Iskalama…

Iskalama…


Iskalama…

 

 

Beşerî çevrelerde odaklanmış meselelerin entelektüel dünyâmızda şekillenmesi hayli kompleksli bir nitelik taşıyor. İster istemez böyle. Çünkü tabiat veyâ eşya odaklı bilimlerde târih aşkın düşünmek mümkün. Biliyoruz ki su, yerkürenin cümle mekânlarında, kutuplardan ekvatora küçük sapmalarla da olsa 100 derecede kaynayacaktır. Yer çekimi dünyânın her köşesinde cârîdir. Hoş, pozitif bilimlerin bulgu ve bilgileriyle ne yapılacağı meselesi de târihsel bir meseledir. Unutmayalım ki, bunlarla ne yapılacağını bizzat bu bulgu ve bilgilerden türetmek mümkün değildir. İnsanlara şifâ veren nükleer tıp da, kitlesel katliamlara sebep olan nükleer silâhlar da Einstein fizikasını temel alır.

 

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

 


Tabiatten, fiziksel çevremizden çıkıp beşerî çevreye geldiğimizde durum değişiyor. Beşerî teoriler daha işin başında, târihsel çevrelerinden uzaklaştıkça ağır sapmalara uğruyor. Bu durumda beşerî bilimler için iki ihtimâl zuhur ediyor: Bunlardan ilki târihsel çevrelere sâdık kalarak düşünmeyi kabûl etmektir. Bu kabûl ister istemez tabiat bilimlerine kıyasla bir darlaşmayı da kabûl etmeyi berâberinde getirecektir. İkinci ihtimâl ise bu darlaşmayı reddedip kompleks yüklü bir inatla târih aşkın iddialar geliştirmeyi sürdürmeleridir.

Beşerî bilimlerin kompleksini derinleştiren başka bir olgu daha var. Özellikle de felsefede geçerli. Kanâatim odur ki, târih üstü olmak iddiası en çok dinsel metinlere yaraşır. Hoş; sâdece yaraşır diyoruz; değilse serencâmı tâkip edilecek olursa, görülecektir ki, trajik olarak onların da âkıbeti farklı seyretmiyor. Nitekim, teoloji-târih çatışması bütün dinlerin ortak derdi olarak tezâhür ediyor.

Artık adını koyabiliriz: İdeolojilerden modern bilimlere, dünyevî metinlerin, biraz da kıskanç bir şekilde dinsel metinlerden devraldığı iddia “evrensellik” iddiasıdır. Beşerî metinler evrensellik iddiasını ilânihâye sürdüremez. Daha mühimi, içinden türedikleri, içinde şekillendiği târihsel çevreden uzaklaştıkça zihinlerdeki, duygulardaki karşılıklarını kaybeder. Eğer târihsel çevresinin dışına taştığı yerlerde kabûl görüyorsa, bu, en azından taşıyıcıları açısından büyük ölçüde bir iç zorlamanın ürünüdür. Bu iç zorlamayı besleyen ise bireylerin kendi târihsel çevresinden duydukları zehir zemberek bir soğuma ve duygusal manâdaki derin bir kopuştur. Ama bu kadarla kalmıyor. Epistemolojik târih hegemonik bir mâhiyet taşıyor. Hegemonik dünyâda üretilen baskın bilgiler, merkezden çevreye doğru sirâyet ediyor.

Epistemolojik sızmalar ve yayılmaların serencâmı bir hayli karmaşık. Süreci sâdece olumlamalar üzerinden değerlendirmek artık hayli demode ve basit kalıyor. Olumlamalara karşı geliştirilen olumsuzlamalar daha dikkât çekici. Açalım…

Türkiye’de Modern Düşünce Târihinin yazılmaya değer olduğu kanâati hayli yenidir. Bu bile kolay olmadı. Hilmi Ziyâ ile başlayan bir süreç, 1970 ve 1980’lerde Şerif Mardin, Orhan Okay, Şükrü Hanioğlu, İsmâil Kara gibi bâzı akademisyenlerin monografik çalışmalıyla hız kazandı. Nihâyet İletişim Yayınlarının 9 ciltlik derlemesiyle iyi kötü bir yerlere getirildi. Artık elimizde azımsanmayacak bir birikim var. Belki de artık bu birikimin bütünü hakkında yapılacak epistemolojik-târihsel değerlendirmelere ihtiyaç var. Düşünce târihimizin bölünmelerini aşan, iç kavgalarının tozunu ve dumanını dağıtan; çatışan çevreleri, yukarıda bahsettiğimiz hegemonik etkilerin ortak paydası üzerinden kavratacak kapsamlı değerlendirmelere ihtiyaç var. Belki o zaman görülebilecek ki, olumsuzlamalar da hegemonik süreçlerin parçasıdır. Sakın ola, nasıl olumlayacağımız kadar nasıl olumsuzlayacağımız da târihsel ıskalamamızın fonksiyonu olmasın... Sakın ola baskın olanı reddetmek de, baskın olanın içinden geliyor olmasın... Türkiye’de modernizmin, ilerlemeciliğin, solun toplumsallaşma, kültürlenme târihi ile anti-modernizmin, muhafazakârlığın, milliyetçiliğin kültürlenme târihi, sakın ola derinlerde bir yerlerde çakışıyor olmasın...

 

yeni şafak

Google+ WhatsApp