İnsanı “Şey”leştirmek

İnsanı “Şey”leştirmek


“Göklerde ve yerde olanların hepsini kendinden bir lütuf olarak size âmâde kıldı. Şüphesiz ki bunda düşünecek bir kavim için deliller vardır” (Câsiye 13).

Kâinâtın her noktasında, Dünyâ’nın dört bir tarafında ve insanın vücûdunda muazzam bir “yaratma sanatı” vardır ki bu yaratılışta bir eksiklik olmadığı için bir uyumsuzluk, bir uygunsuzluk, bir karmaşa ve kaos da görülmez. Böyle olmasının nedeni, âlemlerin Rabbi olan Allah’ın yaratmasında bir eksiğin ve kusurun olmayacağı ve yaratmanın “ilâhi bir sanat”ın sonucu olmasındandır. Bu yaratmada bir hiyerarşi vardır. Bu aşama, “şuursuzdan şuurluya” doğru seyreder. Maden, bitki, hayvan, insan ve insan içinde de vahiy-merkezli ve “vahiy ile şuurlanmış insan” şeklindeki bir hiyerarşidir bu.

Doğal, normâl ve fıtrî olan hiyerarşi bu şekildedir. Zâten kâinattaki tüm düzen bu şekilde korunur. Aksi-hâlde her yerde kaos çıkardı (çıkıyor da). Dünyâ’da ve insanlar arasında da düzen ancak bu hiyerarşiyi korumak şeklinde sağlanabilir. İnsanlık-târihi boyunca bu düzen son 250 yıl, ama özellikle son 150 yıl öncesine kadar korunuyordu ve insanlar bu düzenin bilinç-altı olarak farkındaydılar ve bu düzeni kabûl ediyorlardı. Fakat ne zaman ki; Rönesans ile başlayan, Fransız Devrimi’yle siyâsallaşan ve Sanâyi Devrimi’yle de görünür hâle gelip yayılmaya başlayan modernizm fitnesi tüm Dünyâ’yı sardı, işte o zaman bu normâl durum tersine döndü ve bu sapmaya uygun adımlar atılmaya başlandı. Bunun için yapılması gereken ilk iş “dinden uzaklaşmak”tı ki bunu, “dîni aşırı yoruma boğarak” ve yorumu “madde” lehine yaparak başlattılar. Klâsik olanı protesto ettiler ve modern olanı savunmaya başladılar. Bu değişme, şeytanın ayartmasıyla ilk başta küresel teorisyenler ve tâğutlar ile başladı. Nefse dönük olan bu yorumlama ve düşünce tarzı kısa zamanda diğer insanlara da sıçradı ve nefsi okşadığından dolayı kolay kabûl gördü. Zîrâ hak dînin gücü görmezden gelince azalmış ve hakîkat ikâme edilmeyince din de yozlaşmıştı. Bu nedenle de insanların “modernite” şeklinde görünen bu yeni düşünce şekline kaymaları zor olmadı.

İlk başta, insanın fıtratına, doğala ve normâle uygun olmayan şekilde bir özgürleşme düşüncesi oluştu ki bu düşünce aslında “dinden özgürleşme”dir. Dinden özgürleşen insanı denetleyecek ve ona “kırmızı çizgi” koyacak etken kaybolmaya yüz tuttu. Artık insan, yeni düşünceyi ilerletmek ve yaymak için meşrû olmayan araçları kullanmaktan çekinmedi. Amerika’yı, Afrika’yı, Uzak-doğuyu ve “modern” olmayan tüm Dünyâ’yı, modern olmayanların yapmayacağı bir barbarlıkla işgâl etti ve sömürerek soyup soğana çevirdi. Bu işgâl farklı bir tarzda hâlen devâm ediyor. Böyle olunca “hırsızlıktan kaynaklanan” bir zenginleşme ortaya çıktı. Bu durum, “nefsini ilah edinmiş” olan insanlar(!)ın hoşuna gitti. Zîrâ nefsin hoşuna gidecek tarzdaydı. Artık yeni düşünceyi yâni moderniteyi “din yapmak” ve bu yeni dîni yaymak için bu tür insanların her türlü desteği vermesi “olmazsa-olmaz”dı.

