herhangi bir engel çıkarıl- mamıştır. Hatta o dönemlerde çok sıkı takip edilen ve şehirlerarası yolculuğa çıkan kimselerin yanlarında bulundurmak zorunda olduğu “vergi ödedi belgesi” Kudüs’e hac maksadıyla giden Yahudi hacılardan istenmemiştir. Hatta Fatımi halifelerinin Yahudilerin Kudüs’teki din okulları yeşiva’larının masraflarını karşıladıkları kaynaklarda geçmektedir.

İslam Dünyasında Ortaya Çıkan Yahudi Mezhepleri

İslam dünyasındaki Yahudiler arasında, Ortaçağlarda farklı inanç akımlarının ortaya çıktı- ğı kaynaklarda geçmektedir. Aslına bakılırsa, geniş coğrafyada asırlarca süren yaşamın getir- dikleri arasında fikir ihtilaflarının olması olağandır. Bu akımlardan bazıları gelişerek varlığını sürdürmüş, bazıları ise pek uzun ömürlü olmadan tarihe karışmıştır.

İslam dünyasında ortaya çıkan Yahudi mezheplerinin başında, Karailik gelmektedir. Ya- hudi din adamlarının otoritesini reddeden, sadece kutsal metinleri esas alarak dini yaşamı bu doğrultuda şekillendiren Karai mezhebi, Protestanlığın Yahudi versiyonu olarak değerlendiri- lebilir. M.S. VIII. yy.’da Bağdat’ta Anan ben David tarafından kurulan bu mezhep adını, kutsal kitap otoritesine yaptığı vurgu dolayısıyla “kara/okumak” kelimesinden alır. Karailere göre ise bu mezhep sonradan türemiş bir akım olmayıp bizzat Musa şeriatının aynısıdır. Geleneği kabul eden Rabbaniler ise Karaileri kafir kabul etmişlerdir. Anan b. David’e nispetle bu mez- hebe Ananilik de denmiştir. Karailiğin ilk filizlendiği yerler özellikle İran ve Kafkasya bölgele- ridir. Karailik ile Hazarlar, bazı uzmanlar tarafından adeta özdeşleştirilmişlerdir. Kafkaz halkı olan Türk soylu Hazarlar’ın özellikle yönetici kesimi, İslamiyet’in bölgede yayılması üzerine bu inancı kabul etmiştir. Müslümanlar, bölgeyi fethederken Hazarlar’a ya İslamiyet’i kabul etmeleri ya da zimmi statüsünde olmayı (Yahudi veya Hristiyanlığa girmeleri) şart koşmuşlar- dır. Asimile olarak yok olma endişesi taşıyan Hazar hakanı Bulan İslamiyet’i ve Hristiyanlığı kabul etmeye yakın durmamış, sayıca az olan ve etkinliği olmayan nevzühur Yahudi mezhebi Karailiği kabul etmişlerdir. Stratejik bir karar olan bu din değiştirme olgusu Hazarlarda geniş halk kitlelerinden ziyade yönetici elit tarafından uygulanmıştır.

İslam dünyasında ortaya çıkan Yahudi mezhepleri içerisinde en önemlisi, şüphesiz Sabe- taycılık adlı akımdır. XVII. yy.’da İzmir’li sahte Mesih Sabetay Sevi’ye (1626-1676) dayandırılan bu mezhebin mensupları, Yahudiliği gizli yaşayıp görünürde Müslümanlığı kabul ettikleri için “Dönme”, “Avdeti” gibi isimlerle de bilinir. Sabetay Sevi, İzmir’de tüccar ailesinde doğmuş, küçüklükten dini eğitim almış, Yahudiliğin mistik yönüne merak salarak Kabala çalışmış, ha- ham olmuştur. O dönemde özellikle Rusya ve Doğu Avrupa topraklarında Yahudilerin uğradığı katliamlar ve baskılar neticesinde ilahi kurtarıcı Mesih beklentisinin yükseldiği bir ortamda Sabetay Sevi, 1648’de Mesih olduğunu ilan etmiştir. Fakat İzmir’deki Yahudi din adamları tara- fından sert tepkiyle karşılaşınca İstanbul, Atina, Kudüs, Kahire gibi Osmanlı devletindeki Ya- hudilerin yoğunlaştığı bölgeleri ziyaret etmiş, buradan kendisine destek toplamaya çalışmıştır. Peygamber olduğunu iddia eden Gazzeli Natan Levi’nin onu Mesih ilan etmesi sayesinde etra- fına toplanan Yahudiler onun Mesih olduğuna inanmış, ünü Doğu Avrupa’ya kadar yayılmış- tır. Artık Yahudi halkının kurtarıcısı Mesih olarak ünlenen Sevi, 1665’te İzmir’e döndüğünde burada Mesih olarak kabul edilmiş, coşku ve heyecanla karşılanmıştır. Hakkında dile getirilen çeşitli efsanelerle Yahudiler heyecanlanmış, Sevi her tarafa haber salarak Mesih’in artık geldi- ğini duyurmaya çalışmıştır. O, nitekim bazı Yahudi şeriat kurallarında da değişiklik yapmıştır. Mesih’in geldiğine inanan Yahudiler, Osmanlı yönetimine itaatten vazgeçerek asayiş sorununa sebebiyet vermiş ve Sevi, 1666’da yakalanarak saraya getirilmiştir. Padişah VI. Mehmet’in av için Edirne’de bulunması dolayısıyla sorgu için buraya getirilen Sevi, can korkusundan Me- sih’liğini inkâr etmiş ve İslamiyet’i kabul ettiğini açıklamıştır. Taraftarlarını hayal kırıklığına uğratan Sevi, Müslümanlığı kabulünün göstermelik olduğunu, gizliden yine Yahudiliğini sür- dürdüğünü onlara belirtmiş, böylece ortaya çift kimlikli bir akım çıkmıştır. Sabetay Sevi’den sonra cemaat Yakubiler, Kapancılar ve Karakaşlar olarak üç gruba ayrılmıştır. Osmanlı’nın son dönemlerinde ve onun mirasçısı Türkiye Cumhuriyeti’nde Sabetaycılar’ın etkin konumlarda oldukları dile getirilmekte, haklarında pek çok komplo teorisi ileri sürülmektedir.

