Irkçılığın son kurbanı: Vail el Suud

Irkçılığın son kurbanı: Vail el Suud

Vail el Suud. On iki yaşında. Kocaeli’nin Karlıtepe ilçesinde okula gidiyor. İlkokul beşte okuyor. Başarılı bir öğrenci. Okuldan ödüller alıyor. Ancak Suriyeli olması nedeniyle hayat ona dar ediliyor. Arkadaşları dışlıyor. Bu da yetmiyor, öğretmeni azarlıyor.

Irkçılığın son kurbanı: Vail el Suud

 

 

Vail el Suud. On iki yaşında. Kocaeli’nin Karlıtepe ilçesinde okula gidiyor. İlkokul beşte okuyor. Başarılı bir öğrenci. Okuldan ödüller alıyor. Ancak Suriyeli olması nedeniyle hayat ona dar ediliyor. Arkadaşları dışlıyor. Bu da yetmiyor, öğretmeni azarlıyor. Vail, o çocuk ruhundaki derin duyarlılığı ile bunlara aldırmazlık etmiyor. Üzülüyor, hem de çok fazla. Bunlarla başa çıkabileceği bir yol bulamıyor. Mezara gidiyor, yani ölüme. Onun kapısında kendisini asıyor. İntihar ediyor. Bedeniyle , varlığına tahammül etmeyenlere cevap veriyor. “Ben rahatınızı bozuyorsam, kendimi yok ediyorum. Buyurun mutlu yaşayın!” diyor. Vail, bir çocuk değil, çocukların intiharı görülmüş şey değil. Vail, karşılaştığı kötülüğe isyan ediyor. Bu isyanı da kimseye zarar vermeden yapıyor. Kendini yok ederek bunu gerçekleştiriyor. Vail, asil bir insan. Çocuk değil, büyük insan. Hepimize varlığını yok ederek mesaj veren bir kurban!

Tek bir insani davranışının bütün topluma verdiği mesaj net. Bütün toplumun nereye gittiğini anlamak için bu ölümle gelen mesaj hayati derecede önemli. Vail, yaşananları ve gidişatı bize göstermek için kendini feda etti. Kendini mezar kapısında asarak mesajı veriyor. Neyin mesajını veriyor?

Türkiye’de ırkçılığın gidişatını anlatıyor. Irkçılığın barbarlaşan yüzünü gösteriyor. Bir çocuğa karşı bile dayanılmaz bir hal aldığını ifade ediyor. Banal milliyetçilik ya da banal ırkçılık dediğim şey bu. Gündelik hayata sinmiş. Okulda karşımıza çıkıyor. Çocuklar benimsiyor. Öğretmenler katılıyor. Bu banal milliyetçilik kocaman profesörlerden ve siyasetçilerden de destek alıyor. Profesörler ve siyasetçiler her gün Suriyelilerle ilgili yalan haberler üretiyorlar. Halkı Suriyelilere karşı kin ve nefrete yöneltiyorlar. Türkçülük adına Suriyeli insanları tehdit, tecavüz, katil, hırsız gibi bütün olumsuz imgelerle bütünleştiriyorlar.

Ya solcularımız? Onlarda da banal milliyetçilik yayılmış durumda. Bunlar da banal ulusalcı. Paraya ve kapitalizme karşı çıkıyorlar güya. En fazla paraya tapanlar onlar. Çünkü Suriyelileri ekonomik külfet ve tehdit görüyorlar. Refahlarından pay almalarını istemiyorlar. Tatilleri, kolejleri, arabaları daha da üste çıksın istiyorlar. Bir tekinden bile biraz kısılmasını büyük kayıp görüyorlar. Sol teorisyenler, “yabancı düşmanlığı” üzerinden boyuna eşitlikçi söylemler ürete dursun! Suriye pratiğinde sol siyaset bunun zerresini göstermiyor. Sol aydınlar ve elitler Suriyeli mazlumlara sahip çıkacak pratik çözümler için harekete geçmiyorlar. Kaç tane dernekleri var, Suriyeli insanlara yardıma koşan? Çünkü onların kafasındaki yabancı düşmanlığı, yine Batı liberal sol teorinin ezberlerini tekrara dayanıyor. Ey sol siyaset ve entelijensiya! Vail’in bedeninde kusan ırkçılığın barbarlığına karşı nasıl bir duyarlılık içerisindesiniz?

Ey Türk milliyetçileri! Türklerin Osmanlı ve Selçuklu imparatorluklarıyla dünyaya adalet ve refah götürdüğünü unuttunuz mu? Türklerin bir dünya milleti olmasının arkasında dünya mazlumlarına sahip çıkmak olduğunu bilmiyor musunuz? Daha 90 yıl öncesine kadar bir Osmanlı halkı olan Suriyelileri nasıl yabancı görüyorsunuz? Ey inananlar, İslam’ın bütün inananları kardeş bildiğini unuttunuz mu? Topraklarını, bağ ve bahçelerini, iş ve ocaklarını terk ederek evimize ve vatanımıza kurtuluş diye koşan bu insanlara karşı hiç mi imanınız yok?

Anadolu, her zaman mazlumların anası olmuştur. Anadolu, az çok demeden ekmeğini paylaşmıştır. Anadolu Türkleri Çerkezlere, Gürcülere, Arnavutlara, Boşnaklara, Pomaklara…kucak açmıştır. Çünkü Anadolu Anasır-ı İslamiyenin merkezidir. Bugün İslam’ın beldeleri isyan ve savaşla kaynıyor. Arap beldelerinde huzur yok. Bizim beldelerimize huzur bulmak için, nefes almak için, yaşamak için sığınan insanlara sahip çıkmalıyız. Bunu yapmazsak Anadolu’yu da kaybederiz. Anadolu’nun ruhu kaybolduktan sonra Türk ne kadar Türk kalır, Müslüman ne kadar Müslüman kalır. Bunun dünyada da ahirette de bedeli büyük olur. Vail’in, on iki yaşındaki çocuğun vebali altından kalkamayız.

Vaid, göçtü gitti. Bize bir mesaj bıraktı. Şimdi bunu anlamanın zamanı. Kin ve nefreti bırakmanın, banal milliyetçiliğin ürettiği ırkçılıkla gelen sürüleşmeden kurtulmanın zamanı. İnsan olmanın zamanı. İnsanlığı yeniden hatırlamanın ve keşfetmenin zamanı. Vail’in, muhteşem bir “çocuk insanın” verdiği mesajı almanın zamanı.

 

 

Ergun Yıldırım/Yeni Şafak

Google+ WhatsApp