İnsanın ölümü, insanlığın ölümü

İnsanın ölümü, insanlığın ölümü


Çaresiz olunan zamanları olur insanın, dili tutulur, yüreği yanar, acı çeker ama hiçbir şey yapamaz. Üzerimize ölüm yağıyor dört bir yandan. Ölümüm bu kadar insanın iliklerine işleyeceği ve sarsacağı bir başka zaman olamaz. Ne yandan bakarsak bakalım insanlığın ölümünün yüzyılı. Karanlık bir dönem. Aydınlıkların olduğu ve düşünüldüğü bir zamanda oluyor bütün bunlar.

 

Geçenlerde bir yakınım aradı: “Bize ne oluyor?” diye sordu. İnsanın buna vereceği bir karşılığı bile olamıyor kimi zaman. Dil tutuluyor. Yoğunlaşan kadınların ölümü, çocukların ölümü,  korona salgını ölümleri, haksız yere öldürülen masumlar, savaşların ve ideolojilerin kurbanları. İnsanlığı saran bir cinnet hâli var.

 

Kimi ölümlere karşı toplu ses yükselebiliyor, feryat ediliyor ne ki sonuç hiç de değişmiyor, giderek artıyor. Bunun izahını bile yapmada çaresiz kalınıyor.

 

İnsanın uçurumu. Bunun çok nedeni var. Doyumsuzluklar insanda sınır tanıtmıyor. İnsan uçuruma sürükleniyor. Her geçen gün karşımıza bir başka yüzle çıkıyor. Çığlık atmak, nefret etmek, tepki vermek sorunları çözüyor mu? Bazı ölümlere acı çekilirken bazılarına sevinç duyulması hangi duyarlığı canlı tutabilir?

 

İnsan kendinden ödün vermiyor, vazgeçmeyi bilmiyor, sabır denen olgu hemen yok gibi. Herkes gergin bir yayın üzerinde duruyor. Birbirine ok atma, birbirinin canını yakma ve birbirini tüketme gibi.

 

Kan davaları aşiretler arasında değil insanlık arasında.

 

Kadınlar ve çocuklar, yaşlılar en savunmasız kesim. Ne yapılırsa yapısın mevcut koşullarda bunların ardı arkası kesilmeyecek.

 

Mutlu ve huzurlu bir ortam olmadığı kesin. İnsanın birbirini anlamaktan giderek uzaklaştığı da kesin.

 

Lanet okumak, bedduada bulunmak neyi değiştirir? İnsanın değişen bir dengesi var, şirazesi kaydı. Toparlanması zaman alır mı bilinmez.

 

Manevî yoksunluk, insan değersizliği gibi bir durumdan söz ediliyor.

 

Merhamet ve sevgi en üst tepeden gerekir. Onlar toplumun önündeki kimselerdirler. Bir toplumu germek, birbirine hasım hâle getirmek, nefret ve düşmanlık körüklemek insanı ana özünden uzaklaştırır.

 

Şefkat ve merhamet makamında bulunanlar insanlığı kucaklamakla yükümlü. Örnek olan onlardır. Bir medya sektörü ve bir Hollywood ruhlu küresel bir güç var. Ölüm kusuyor. İnsanın insana olan sevgi bağlarını hiçe sayıyor. Cinayetlere ve ölümlere yönlendiriyor.

 

Ölüm elbette insanın gerçeği ama böyle değil. Onurlu bir ölüm de var.

 

Kışkırtıcı şeytanî bir ruh geziniyor insanlığın arasında. Herkes birbirinin şeytanı. Kimse hayır ve güzellik meleği olamıyor.

 

Uzun bir süredir üzerinde durduğumuz bir konu var, tüketim. İnsana sınır tanıtmayan, denetimsiz bırakan. Ruhsal ve manevî açlığa iten. Bu da nereden çıktı denebilir? O zaman şu soru sorulabilir, bu cinayetler neden? Bunları buna iten nedenler hiç mi yoktur?

 

Bazen böyle acılı anlarda veya durumlarda konuşmada bile zorlanılıyor. Acı, o an insanı kuşatıyor ancak o ana yoğunlaşılabiliyor: O acılar geçiyor üzerinden çok geçmeden ardında başkaları geliyor.

 

Duyarsızlıklar artık insanın olağan durumu. Vurdumduymazlık, manevî yoksunluk, insan değersizliği bir başka yüzü oluyor insanın.

 

İnsanın sınanmaları başka başka olabiliyor. Bundan bir yıl önce korona diye bir algının dünyayı saracağını, insanların maskelerle yaşayacağını, insanlığın ölümlerinin sağanaklar hâlinde yağacağını kim düşünebilirdi? Ve bir gerçek. Kadın ölümleri bundan farksız mı?

 

Yazık, her gün biraz daha ölüyor ve tükeniyoruz.

Google+ WhatsApp