Bürokraside ve İlimde Yahudiler

Müslümanlar, Yahudileri asla dışlamamış, aksine İslâm toplumuyla kaynaşan Yahudiler, dönemin en iyi bürokrat ve tüccarları olmuş, İslam toplumunun bir parçası olarak addedilerek siyasi, ekonomik, ilmi ve diğer konumlarda ilerlemişlerdir. (Doğu insanı, Müslüman olsun veya olmasın, genelde yabancılara karşı müsamahakâr olmuştur. Örneğin, İlhanlı sarayında Yahudi kökenli Fazlullah Reşideddin’in önemli konumlarda olduğu bilinmektedir.) Yahudiler aynı dö- nemlerde Avrupa’da olan dindaşları gibi ne dışlanarak gettolarda yaşamaya mahkum edilmiş ne dinlerinden dönmeye zorlanmış ne de mal ve canlarına yönelik saldırıya maruz kalmışlardır. Bilakis, pek çok önemli konumlara gelmiş, getirilmişlerdir. Örneğin, Maşallah ibn Eseri (vef. 815) isimli ünlü Yahudi astronom Bağdat şehrinin inşasında astrolojik açıdan danışmanlık yap- mıştır. İkbal ve istikbal gayesiyle 37 yaşında İslam’a girdiği söylenen Yakub b. Yusuf b. Killis’in (vef. 991) İhşidiler döneminde üst düzey devlet memuriyetinde olduğu, Fatımiler zamanında da vezirlik makamına yükseltildiği ve hatta Ezher Üniversitesi’nin kurulmasının fikir babası ol- duğu kaynaklarda geçmektedir. Hasday ben Şarput (vef. 970), Endülüs sarayında halifenin özel doktoru ve veziriydi. Yine onun ardından Samuel ha-Nagid (vef. 1056) saray tarafından ordu komutanı ve vezir olarak atanmıştır. Selahaddin Eyyubi’nin özel doktoru, ortaçağın ünlü Ya- hudi din bilgini Musa ibn Meymun (vef. 1204) idi. “Bugün beklentilerinin zirvesine yerleşti Yahudiler, Aristokrat oldular, güçlü ve zengin oldular. Onlardan seçilir emir ve müşavir- ler, Size Yahudi olun derim ey Mısırlılar, Zira Yahudi oldu semalar.” diye Yahudilerin üst düzey görevlere getirilmesinden şikâyet eden Ortaçağdan Mısır’lı bir şairin mısraları, Yahudi bürokratların

Mısır’daki nüfuzu ve gücünü ortaya koymaktadır.