İlk başta kadın-erkek eşitliğinden(!) bahsedilmeye başlandı ve dendi ki; “erkek de kadın da aynı fizîkî yapıya sâhip canlılardır ve aynı akla da sâhiptirler. O zaman neden erkek kadından üstün olsun ki” tezini ortaya attılar. Oysa hak din, bu üstünlüğü, kadının ezilmesi için değil, ezilmemesi için yapmıştı. Bu konuda Kur’ân şöyle der:

“Erkekler, kadınlar üzerinde hâkim dururlar, çünkü bir kere Allah birini diğerinden üstün yaratmış ve bir de erkekler mallarından harcamaktadırlar. Bunun için iyi kadınlar itaatkârdırlar…” (Nîsâ 34).

Aslında fizîkî yapı bakımından  aynı gösterilmeye çalışılsa da, erkeğin fizîkî yapısının kadından üstünlüğü çok bârizdir. En azından, erkeğin kas sayısı kadından daha fazladır ve bu da onu kadına göre daha güçlü yapar ki bu güç, dışarıdaki işleri erkeklerin yapması ve bu nedenle de sorumluluğu üstüne almasından dolayıdır. Çünkü kim daha fazla sorumluluk almışsa, o daha üstündür.

Allah’ın, erkeği kadından üstün yaratması demek, yöneticiliği (kavvâm) ona vermesi demektir. Hâl böyleyken “kadın ve erkek eşittir” demek, bir-süre sonra “kadının erkekten üstün olduğunun söylenmeye başlaması”na neden olurdu ki, bu durum günümüzde çok bârizdir. Çünkü bir kez doğal, normâl ve fıtrî olan bozulduğunda, o şey tersine çevrilir ve zulüm başlar. Günümüzde bir “feminist hareket” olarak İstanbul Sözleşmesi ve 6214 sayılı kânunla, kadınlar erkeklerden daha üstün bir konuma yükseltilmiş, erkekler âdetâ kadına ezdirilmeye başlanmıştır. Artık bu kânunları kullanacak olan kadın, istediği anda, -aslında gerçekte öyle olmasa da- meselâ kocasına gıcık olmuşsa onu evden attırabilme, çocuklarını göstermeme ve kocasını boşayabilme hakkı(!) kazanmıştır. Üstelik ömür-boyu nafaka da alabiliyor. Bu durum tabî ki normâl, doğal ve fıtrî olana aykırı bir durumdur. Dolayısı ile İslâm’a da aykırı bir durumdur. Allah tarafından erkek, kadının yöneticisi olarak belirlenmesine rağmen durum tersine çevriliyorsa, olacak olan şey tabî ki de hem boşanmaların artmasıyla ve âilenin dağılmasıyla sonuçlanacak, hem de kadına şiddet ve kadın cinâyetleri katlanarak artacaktır. Çünkü erkeğin kadına olan üstünlüğü fıtrî olduğundan dolayı, “laytlaşmış erkekler” hâriç, hiç-bir erkek bu durumu aslâ kabûl etmeyecek ve “kas gücü”nün hâlen nasıl da geçerli olduğunu gösterecektir. Bu da âilenin bozulmasına, toplumun giderek dağılmasına ve ahlaksızlaşmasına neden olacaktır.

