Irkçılığın kavmiyeti olmaz

Irkçılığın kavmiyeti olmaz


Adresi yok ise nedir kıymeti insanın der Filistinli şair Mahmut Derviş. Doğup büyüdüğünüz topraklardan sürgün edilmiş ve hayatınızı sürdürebilmek için bilmediğiniz diyarlarda, parya muamelesi görmeye mecbur bırakılmışsanız gurbet içinde gurbeti yaşıyorsunuz demektir. Şiddetten kaçıp kardeş kucağı diye sığındığınız topraklarda ikinci sınıf insan olarak damgalanmış ve dışlanmışlığın her türlüsüne maruz kalmışsanız adresiniz yok demektir ki, böyle bir durumda yıkık bir duvara yaslanır ve suskunlaşırsınız. Adresinizi, ait olduğunuz kültürü, sizi büyüten toprakları terk etmek zorunda kalmış ve bin bir umutla gittiğiniz beldelerde dışlanmışsanız gurbetin acısını daha da yoğun yaşar ve yalnızlaşırsınız.

Mahmut Derviş’in öz vatanlarında sürgün muamelesi gören ve acımasızca katledilen Filistinli halk adına dillendirdiği bu ifade,  mülteci duruma düşen Suriyeli halkın durumunu da özetliyor aslında. Küresel teröristlerin işgal ve saldırılarına maruz kalıp yurtlarını terk eden mülteciler ne yazık ki ülkemizde ırkçılar tarafından toplumun paryaları olarak görüldüler ve dışlandılar.

Geçtiğimiz gün 4 cani tarafından kafası ezilerek katledilen Hamza’nın haber sitelerinde sergilenen masum yüzünü görünce, acı, utanç ve mahcubiyeti aynı anda yaşadım ve helallik almak için o insanların önünde eğilmek istedim. Filistin’de ırkçı Yahudilerin Müslümanlara karşı kustuğu şiddet ve nefretin nedenini biliriz ve düşmana karşı bütün siperlerimizi kuşanırız. Peki, doğup büyüdüğü topraklardan sürgün edilmiş bir gencin kardeş bildiği bir ülkede katletmesini nasıl izah edeceğiz? Kendilerini Müslüman olarak addeden ırkçı faşist zihniyetli insanların Suriyeli mültecilere yaptığı zulmü ne ile açıklayacağız? Sakarya’da tecavüz edilip başı ezilerek öldürülen İmani ve üç yaşındaki çocuğunun dramatik hikayesine nasıl bir bahane üreteceğiz? Üç yaşında tecavüze maruz kalan Suriyeli çocuğun çaresizliğini, Adana’da katledilen gencin son bakışlarını, Arnavutköy’de taciz edilen ağır şiddet gören kız çocuğunun mağduriyetini hangi gerekçelere dayandıracağız? Irkçılığın bir ülkesi, bir kavmiyeti,  bir sınırı yoktur,  ırkçı zihniyet kimi zaman Avrupa’da kimi zaman Asya’da kimi zaman Afrika’da çıkar karşımıza ve zehrini kusup gider.

Küresel terörizmin şiddetinden kaçıp ülkemize sığınan Hamza kardeş bildiği bu toplumda ikinci bir savaşın içine sürükleneceğini nereden bilecekti! Ülkemize geldiğinde kendini hiç olmadığı kadar güvende hissetmiş ve hatıralarına veda edip yeni bir sayfa açmıştı. Gurbet zordu, gurbet, açlık, yoksulluk, özlem, hasret demekti.  Hamza, memleketinde olsaydı yüksek tahsil yapabilir ve daha iyi şartlarda yaşayabilirdi ama gurbette bu mümkün olmadı. Ailenin geçimini sağlayabilmek için çalışmak zorundaydı Hamza… Çocuk yaşta omuzlarına bırakılan ağır yükü taşımaya çalışırken hayallerine çoktan veda etmişti. Fakat bu meşakkatli yaşamında faşistleri hep karşısında buldu ve onların ağır hakaretleri karşısında duaya sığındı. 

Kabul etmeliyiz ki,  mültecilere el uzatan kardeşlerimiz olduğu gibi onlara her fırsatta saldıran ırkçı faşist bir zihniyet de mevcut ki, bu zihniyet savaşın mağdur ettiği insanlara hor bakıyor, onları dışlıyor, ikinci sınıf insan muamelesi yapıyor. Bu topraklarda Avrupalı turistlere kapılar sonuna kadar açılırken,  Antalya Gazipaşa’da Suriyeli mültecilerin plajlara çıkma yasağı için önerge verildi, önerge kabul edilmese de ırkçı zihniyetin dışlayıcı tavırları hep devam etti. Mülteciler kardeş ülkedir bize sahip çıkarlar deyip geldikleri ülkemde kendilerini bir başka savaşın kucağında buldular. Merhamet damarları tıkanmış, kalpleri taşlaşmış insancıklar onların düşmüşlüğünü fırsat bilip ağır iş koşullarında çalıştırdılar ve emeklerinin karşılığını vermediler, rutubet kokan evlerini bu insanlara fahiş fiyatlara kiraladılar. Yaşını başını almış ihtiyarlar, çaresiz kalmış, her şeye rıza gösterir deyip Suriyeli kız çocuklarını ikinci eş olarak alıp, onların düşmüşlüğünden faydalanmaya kalktılar.

Doğup büyüdüğü topraklara özlem duyan Hamza, ailesine ekmek götürebilmek için hayallerini uçurtmanın kanatlarına terk etmiş bir çocuktu. O gün yine her zamanki gibi evinden çıktı ve işinin başına geçti. Sonra ne olduysa yan taraftan Suriyeli bir kadının sesini işitti ve başını kaldırıp baktı. Şiddet yanlısı dört cani Suriyeli bir kadınla tartışmaktaydılar, kadının meramını anlatmakta güçlük çektiğini görünce hemen araya girdi ve ortamı sakinleştirmeye çalıştı. Fakat ırkçı faşistler Hamza’ya saldırarak başını taşla ezerek onu katlettiler. Allah aşkına bu nasıl bir öfkedir,  nasıl bir intikam duygusu,  nasıl bir hınçtır ki, bir genç kafası ezilerek linç ediliyor. İşte ırkçılığın karakteri budur. Ve merhamet damarları tıkanan ırkçılar şiddetten beslenirler.

Hamza, Suriye’de yaşanan ağır saldırılardan kurtulmuş ve ülkemize sığınmıştı. Fakat şiddet ve nefret yanlısı faşistlerin kardeşleri onu burada da buldular ve katlettiler. Hamza’nın başına değen taş insanlık onurunu kaybetmemiş bütün insanların başına değdi. Acıyı bütün hücrelerimizde hissettik.  O taş bizim yüreklerimize değdi, onurumuza değdi, insanlığımıza değdi, vicdanımıza değdi ve şeytanın kardeşlerini besleyen ve destekleyen bütün zihniyetlere lanet okuduk.

Unutmayalım ağzımızdan çıkan her söz, telaffuz ettiğimiz her ifade çocuklarımız üzerinde derin etkiler bırakıyor. “Bizim insanlarımız çok farklı, biz en temiz en asil milletiz, biz başkalarına benzemeyiz…” gibi ifadeler çocuklarımızın zihinlerinde biz ve öteki algısının oluşmasına neden oluyor ve bu çocuklar ötekileştirdikleri kişilere karşı zerre miktarı şefkat besleyemez hale geliyorlar. Hepimizde kötülüğe yönelik bir meyyal vardır ancak eğitim ve terbiye ile insanlaşabiliriz. Bu mümkün.

Google+ WhatsApp