İslam memleketlerinde Yahudilerin ilim merkezleri genelde dini eğitim yeri olan yeşiva’la- rın temelinde, siyasi ve sosyal ekonomik imkânların tanındığı memleketlerde oluşmuştur. Bu durum, Ortaçağ Yahudi bilim adamlarının Bağdat, Kahire ve Kurtuba ekseninde teşekkülünün sebebini açıklamaktadır. Ortaçağda Yahudiler, ilmi eserlerini genellikle Yahudice-Arapça diye bilinen Arapça ama İbrani alfabe karakterleriyle yazmışlar. Yahudi ulema, dini metinleri tefsir etmiş, şeriat kurallarını şerh ederek derlemiş, itikadi alanda hem Yahudilik içerisindeki farklı görüş sahiplerine hem de İslam ve Hristiyanlığa karşı reddiyeler kaleme almışlardır. İlaveten felsefi konular üzerine görüşler beyan etmiş, İbrani filolojisi ve edebiyatı alanında ve hatta İb- raniceyle Arapçanın mukayesesi alanında eserler yazmış, Yunan felsefesi eserlerinin Arapçaya çevirisinde yer almış, bunlar dışında matematik, astronomi, felsefe, tıp ve eczacılık gibi fen bi- limlerinde de boy göstermişlerdir. Sura ve Pumbedita gibi meşhur yeşiva’ların komşuluğunda olan Bağdat, sadece roş galut’un makamı olmakla kalmayıp Yahudiler açısından önemli ilmi gelişmelerin yaşandığı şehir olmuştur. İslam dünyasında Yahudilerin ilmi faaliyetlere başlama- ları ve temayüz etmeleri, Abbasiler döneminde, hilafetin merkezi Bağdat’ta olmuştur. Asırlarca doğu Yahudilerinin yönetim merkezi olmuş Bağdat ve civarı, Geonim dönemi önderlerinden Samuel b. Hofni Gaon, Saadiya Gaon vs. gibi seçkin zatlara ev sahipliği yapmış, Rabbani lite- ratürün nadide eserleri burada yazılmıştır. Bağdat’ın çalkantılı fikri ortamına Yahudiler de işti- rak etmiş, Mutezile ile ateşli fikir alışverişi yaşayan Karailik burada ortaya çıkmıştır. Nagid’lik kurumu nedeniyle zaman içerisinde Bağdat’tan bağımsızlığını kazanan Kuzey Afrika’daki ce- maatler arasında da ilmi faaliyetler yüksek düzeyde olmuştur. Yahudiler, Fatımilerin Mısır’ı ele geçirmesinden sonra, burada büyük bir nüfuz kazanmış ve sonradan da bu üstünlüklerini sürdürmüşlerdir. Ortaçağın en önemli Yahudi hukukçusu ve düşünürü Musa ibn Meymun, sa- dece dini ilimlerde değil aynı zamanda astronomi, tıp, matematik gibi alanlarda da usta olmuş,
Fustat/Kahire’de saray doktoru olmuştur. Kahire’de bir sinagogun mahzeninde ortaya çıkan Geniza dökümanları, buradaki cemaatin ilmi faaliyetleriyle ilgili de bilgi vermektedir. İslam hâ- kimiyetinde yaşayan Yahudilerin bilimde, kültürde ve sanatta altın çağ yaşadıkları yer, şüphesiz Endülüs olmuştur. Bu parlak dönem, Tavaif-i Müluk döneminde başlamış, Murabıtlar zama- nında ise düşüşe geçmiştir. Kurtuba, buradaki dini çalışmalar nedeniyle Yahudi ilimlerinde öne çıkmış ve zamanla Bağdat’taki ilim merkezleriyle aralarındaki bağ gevşemiştir. Endülüs’teki Ya- hudi altın çağında yukarıda sayılan alanların tamamı ile ilgili zengin literatür oluşmuştur. İbn Pakuda, Musa b. Meymûn, Yehuda Halevi, Dunaş b. Labrat, İbn Gabirol, Yehuda el-Harizî, İbn Davud ve niceleri bunlardan sadece bazılarıdır. İşaret edilmelidir ki doğusuyla batısıyla Müs- lüman ulemanın Arapça yazdığı Matematik, Astronomi, Tıp, Kimya, Fizik, Tarih, Psikoloji, Mantık, Siyaset, Felsefe vs. konularındaki eserlerin Latinceye çevirisinde, Toledo’daki Yahudi tercümanlar da yer almış, böylece İslam medeniyetinin Batı’yı etkilemesinde köprü vazifesini görmüşler.

Doç. Dr. Eldar Hasanoğlu kimdir?

Azerbaycan’da doğdu. Lisans eğitimini Bakü Devlet Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde aldı. TDV bursuyla Türkiye’ye gelerek Lisansüstü eğitimini Marmara Üniversitesinde aldı.
Doktora araştırmaları ve İbranice eğitimi için Kanada’da Toronto Üniversitesinde ve İsrail’de Hayfa Üniversitesinde bulundu.
Hazırda İzmir Katip Çelebi Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi öğretim üyesidir (Dinler Tarihi). Hasanoğlu Arapça, Farsça, İbranice, İngilizce dillerini bilmektedir ve Yahudilik, İbranice, İsrail Devleti üzerine çalışmaktadır.

 

 

Doç.Dr.Eldar Hasanoğlu*/Bilimevi Dış Politika Dergisi

Google+ WhatsApp