Aslında bu durum, kapitâlist bir projedir. Çünkü sağlam ve fıtrata uygun hareket eden âilelerde; israf, kötü alışkanlıklar ve çeşitli savrulmalar yaşanmaz. O zaman da kapitâlizmi ayakta tutan “israf ekonomisi” yâni “üretime dayalı tüketim” çarkı işleyemeyecek ve kapitâlizm çökecektir. Fakat kadın ve erkek bu şeytânî oyunla birbirlerine düşürüldüğünde, kısa-zamanda boşanacaklar ve böylece “iki ayrı ev” olacak ve her-şeyden ikişer tâne olacaktır. Hattâ sağlam bir âileden yoksun olan çocuklar da zamanla bireyselleşecek ve “yalnız yaşamlar” normâlleşip artacaktır. Artık kelle-başı ev ve kelle-başı eşyâ, yiyecek-içecek vs. her türlü tüketim malzemesine ihtiyaç doğacaktır. Tabi bu eşyâları üreten kapitâlist şeytanlar da hem servetlerine servet katacak, hem de liberâl-kapitâlist-şerefsiz ideoloji hâkimiyetini sürdürecektir. Bâzı câhil feminist ve kadınsılaşmış erkekler de, bu durumu savundukları için, bunu bir “kazanım” olarak görecekler ve nefislerini rahatlatmış olacaklardır.

Bu durum bir-süre sonra “aşırı çocuk hakları”na da dönecek, kadınlara verilen hakların çok daha fazlası çocuklara verilecek ve normâl âile yapısının daha fazla dağılması için çocuklar da bağımsızlaşacak ve aynen kadının, ortada hiç-bir şey yokken kocasını evden uzaklaştırması gibi, çocuklar da anne-babalarını önemsiz bir nedenle evden uzaklaştırabilecek ve hattâ hapse attırabileceklerdir ki bunun emâreleri görülmektedir. Öyle ki, kadının erkeğin üstüne çıkarılmasıyla evlenmelerin azaltılması ve insanların bireyselleştirilmesiyle birlikte, boşanmalar çoğalacak ve evlenmeler azalacak, evlenenler de çocuk yapmamaya başlayacaklardır. Çünkü çocuklar anne-babaların başlarına “belâ” olmaya başlayacaklardır.

Kadınlara verilen gereksiz haklarla birlikte kadının erkeğe üstün kılınmasıyla, artık erkekler kadınlardan uzaklaşmaya başlayacak ve erkek-erkeğe (gay) ve kadın-kadına (lezbiyen) sapkın ilişkiler ve evlilikler yaşanmaya başlayacaktır ki, bugün LGBT’nin özgüveni buradan gelmektedir. Böylece toplumun ahlâkî yapısı bozulacak ve herkes “kim-kime dum-duma” bir şekilde yaşamaya başlayacaktır. Tabi bu durumda bireyselleşmiş olan insanların tek kârı “aşırı tüketim” olacak, insanlar hayatlarını aşırı tüketime yönlendirerek sürdürmeye alışacaklar ve böylece kapitâlizmin çarkının küçük bir dişlisi hâline geleceklerdir.

Kur’ân’da erkeğin kadına göre üstünlüğü, Dünyâ’da erkeğin fizîkî yapısından ve psikolojisinden kaynaklanan daha çok sorumluluk alabilmesi nedeniyledir. Yoksa Allah katında ve âhiretteki üstünlük, takvâ ile ölçülecek ve “takvada üstünlük” şeklinde olacaktır. Çünkü işin bir de mânevî sorumluluk (takvâ) tarafı da vardır ki, işte hem maddî hem de mânevî sorumluluk, -erkek olsun kadın olsun- kimde daha fazlaysa “üstün” olacak olan odur:

“Ey insanlar!, gerçekten, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve ‘birbirinizi tanımanız ve tanışmanız’ için sizi halklar ve kabîleler (şeklinde) kıldık. Şüphesiz, Allah katında sizin en üstün (kerîm) olanınız, (ırk, renk, soy ve servetçe değil) takvâca en ileride olanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, haber alandır” (Hucurât 13).

