İran ve Türkiye; Quo Vadis?

İran ve Türkiye; Quo Vadis?


Bilindiği üzere Türklerle Farslar arasındaki münâsebetlerin târihi çok eskilere gider. Eskilik bir yana , bu münâsebetlerin çok dikkât çekici nitelikleri olduğunu düşünüyorum. Bir boyutuyla çok iç içe; yoğun kültürel alışverişlerin yaşandığı; diğer tarafıyla da çok çatışan ve ayrışan bir ilişkiler târihidir bu. Hâl-i hazıra bakıldığında tam bir kopukluğun hüküm sürdüğü bir resimle karşı karşıya olduğumuzu söyleyebilirim. Ne biz Türkler İran’ı; ne de Farslar Türkiye’yi doğru düzgün tanıyor.

İran’ın târihi boyunca bir “Batı” meselesi olmuştu. M.Ö 547’de Pers hükümdârı Büyük Kiros bu işi, Anadolu, o zamanki adıyla Küçük Asya’yı geçip İyonya’yı işgâle kadar götürmüştü. M.Ö 490 VE 479’da, târihte Pers-Yunan Savaşları olarak bilinen çok kanlı savaşlar yaşanmıştır. Teferruata girmeyelim; Pers işgâllerine karşı başlayan, karada ve denizde devâm eden, kendi aralarında dâima ihtilâflı olan Yunan site devletlerini ortak bir düşmana karşı birleştiren bu savaşlar, Perslerin geri çekilmesiyle neticelenmiştir. Modern dünyâda modüler olarak işlev görecek olan mâhut “Doğu-Batı” ayrımının kodlarını verir bu gerilimler ve savaşlar. Bir tarafta “demokratik”, “medenî ” Batı olarak Yunanlılar, diğer tarafta ise “despot” ve “gayrı medeni” Doğu olarak Persler vardır. Bu ayırım tabiî ki ideolojik bir ayırımdır. Esas meselenin, Balkanlar ile Anadolu’yu içine alan ve daha sonraları Diyâr-ı Rûm olarak adlandırılan verimli ve stratejik bir coğrafyanın Diyâr-ı Fars’dan ayrışmasıdır. Roma devrinde meşhûr Sasanî-Roma savaşlarını da Pers-Grek savaşlarının devâmı niteliğinde görürüm. Nihâyet Diyâr-Rûm’un son sâhibi, evvelâ Selçuklu, daha sonra da Osmanlı Türklüğü olmuş, Diyâr-ı Rûm, Diyâr-ı Türk kavramıyla değişmeli olarak kullanılmaya başlamıştır. Grek- Pers, Roma-Pers savaşlarının yerini Osmanlı(Türk)-Fars savaşları almıştır. Tıpkı Sasanî-Roma savaşlarında olduğu gibi, Türk-Fars savaşlarının kesin bir gâlibi olmamıştır. Her iki tarafı da takâtsiz bırakan bu savaşlar, nihâyet meşhur Kasr-ı Şirin Anlaşması’yla yerini “barış içinda yaşama” ya bırakmıştır. Hâsılı, onca savaşa rağmen zaman içinde ortaya çıkan hakîkat, Diyâr- Fars ile Diyâr-ı Rûm’un birbirlerine diş geçiremeyeceği hakîkatidir. Türkiye-İran sınırı, evet İran’da hatırı sayılır bir Türk nüfûsu bıraktıysa da, kanaâtimce reelpolitik îtibârıyla dünyânın en sahih sınırlarından birisidir.

Türk Fars münâsebetlerinin derin kültürel bir alış verişi de içerdiğini biliyoruz. Farsça’nın Osmanlı edebiyâtında ne kadar hâkim olduğunu herkes bilir. Diğer taraftan sevgili Farsça Hocam Dr. Kadir Turgut’un, Farsça’nın gramer yapısının Türkçe’den derin bir şekilde etkilendiğini, günlük dilde çok sayıda Türkçe kelimenin Farsça’da yer aldığını ilk söylediğinde çok şaşırdığımı hatırlıyorum.

Bana kalırsa gerçekçi ve aşırılıkçı Türkler ile hayâlperest ve mübalâğalı Farslar arasındaki zihniyet veyâ estetik anlayış farklılıkları da çok ilginç çalışmaların konusu olabilir. Ama her iki milletin ortak paydası çok köklü devlet geleneklerine sâhip olmasıdır. Günümüzde Ortadoğu düşünüldüğünde emperyalizmin bir türlü diş geçiremediği iki coğrafyadır Diyâr-ı Fârs ve Diyâr-ı Türk. Türkler tercihlerini, târihsel olarak kanlı bıçaklı oldukları Rusya’dan sakınmak için Batı’dan yana yaptılar. Farslar ise bunun dışında kaldılar. Şahlık devrindeki CENTO günlerinde Türkiye ile görece yakınlaşıp Yeşil Kuşak’ta yer almış olsa da, Şah sonrasında Rusya ile daha yakın oldular.

İran devleti, sâhip olduğu Türk nüfûsundan kaygılanarak Türkiye’ye karşı dâima kuşkucu, yer yer negatif bir siyâset tâkip edegeldi. Devrim sonrasında tekmil İslâm dünyâsının liderliğine soyunsa da zaman içinde, husûsen de Arap Baharı’ndan sonra bu açılımı Şiî Hilâli projesinde görüldüğü üzere apaçık sekter bir boyut kazandı. Sûriye’de Türkiye Sünnî çoğunluğun yanında yer alırken, İran Nusayrî rejimi destekledi. PKK kozunu da Türkiye’ye karşı kullanmaktan çekinmedi. Soğuk Savaş sonrasında NATO’nun marjına itilen Türkiye ise, Ortadoğu ve doğu Akdeniz’de çok farklı, hattâ zıt pozisyonlara sâhip olsa da zaman içinde İran ve Rusya ile yakınlaştı.Bu, İsrâil ve ABD’nin hoşlanmadığı bir yakınlaşmadır.

İsrâil‘in gözünde gerek Sünnî Türkiye, gerek Şiî İran eş derecede hedeftedir. En çok istedikleri Türkiye ve İran’ın Rusya’dan koparılması, kendi aralarında savaştırılması, birbirine kırdırılmasıdır. Bu proje şimdilik hayata geçirilmenin çok uzağındadır. Ne Türkiye ne de İran, târihsel tecrübelerine dayalı olarak bu senaryoyu kabûl etmeyecektir. O hâlde bir düşünelim. İsrâil ne yapacaktır? Öyle bir yerden girmelidir ki, ne kadar arzulamasalar da bu iki devlet savaşa tutuşturulsun..Son Karabağ meselesinde İsrâil’in Âzerbaycan’da ortaya çıkmasını, hattâ Ermenistan’a karşı Âzerbaycan’ı desteklemesini hiç hayra yormadım doğrusu. Yazılarımda da bunu en az iki defâ kuvvetli bir tonda vurguladım. Bundan sonra İsrâil’in İran’daki hoşnutsuz Âzerî Türk varlığını kışkırtacağını ve bir Türk-Fars savaşının fitilini yakmak için uğraşacağını düşünüyorum. Güneyimizde Kürtleri PKK üzerinden destekleyen İsrâil bu defâ da kuzeyde Âzerbaycan Türklüğünün hâmisi olarak sahneye çıkarsa şaşırmayalım..

Google+ WhatsApp