İnsanın çekirdeği

İnsanın çekirdeği


“İnsan en canlı haliyle çocukluğunu saklıyor hafızasında” dedi kendi kendine, “kendisine en çok benzediği halini...”

Sağa sola not düşmediğimiz her şeyi hızla unutuyoruz bugünlerde. Bu belki hafızamızın fizik-metafizik pek çok etkiye maruz kalarak örselenmesinden, belki de hatırlanmaya değer pek bir şey yaşamadığımızı içten içe biliyor olmamızdan. Sebep ne olursa olsun, yaşadığımız bu! Şöyle bir hatırlamaya çalışalım; dün neler yaptık, önceki gün, geçen hafta, geçen ay... O an için önemli olan ancak yaşanıp geçtiğinde hemen unuttuğumuz pratik üç beş durum dışında hemen hiç bir şey... Bizimle gelecek, bizimle kalacak hemen hiçbir şey... Ama daha ileriye, çok daha ileriye gittiğimizde, o geçmiş zamanlardan bizimle gelen, bizimle kalan pek çok şey olduğunu görüyoruz. Özellikle de çocukluğumuzdan... Hafızaya

kaydı ilk tutulan şeylerin bunca dayanıklı olmasının sebebi ne ola ki? Bu sorunun cevabını bulabilirsek, bir saat öncesinin, bu sabahın, dün gecenin, geçen haftanın, önceki ayın neden bizim için, hafızamız için, hayatımız için kayda değer bir tarafının olmadığını da anlayacağız muhtemelen.

Sekiz yaşındayken ‘Kar’ isminde bir şiir yazmış Sylvia Plath ve sonra içinden şunları geçirmiş: “Hâlâ küçük bir çocukken, şu andaki hislerimi kağıda dökebilme kabiliyetine sahip olsam keşke; çünkü büyüdüğümde nasıl yazılacağını bileceğim ama küçük bir çocuk olmanın nasıl bir şey olduğunu unutacağım”

“Ben küçük bir çocukken...” diye başlayan cümlelerde bir uzaktan bakış var, içinde örtülü biçimde büyümüşlüğü taşıyor. Hem adı konamayan bir tür özlemle hem de içinde az ya da çok mağlubiyet hissi taşıyan bir tür geride bırakmışlıkla... İnsan azalarak, eksilerek, tabiatından uzağa düşerek büyüdüğünü biliyor içten içe. Büyümek, üstüne dünyanın eklediği katmanlarla sürekli kalınlaşmak değil mi biraz da? ‘Çocuk’ halimizin, bütün delişmenliğimize rağmen en saf, en berrak, en ince, en incelikli halimiz olduğuna itiraz eden çıkar mı? O halde çocukluk halimize dair ayrıntıları özenle saklayan hafızalarımızın bunu yaparken aslında bizi, insanlığımızı, tabiatımızla irtibatımızı kollamakta olduğunu söylesek, yanılmış olur muyuz?

“Kokular ve tatlar geçmişin en derin köşelerine kadar uzanır, çok geniş bir alanı kapsarlar belli ki. En erken anıların altında toplandığı bir çatı oluştururlar. Tek bir koku, çoktan kaybedildiğine inanılan koca bir çocukluk evrenini diriltir” diye yazmış ‘Zamanın Kokusu’ kitabında Byung-Chul Han.

Çocukluk insanın yalın hali... Yaşadıkça bir çok ek alıyor üstüne. Aldığı o ekler, onu hayatın içinde bir şeylerin parçası kılıyor. Ve o çocuk, biz sürekli bir şeylerin parçası olduğumuzda hem bütünleşemediğimiz hem de unutamadığımız bir şeye dönüşüyor.

“Bu kokuyu bir yerden hatırlıyorum” diye mırıldandı kendi kendine adam. O koku çocukken bahçelerinin duvarını saran hanımelinin kokusuydu ve adam az önce zamanda bir yolculuk gerçekleştirmiş olduğunun farkında değildi.

Hafızamızdaki şeyler olmasa kim olduğumuzu hiç bilemezdik. Bugün yaşadıklarımız bizi milyonlarca insandan ayıracak hiçbir başkalık, hiçbir kendine özgülük taşımıyor çünkü!

“Ne çok şeyi unutamıyor

insan” dedi beyaz saçlı adam, “ve ne çok şeyi hatırlayamıyor!”

Google+ WhatsApp