Yine, şeytanın vahyine uygun hareket eden ve onun dostları olan küresel tâğutlar, insanların düşüncesinin normâl, doğal ve fıtrî olan klâsik düşünceden tamâmen kopması için, bilimsel anlamda da fitneler ortaya atmışlar ve bunu çeşitli kanallarla tüm Dünyâ’ya yaymaya çalışmaktadırlar. Kadınla erkeği eşitleyen tâğutlar, bir zaman sonra, insanla hayvanı da “eşit” görmeye başlayacaklardır ki bu durum başlamıştır bile.

Özellikle Evrim Teorisi’yle birlikte insan ve hayvan arasındaki fark ortadan kalkmaya başlamıştır ve; “insan da hayvan da canlıdır, hareket eden varlıklardır, zâten insan ile ortak ataya da sâhiptirler, insanın beyni biraz daha farklı çalışıyor diye hayvanlara üstün tutulamaz” düşüncesi açığa çıkmaya başlamıştır ve bu artık her yerde seslendirilmeye de başlanmıştır. Yâni “insan ile hayvan arasında fizîken bir fark yoktur” düşüncesi açığa çıkmıştır. Bu kolayca kabûl edilmiştir, çünkü modernizmde Allah hesâba katılmadığı ve her-şey akılla çözülmeye(!() çalışıldığı için, dîne ve ilâhi olana ihtiyaç duyulmamaktadır.

Tabi ki hayvanlar da Allah’ın yarattığı birer canlıdırlar ve onlara zulmetmek büyük bir günahtır. Fakat insanla hayvan arasında çok bâriz farklar vardır ve zâten hayvanlar, “insan için” yaratılmıştır. Bu düşünceye şiddetle karşı olanlar, artık insanla hayvanı eşit hâle getirince, hayvanlara normâlden çok-çok daha fazla haklar verilmiştir ki, “Zoopolis” gibi kitaplarda bu sözde haklar, insanların kafayı yediğini gösterecek kadar fazladır. Hayvan giysileri, hayvan otelleri, hayvanlara âit hastâneler, evlerde hayvan odaları, arabada hayvan bölümleri, sokakta hayvan yolları ve “insan için ne varsa aynısının tıpkısı hayvan için de yapılmalıdır” düşüncesi vardır. Hatta hayvanlara âit mahkemeler de olmalıymış ki, hayvanlar insanları mahkemeye verebilsin. Onların duruşlarından yada seslerinden ne demek istedikleri yorumlanarak anlaşılacak ve ona göre kararlar verilecekmiş.

Günümüzde haberlerde ve çeşitli yayınlarda hayvanların bolca gösterilmesinin nedeni, insanları buna alıştırmak içindir. Hayvan sevgisi, insanlara olan merhâmeti baltalamaktadır. Hayvanlarla yakınlaşmayı sevmeyenler sanki suç işlemiş gibi görülmektedir. Hayvanlara öyle bir ayrıcalık tanınmaktadır ki; hayvanların kimlikleri, pasaportları, banka hesapları ve cüzdanları ve aklınıza gelen-gelmeyen ne varsa hayvanların da hakkı olduğu söylenmekte ve istenmektedir. Bu durum Zoopolis tarzındaki kitaplarda açıkça söylenebilmektedir. Hattâ iş öyle bir duruma gelmiştir ki, “hayvan ile hayvanın evlilikleri” düğün merâsimleri ile yapılacak ve en şaşılacak şey ise, “insanlarla hayvanların evlenmesi” olacaktır. Tüm bunlar normâlleşecektir. Bildiğiniz “hayvan-insan” evlilikleri olacaktır. Yâni meselâ kadın yada erkek bir insan, kedisi-köpeği-kuşu-atı ile bir düğün merâsimi ile resmî bir şekilde evlenecek ve aynı-evde yaşamaya başlayacaklardır. Resmî kayıtlarda da “evli” olarak gözükeceklerdir. Bir insan eğer bir hayvan ile evliyse, ayrıca bir insanla evlenemeyecektir. Böylece hayvanlara verilen sözde haklarla hayvanlara aslında hem zulmedilecek, hem de ihtiyaçları olmayan binlerce ihtiyaç doğmuş olacaktır. Tabi bu ihtiyaçları, şeytanın uşakları olan küresel güçler üretecek ve satacaklar, böylece “Dünyâ krallığı”na doğru bir adım daha yaklaşmış olacaklardır. Zâten bir “yardımlaşma ameliyesi” olan Kurban Bayramı, kapitâlizmin “et borsası”na zarar verdiği için, Kurban Bayramı’nı ve kurban kesimini de “zorbalık ve cinâyet” olarak göstermektedirler. Hâlbuki kurban kesimi bir ibâdettir. Hayvan-severler(!), sıra insana gelince yerlerine mıhlanmaktadırlar. Çünkü fıtrata aykırı hareket ettiklerinden dolayı dengelerini şaşırmışlardır.

