İnsanın saadeti, nefsin ruha boyun eğmesiyle mümkündür

İnsanın saadeti, nefsin ruha boyun eğmesiyle mümkündür

İnsanın, mutluluğun peşinden nefes nefese koştuğu bir çağdayız. Her insanın bir mutlu olma hâli varmış gibi görünse de mutluluğu temin eden vasıtalar nefsin hoşnutluğuna ayar­lı. Bu içerikte mutluluk, fazlasıyla dünyevileşmiş (maddi) ve hayali bir çekiciliğin içine

İnsanın saadeti, nefsin ruha boyun eğmesiyle mümkündür

 

 

Münire Danış

İnsanın, mutluluğun peşinden nefes nefese koştuğu bir çağdayız. Her insanın bir mutlu olma hâli varmış gibi görünse de mutluluğu temin eden vasıtalar nefsin hoşnutluğuna ayar­lı. Bu içerikte mutluluk, fazlasıyla dünyevileşmiş (maddi) ve hayali bir çekiciliğin içine yerleşik. Sürekli yeni cazibelerle insanı, varoluşun hazzını kesintisiz bir memnuniyetle yaşama hayaline iti­yor. Hayal diyorum çünkü mutluluğun doğası her şeyden daha çok hayal gücünün içine yerleşmeye uygundur. Mutluluk istenci de her şeyden daha çok hayalle ortaklık kurabilir. Hayal; insanın inandırıl­dığı mutluluğu (dünyevileşme hazzını) sağlamanın düşüncesi olarak en cazip kaynaktır. Ama bunun gerçekleşmesi mümkün müdür? Mutluluğun do­ğasının geçiciliğe karşı dursa da her dünyevi şey gibi kesintili ve sonlu olduğunu biliyoruz. Yine de insan kendine dönük düşünmekten, istemekten (boş hayalden) yorulmuyor.

Mutluluk hayvani bir duygu mudur?

Bu durum, Kierkegard’ın “duygunun düşsel ola­na dönüşmesi” dediği tanımı hatırlatıyor. Düşünür; “istemek, bilmek veya duyumsamak olan etkinlik­lerinden biri, hayal kurma gücünü benimsemişse sonunda tüm benlik de hayali benimseme riskini taşır ve kendinden çok bu hayalin içine yerleşir… Hayale gömülmüş insan (düşsel olana dönüşmüş benlik) kendinden sürekli uzaklaşır hatta bir tür kendisiz insan hâline gelecek şekilde buharlaşıp uçar.” der. Artık istekleri, kendi (bilinç) olmadan doğar. “Bilgi de hayali hâle gelir ve kendini bilme de uçar gider.” diye tarif eder. Bu insanın kendinden çok hayalin içinde, kendini hayalin sürüklemesine bırakmasıdır. Maddileşmiş (dünyevi) mutluluk da böyledir; benlik, mutluluk istencine adandığında kendi olamadığından buradaki haz onu ancak boş bir sarhoşluğa götürür.

İspanyol düşünür Unamuno da bu gerçeği; in­sanın kendine ve dünyaya güvenini sağlamlaştıran hazların mutluluğuyla neşelendiğimizde kendimizi unuturuz, sınırlarımızla yüzleşmeye razı gelemeyiz, diye tarif eder. Böylece insan ile Allah arasında­ki kopuşun bir sonucu olan asıl mutsuzluk; maddi mutlulukla (geçici hazlarla), bilincin uyuşturulma­sıyla yok edilir, der. Sarhoşluk yani bilinci karartma (kendini unutma) hâliyle, insanı hayali bir varoluşa sürükleyen mutluluk akılsız (düşüncesiz) insanın biricik amacı olur? Dünyayı, dünyalığı amaç edinen insan Kur’an’ın ifadesiyle; zevklenmekle ve hayvan­ların yediği gibi yemekle yetinir… (Muhammed su­resi, 12. ayet).

Yusuf Hamedanî, “Her insan bir şeyle mutlu­dur” der. “Herkesin kendi derecesine (durumuna) göre bir teselli yeri vardır. İnsan onun varlığı ile ra­hatlar, mutlu olur, onunla canlıdır. Onu kaybettiğin­de muzdarip ve mutsuz olur. Maddi dünyayla canlı ve mutlu olmak Âdemoğlunun hayat derecesi ve konumunun en değersiz, en aşağı seviyesidir. Öyle ki dünya metaı ile mutlu olmak, yetinmek konusun­da tüm hayvanlar ortaktır. Bu yüzden niyeti ve ilgisi (tatmini) dünya hazları olan insanlar hayvanların derecesine inmiş olur. Bu vahiy sözünün; ‘Onları bırak, yesinler, zevk alsınlar, boş emel onları oya­layadursun, ileride öğrenecekler.’ (Hicr Suresi, 3. ayet)” diye işaret ettiği konumdur, diye anlatır.

