İşin aslı

İşin aslı


İşin aslı

 

 

Doğu Akdeniz’de yaşananlarla ,artık neredeyse “stratejik” düşünceyle “ kültüralist” düşünceye indirgenmiş olan siyâsal bilinç; “ekonomizme” indirgenmiş olan ekonomik bilinç dâhil, çeşitli bilinç türlerindeki yansımaları arasında çok ciddî bir açık olduğunu düşünüyorum. Bu durumun esaslı kavrayış sorunları doğurduğu da muhakkak. Bunu biraz açalım.

 MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

 


Doğu Akdeniz havzasını dünyâ gündemine taşıyan esâsın “enerji” kaynakları meselesi olduğu artık anlaşılıyor. Kısa bir zaman zarfında yüzlerce savaş gemisinin, arama ve sondaj faaliyetlerinin yoğunlaştığı ; kritik bir bölge hâline gelen bu hidrolik coğrafyada ,farkına varılan ilk husus,sürecin bir paylaşım süreci olduğudur. Analizler de zâten bu basitleme üzerine oturuyor. Bu zenginlikler kimler tarafından nasıl paylaşılacak? Kim kimin yanında? Savaş çıkar mı? Bu ve benzeri sorular tartışılıyor. Mühim değil diyemem; ama bir hayli eksik değerlendirmeler bunlar.

Stratejistler yukarıdaki sorular etrâfında maharetlerini gösterirken, siyâsal meseleleri kültürelleştiren yaklaşım ise derin bir suskunluğa gömülmüş durumda. Stratejist bakışın reelliği kültüralistleri rahatsız ediyor. Karşı çıkacak bir tutunum noktası bulamıyorlar. Hâlbuki Arap Baharı sırasında en çok konuşan onlardı. Stratejistler susuyor, tıpkı Gezi Olayları sırasında olduğu gibi onlar coşuyor, onlar konuşuyordu.

Unutmadan vurgulamalıyım ki, stratejik bakış ile kültüralist bakış arasındaki kopukluğu çok da mutlak görmüyorum. En reel gözüken analizleri kuşatan “ezoterizm” bu boşluğu kapatma hevesinde. Şu aralar en revaçta olan da bu. Kısmî de olsa yapılan reelpolitik veyâ stratejik değerlendirmeler gizli tarikatler, evanjelikler, masonlar, kirli âile târihlerinin akıldışı senaryo ve emellerinin odağına taşınıp buharlaştırılıyor. Hayli zamandır revaçta olan ve çok satılan yaklaşım bu.

Ne Turuncu Devrim, ne Gezi Olayları ne de Arap Baharı, zamân içinde gelişecek olan Doğu Akdeniz meselesinden kopuk değildi. Bunu şimdi anlıyoruz. Libya, Mısır ve Sûriye Meseleleri de öyle. Stratejik analizler, bir adım daha ileri gidip, Doğu Akdeniz Meselesi’ni ABD-Çin arasındaki rekâbet ve gerilimlere yerleştiriyor. Bu da doğru. Ama bu rekâbetin ne üzerine olduğu derinlemesine tartışılmıyor. İki devlet ve ekonomi arasındaki bir “dünya hâkimiyeti” tesis edilmesi meselesi olduğu söylenip, soru geçiştiriliyor.

Metodolojik sağlamlılığı olan bütüncül bir kavrayışların uzağındayız artık. Elimizdeki doğru parçalarından kapsamlı, kuşatıcı bir “üst doğru” geliştiremiyoruz. Bölünmeler üç temel eksende yaşanıyor. Bunlar sırasıyla teknolojik,(siyâsal) kültürel ve ekonomik yapılarına karşılık geliyor. Bahsi geçen üç ekseni kapsayan üst başlık ise “küreselleşme” kavramı. Karanlıkta yapılan fil târifleri gibi, insanlar meşrebine göre bunlardan bir tânesini zihninde büyüterek sürecin hâkim unsuru olarak görüyor. Buradan yeni bir tür paganizm gelişiyor. Teknolojistler, “teknoloji tanrısının” can çekişen eski dünyânın bütün sınırları ve yapılarını yıkacağına, insanı özgürleştireceğine inanıyor. Ama zaman içinde karşılarına güçlenmiş popülizmler, devletler, çatışmalar çıkınca ne yapacaklarını şaşırıyorlar. Kültüralistler ise küreselleşme süreçlerinin kültürleri açığa alıp baskınlaştırıcı etkilerini görünce “kültür tanrısının” insanlık için büyük bir hesaplaşma ve özgürleşme fırsatı doğuracağını düşünüyor. Yaşananların, hesaplaşmalarda takılı kalması, yeni gettolaşmalar, “postmodern kabile savaşları” doğurması karşısında derin bir sukut-u hayâl yaşıyorlar. Ekonomizm yapanlar, sermâyenin köpürmesini târihsel bir fırsat olarak görüp, “bırakınız geçsinler, bırakınız yapsınlar”cı, söylendiği zamanki bağlamından kopartılmış ezber bir bakışla “ekonomi tanrısından“ kurtuluş bekliyorlar. Ama reel ekonomik tablolar, bu köpürmenin bir karşılığı olmadığını, yaşanan canlanmaların aldatıcı, verimlilikten uzak sahte canlanmalar olduğunu, parasal varlıkların ekonomik değer üretmediğini, çöken ekonomik yapıları sun’i teneffüsle yaşatmakla sınırlı kaldığını, üretim ideolojileri ve pratikleriyle yorulmuş, bezmiş insanlığı, ağır borçlarla daha da berbat bir iklime sürüklendiğini görmek istemiyorlar.

Üzerine ciltler dolusu spekülasyonlar yapılan küreselleşme bana sâdece tek bir şeyi îmâ ediyor: Yapıların çöküşü. Wallerstein’ın haklı olarak “ekonomi dünyâ” olarak târif ettiği dünyâda ekonomiyi, ekonomi ile devleti, devletle birlikte ulusları ve sınıfları var eden, inşâ eden esas dinâmik sermâyeydi. Ama modern ekonomi fıtrata aykırıydı. Anlaşılamayan da budur. Kendi kendisini sönümlendirir. Geride yaşlı, yorgun, yabancılaşmış insan kitleleri bırakır. Ekonomik kalkınma, büyüme, verimlilik, etkinlik vb terimler birer târihsel balondur. Bu balonlar patlamasın diye, son yarım asırda sermâye parasallıkla kendi kendisini şişirdi. Tekmil devletler, uluslar, sınıflar borçlandırıldı. Ama zâten fıtrata aykırı olan ekonomiler bu nispette değer üretemedi. Çevrimler aksamaya başladı. Köpükler geri çekilemedi. FED istediği kadar operasyon çeksin, bu da olmayacak gözüküyor. Borsa, bono ve başta emlâk olmak üzere, insanlığı bir çılgınlığa mahkûm etmiş olan tüketimin çevrimleri akâmete uğruyor. Devletler mâli oligarşilere kızgın. Umutsuz uluslar ise popülizmlerden medet umuyor.

Doğu Akdeniz’in hidro karbon varlığının kimin olacağı kadar; belki de ondan daha mühim olan, bunun ticâretinin hangi parasal rezerv üzerinden yapılacağıdır. Kavga doğal gaz ve petrol kadar, onun ticâretinin kavgası.. İşin aslı bu. Unutmamak lâzım…

 

yeni şafak

Google+ WhatsApp