Tabi insan ile canlı varlıklar olan hayvanlar aynılaştırılınca, insanın diğer canlı varlıklar olan bitkilerle de aynılaştırılması normâlleşecektir. Zâten süreç güyâ, mâden, bitki, hayvan ve insan olarak sürmüştür. Yâni bitkiler, insanların yaratılış sürecinin bir aşamasıdırlar. Tabi bu, Allah’sız evrim-tekâmül süreçlerine inanan ahmaklar için böyledir. Çünkü mü’minlere göre Allah her-şeyi orijinâl bir şekilde “ol” demesiyle bir-anda yaratmıştır.

Öyle bir duruma gelinmiştir ki, meselâ bir ağaç, insandan daha önemli ve kıymetli tutulmakta, bir ağacın kesilmesi, binlerce çocuğun ölmesinden daha önemli sayılmaktadır. Ağacı kesme!, çimlere basma!, çiçekleri koparma! vs. diyerek insanın önemi blôke edilmekte ve insan “şey”leştirilmektedir. Çünkü insanı korumaktan bahsedilmemektedir. Ağaçların kesilmesi yüzünden kendilerini yırtanlar, kentlerin betonlaştırılmasına niye ses çıkarmıyor?. Çünkü kapitâlizmi besleyen şeydir kentler ve betonlaşma. Ses çıkarttırmaz ve laf ettirmezler. “Doğayı koruyalım” sözleri her yere yazılmakta ama “insanı koruyalım” ve “insanları öldürmeyelim” sözleri hiç-bir yerde yazmamaktadır. Öyle ya, insandan bol ne var ki?. Hele ki modernleşememiş ve geri kalmış insandan.. Hâlbuki bitki-örtüsü de insan içindir. Ekip-biçme, ağaç yetiştirme, ormanlar vs, hep “insan faydalansın” diyedir. Tabi bu “bitki-örtüsü yok edilsin” anlamına gelmez. Zâten fıtrî olanda yâni İslâm’da böyle bir şey yapmak yasaktır ki, Peygamberimiz’in yaptığı bir savaşta hurma ağaçlarının kesilmesi bile Allah’ın izni ile olmuştur:

“Hurma ağaçlarından her neyi kesmişseniz veya kökleri üzerinde dimdik bırakmışsanız, (bu) Allah’ın izniyledir ve fâsık olanları alçaltması içindir” (Haşr 5).

Yâni önem sırası gözetilmiş ve ağaç fedâ edilmiştir. Zâten Peygamberimiz der ki: “Yarın kıyâmetin kopacağını bilseniz bile bugün elinizdeki fidanı dikin”. (Buharî, el-Edebül-Müfred s. 168, Heysemî, a.g.e. 4,, 63. Münâvî, Feyzul-Kadîr 3, 30) der. Bu söz, bitkiyi korumak için söylenebilecek “en zirve söz”dür. O hâlde fıtratta bitki-örtüsüne karşı bir sevgi-merhâmet vardır fakat bitki-örtüsü ilahlaştırılıp da insana denk seviyeye getirilemez. Çünkü iş öyle bir duruma gelmiştir ki, Meksika’da bâzı kadınlar, erkekleri bırakıp ağaçlarla evlenmeye başlamışlardır.