Mutluluk yanılgısı

En basit ve maddi tanımıyla; mutsuzluk, mah­rumiyetlerden duyulan üzüntünün hissedilmesidir. İstekleri arzuladığı gibi gerçekleşen kişi de mutlu sayılır. Modern araçların insanı en çok inandırdı­ğı duyumun “istemek”, istencini en çok bağladı­ğı amacın da “mutlu olmak” saplantısı olması bu basit tanıma dayanıyor. Fakat bu istek ve amaç, El-Kindi’nin ifadesiyle, “İnsanın çevresini elde edilmesi yorgunluğa, kaybedilmesi üzüntüye, ulaşılamaması özlemlere yol açan” şeylerle doldurur. Oluş ve bo­zulma (kevn ve fesad) âlemi olan dünyada süreklilik olmadığına göre, sonlu şeyleri arzulayan insan için mutsuzluk zorunludur. El-Kindi bu bahiste, “Elden çıkabilen şeylerin elde tutulan şeyler olmasını, yok olan şeylerin sabit kalmasını, bozulan şeylerin bo­zulmamasını istersek tabiattan kendisinde olmayan bir şeyi istemiş oluruz. İmkânsızı isteyen mahrum kalır, mahrum kalan mutsuz olur.” der.

Diğer taraftan dünyanın kaybetme, engelleme, sınırlandırma gibi kaçınılmaz gerçeklerine rağmen insan mutlu olmayı hep yeniden elde etmek ister. Mutluluk, insanın en çok eksikliğini duyduğu ge­reksinim olma özelliğini kaybetmez. Fakat insan, mutluluğunu ya da mutsuzluğunu asıl tayin eden yaradılış amacını doğru bir ele alışla kavramadıkça, araçları amaç edinme yanılgısından kurtulamaya­caktır. Amacı tanımama ve değersizleştirmenin ka­çınılmaz sonucu olan mutsuzluğu, varlığının aslına ait olmayan hazlarla telafi etmeye çalışacaktır. İşte bu durum, dünya ve metaını yegâne mutluluk aracı kılar. Mutlu olma vasıtası zannedilen dünya bir “al­danış yurdu” (Neml suresi, 20. ayet), yaradılış ama­cını unutan insanın tek nasibi de aldanmak olur. (Hicr suresi, 39. ayet)

Mutluluğun aslı

Kur’an dünyayı; “kısa süreli bir yararlanma” (Mümin suresi, 39. ayet), “işi hep aşırılık olan­ların” mutluluğuyla tatmin olduğu (Kehf suresi, 28. ayet) “aldatıcı bir oyalanma” (Hadid suresi, 20. ayet) olarak tanımla­dı. Peygamberimiz (sas) de dünyaya bir “zindan” yahut “gurbet yurdu” dedi. Bu âlemin aldanış ve gurbetinin (geçici­lik) mutluluğuyla yetinen kınanacak bir yaşayışın (Yunus suresi, 27. ayet), hakikat ve akıl ölçüsüyle hayat süren ise “güzel bir yaşayışın” sahibi olur olur. (Nahl suresi, 97. ayet)

Kur’an’ın mutluluk ve mutsuzluk tanımı maddi bir temele dayanmaz; bedeni değil ruhu muhatap alır. İmam Gazalî, “Batıl bir kuvvet olan nefis ruha verilen cesette kendisine ortak olmak ister ve hatta bunu bütünüyle tasarrufu altına almaya çalışır.” der. Nefsin tasarru­fu; Bediüzzaman’ın ifadesiyle, insan mahiyetine Allah’ın kudretinden verilmiş cihazları, kaderden kıymetli programları (akıl, duygular vs) yaradılış amacıyla değerlendirmemek; bozulmaya, çürü­meye mahkûm etmek demektir. Allah’ın belli bir maksatla verdiği ve nasıl kullanılması gerektiğini bir programa bağladığı bu cihazlar nefsin emrine verilirse tıpkı toprağın altında çürüyen bir tohum gibi meyve veremeyecek (kendini bilme bilinci­ne eremeyecek), yaradılışındaki erdemleri, üstün cevheri ortaya çıkaramayacak, kendini hakikatle tamamlayamayacaktır. Bu çürümenin, bozulma­nın sonuçlarını da ruha yükleyecektir. Bu durumda nefis memnun, ruh mutsuz olacaktır. İnsan varlığı için esas olan ise bedende (geçicilikte) memnuni­yet sağlamak değil, ruhun mahiyetindeki ebediliği gözetmektir.

Ruh maddi âlemden değildir; nefsin tasarrufu­na girmez (ebedilik geçicilikle tatmin olmaz). İmam Gazalî, ebediyet için yaratılan ruhun yabancısı oldu­ğu bu âleme ait maddi şeylerle mutlu olamayacağı­nı bu hususta meleklere benzediğini söyler. Nasıl ki melekler ancak Rabblerini tespih etmekle, O’nun celal (azamet) ve cemalini müşahede etmekle tat­min olurlarsa; ruh da öyle, yeme içme lezzetine, zevklerle haz duymaya yabancıdır, ancak Allah’ı an­makla mutmain olur. (Rad Suresi, 28. Ayet)

Ruh için mutluluğu temin eden; hayvani gücün (nefsin) melekî güce (ruha) boyun eğmesi ve melekî gücün (ruhun) telkini doğrultusunda hareket etme­sidir. Veliyullah Dehlevi; nefsin, melekût âleminden üzerine inecek oluşları kabule yetenekli kılınması, melekî hükümlerin ortaya çıkabilmesi için bedenin (nefsin) melekî güce (ruha) bir düzlem yapılması gerektiğini, söyler. Bunun için nefis ruha teslim ol­malıdır. O zaman zevkin, hazzın, mutluluğun mahi­yeti de ruh kazanarak değişecek (ebedileşecek) ve yegâne ölçüsü hakikat olacaktır.

 

insan ve hayat

Google+ WhatsApp