Bilimin sözde ilerlemesiyle ve madde atom boyutunda araştırılmaya başlanınca, canlı ve cansız tüm maddenin atomlardan meydana geldiği ve aslında tüm maddenin temelinin atom boyutunda aynı olduğu görülmüştür. Tabi bu, Allah’ı hesaba katmayan modern-bilimin görüşüdür. Çünkü Allah’sız modern-bilim meta-fizik olanı kabûl etmez ve sâdece maddî olanla ilgilenir. Böyle olunca da baktılar ki her-şey aslında aynı atomların değişik hareketlerinden kaynaklanıyor, o zaman aradaki fark ise, atom sayılarındaki farklar ve atomların dönüş hızları, proton, nötron ve elektron sayılarındaki değişikliklerdir. Atomların farklı dizilişleri farklı şeyler oluşturuyor. Fakat bu sâdece cansız eşyâ için geçerli değil, bitki, hayvan ve hattâ insana için de geçerlidir. Yâni bir taş ile bir insanın maddî yapısı atomda birleşiyor ve aynılaşıyor. (Gerçi nice sözde insanlar vardır ki taşlardan daha duyarsızdır). Böyle olunca da herhangi bir eşyâ ile bir insan arasındaki fark ortadan kalkıyor ve insan “şey”leştiriliyor. “İnsan da bir eşyâdır” deniliyor. “İnsanın sâdece beyni farklıdır ve gelişmiştir” deniliyor. Böylece “ha eşyâ ha insan” düşüncesi açığa çıkıyor. Abdulaziz Tantik: “İnsanı, bir akıl tanrılaştırırken, aynı akıl ötekileştirdiği insanı şeyleştirerek onu gereksiz, anlamsız ve yük olarak tanımlamaktadır” der. Rûh inkâr edildiğinde insan ile taş arasında bir fark kalmıyor. Bir yazıda şunlar söylenir:

“Georg Lukács’a göre şeyleşme ‘kapitâlist toplumda yaşayan her insanın zorunlu dolayımsız gerçekliği’dir. Bir meta hâline gelen işçi sınıfı kapitâlist meta üretim sisteminde şeyleşmektedir. Öznel boyutta kapitâlist meta üretim sisteminde, insanın kendi emeğine yabancılaşması şeyleşmenin öznel boyutunu oluşturmaktadır. Olgunluğa ulaşmış meta üretim sisteminde insanın emeği, kendisine karşı nesneleşerek meta hâline geliyor, yâni insanın etkinliği-emeği kendisine yabancılaşıyor. Kapitâlist üretim sisteminde rasyonelleşme hızla artmakta ve işçinin bireysel nitel özellikleri (bilgi ve beceri) gittikçe önemsizleştirilmektedir. Üretim sürecinin gittikçe soyut-rasyonel parçacı-işlemlere bölünmesi, işçinin ürettiği ürünün bütününe olan bilgisine ulaşmasına engel olmaktadır. Üretimin parçalara ayrılması, emeğin mekanik olarak sürekli aynı işi tekrarlaması, işçiyi kendi kişilik bütününden koparmakta ve onu üretim sürecinin nicel bir aracı hâline getirmektedir. Yâni insan üretim sürecinin gerçek öznesi olmaktan çıkıp bu sistemin içine sokulan ve mekanikleştirilen bir parça görevi görmektedir. Öznenin mekanikleştirilmiş parçalı çalışması, kişinin kendi kişiliğinin bütünlüğüne karşı nesneleştirilmesi, sürekli ve aşılması olanaksız hâle gelen bir gerçeklik hâline gelmektedir. Kişi kendi dışında yabancı bir sisteme karşı tek başına, izole olmuş yaşamına karşı, pasif bir seyirci ve gözlemci konumuna itilir. Şeyleşme, işçinin bütünsel bakışını parçalamaktadır. Ayrıca, işçinin değiştirici yönünü zayıflatarak sadece pasif bir izleyici durumuna sokmaktadır”.

İnsan ile eşyâ aynılaştırılınca, insan çeşitli eşyâları “uğurlu” ve “şans getirici” olarak görmeye başlıyor. Eskiden ilkel bir şekilde yapılan “eşyâyı ilahlaştırma”, şimdilerde bilimsel olarak yapılıyor. Öyle ki insan, arabasına bir insandan daha fazla önem veriyor. Eşyâya tapanlar, yanlışlıkla-kazayla arabasını çizen insanı öldürebiliyor. Arabasının cantını 2-3 saat boyunca temizlemekle uğraşabiliyor. Oysa yetim-öksüz ve mâsum bir çocuğunun başını şöyle bir güler yüzle okşamaktan bile kaçınıyor. İnsan, eşyâ ile “özne-nesne” ilişkisi değil, “özne-özne” ilişkisi içine giriyor ve eşyâya bağımlı hâle geliyor. Onsuz yapamıyor. Tabi bu-arada insanı ihmâl ve ihlâl ediyor. Yeni bir cep telefonu, yeryüzünün kara bir bölgesinde ölen binlerce mâsum yavrunun, ırzlarına geçilen kadınların, cinâyetlerin, zulümlerin, açlıkların, susuzlukların, evsizlik ve çıplaklıkların görmezden gelinmesine neden olabiliyor. Eşyâ insanla aynılaştırılıyor ve insan şeyleştiriliyor, eşyâlaştırılıyor. Sonunda öyle bir duruma geliniyor ki, insan bir eşyâsına âşık olabiliyor ve onun üç boyutlu bir görselini yapıp onun izlemeye başlıyor. Sonunda o eşyâya olan aşkı öyle bir artıyor ki, o eşyâsıyla evleniyor. Meselâ yakın bir zaman önce, “kuklasıyla evlenen” uzak-doğulu birinin haberi çıkmıştı.

Evet; Allah’a olan bağlılıktan vazgeçildiğinde -insan boş bırakılmaya gelmeyeceği için- mutlakâ başka şeylere bağlılık göstermeye başlar. Bu bağlılıklar zamanla normâlin dışına taşacak ve insan sapıklaşacaktır. Bu nedenle Allah’tan başkalarına olan bağlılıklar mutlakâ şirke-küfre dönecek ve mecbûren zulüm ile sonuçlanacaktır. İnsanın diğer varlıklara olan üstünlüğü ve Allah ile olan irtibâtı gevşediğinde ve dolayısıyla bir zaman sonra koptuğunda, insan bir sapık hâline gelecektir. Modern insan bu tarz sapıklıklarla mâlûldür. Bu bir sapıklıktır ki, aynı-zamanda da zulümdür. Zulüm yeryüzünü kapladığında ve “kritik eşik”i aştığında, yâni Allah’ın yarattığı fark ve hakîkat, şeytana göre değiştirilmeye başlandığında, artık kıyâmetin görülmesi uzak olmayacaktır.

İnsan, Allah’ın verdiği görevi yâni “göklerdeki düzenin aynısını yeryüzünde de kurma görevini” aksattığında yada bu görevden vazgeçtiğinde işe Allah el koyacak, fakat bu durumda kurunun yanında “yaş” da yanacaktır.

Allah zulme aslâ izin vermez ve insan sapıklığa, küfre, şirke ve dolayısı ile zulme gömüldüğünde, hiç beklemediği bir anda ve zamanda azâbı karşısında görüverecektir. Ağır azap karşısında pişmân olacak ama “son pişmanlık” fayda vermeyecektir.

İnsanın “şey”leşmesine neden olan fıtrî, doğal ve normâl olanın değiştirilmesi, “şeytan işi bir pislik”tir.

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Google+ WhatsApp