İnsan iradesi..

İnsan iradesi..


İnsan iradesi..

 

Bâzı dostlarım, yazılarımda yapmaya çalıştığım değerlendirmelerin maddî şartlara fazlasıyla boyun eğdiğini, insan îrâdesine alan bırakmadığını söyler ve eleştirirler. Hukûkum olan bâzıları daha da ileri giderek, insan irâdesinin dışlamamı peşin hüküm sâhibi olmama; onu da kötümser tabiatıma bağlarlar. Bu eleştiriyi kısmen doğru bulduğumu söyleyebilirim. Evet, teorik olarak bakışım budur. Ama, insan irâdesini, bir peşin hükümle dışladığım iddiasını pek de kâbul edemiyorum. Bu şekilde anlaşılsa da, bu değerlendirmenin bir peşin hüküm değil, bir netice olduğunu söylemeliyim.

 MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

 


Geçenlerde, analizlerine çok kıymet verdiğim David Harvey’in bâzı değerlendirmelerini gözden geçirirken bu bakışımı daha net konumlandıracağımı düşündüm. Harvey, kapitalizmin çevrimsel krizlerini bütün boyutlarıyla kavrayan ve kavratan öngörülü çalışmalarıyla tanınıyor. Tespitler tamam. Ama bir adım daha atıp, o kritik soruyu soruyor. “Öyleyse kim, nerede ne yapmalı?..”

Harvey bu soruya cevap vermek için , herbir aşaması gerilim yüklü olan sermâyenin dolaşımıyla alâkadar olmak gerektiğini; bunun da bir kaç boyutu olduğunu söyleyerek başlıyor değerlendirmelerine. Kendisinin de bağlı olduğu Marksist değil, Marksgil gelenek îtibârıyla, ilk aşamanın doğrudan değerin ve elbette buna bağlı olarak artı değerin cisimleştiği üretim alanında olduğunu vurguluyor. Bu bilinmedik bir şey değil. Geleneksel Marksist bakış, temel mücâdelenin, herşeyin metâlaştığı üretim alanında olduğunu savunur ve bu alana yoğunlaşır. Harvey bunun yeterli olmadığını, üretilmiş değerin piyasaya aktarılmasının çok daha kritik olduğunu söylüyor. Burada metâlaşma süreci dönüşür ve fiyatlamalar üzerinde parasallaşır. Yâni metâlaşma, parasallaşma olarak billûrlaşır. Süreç de buna bağlı olarak çok daha karmaşıklaşır. Sermâyenin kendi kendisini büyütme ihtirası, ki senede en az %3 olmak zorundadır, üretilen emtiânın tüketilmesini sağlamak zorundadır. Bunun için önce bir piyasa güzellemesi yapılmak ve ekonomizm üzerinden piyasaların tam rekâbete sâhip olduğu ve özgürlük ihtivâ ettiğinin kabûl ettirilmesi gerekir. Tabiî ki bu doğru değildir ve sermâyenin yapısına aykırıdır. Kârın maksimizasyonu olsa olsa merkezîleşmeyle mümkündür ve kaçınılmaz olarak tekelleşmeyle neticelenecektir. Anti- tröst yasaların bunu engelleme şansı yoktur. Rekabetçi kapitalizm ile tekelci kapitalizm ayırımı içi boş, târihsel olarak boşlukta kalan bir ayırımdır.

Harvey buna sermâyenin kendisini “gerçekleştirmesi” olarak bakıyor. Yâni sermâye kendisini, üretirken değil, değişim değeri oluştururken ve bunu diyalektik olarak yeniden kullanım değerine dönüştürerek, yâni tükettirirerek gerçekleştirir. Bu da “ihtiyaç” ve “arzu” arasındaki bulanıklığın derinleştirilmesi manâsına gelir. Bu bulanıklık o kadar derin bir noktaya gelmiştir ki, bugün kavuşmayı arzuladığımız ürünler gerçekten de irâdî olarak ne kadar ihtiyaç duyduğumuz şeylerdir, bilemiyoruz. Bugün ihtiyaçlarımız, bizim muhtaç olduğumuz şeyler değil; muhtaç bırakıldığımız şeyler büyük ölçüde. Diğer taraftan bunların tüketimi reel kazançlar üzerinden değil de, borçlandırılarak yapıldığı için, ihtiyaçlarımız bize hizmet etmiyor, biz ihtiyaçlarımıza göre yaşamak zorunda bırakılıyoruz.

Harvey, aşırı fiyatlamaların hüküm sürdüğü, ihtiyaçların türetildiği ve çevrimsiz borçlanmaların hüküm sürdüğü piyasalarda eşitsizliklerin derinleştiğini vurguluyor. Buna misal olarak da ilâç ve konut misallerini veriyor. İlâç fiyâtlarının nasıl şişirildiğini ve gerçekten de ihtiyaç olan bir ilâcın nasıl ulaşılmaz kılındığını anlatıyor. Diğer taraftan New York konut fiyatlarındaki anormal yükselişlerin, büyük çoğunluğu senelik 30.000 Doların altında bir gelire sâhip olan insanlar için nasıl ulaşılmaz olduğunu ve evsizlik meselesinin nasıl bu kadar büyüttüğüne işâret ediyor.

Esasta iki temel mesele var: Meselelerden ilki , üretimdeki gerilim alanlarının sınıfsal nitelikle sınırlı kalırken, piyasadaki gerilim alanlarının kitlesel; yâni sınıf aşkın olması. İkincisi ise, üretimdeki gerilimlerin politik-ekonomik bir dilde karşılığını bulurken; piyasadaki gerilimleri açıklamak için ise bunun kâfî olmadığı ve kültürel değişkenlere ihtiyaç duyulması. Hâsılı, ilki politik-ekonomik bir mesele iken, diğeri politik-kültürel bir mesele olarak tecessüm ediyor. Odaktaki sorun ise, herşeyi mallaştıran bir dünyânın dışında ona alternatif mallaştırılmamış bir dünyânın kurulup kurulamayacağı. Dahası bunun öznesinin ne olacağı.

Harvey’in buraya kadarki tespitleri son derecede doğru. Ama son iki soruya verdiği cevap son derecede naif. Harvey, yapılması gerekenin, üretim ve onun piyasalardaki billurlaşmasına (realization) karşı tepkilerin küresel ölçekte orkestrasyonu olduğunu belirtiyor. Bunu da “sosyal yeniden üretim” odağında bir başlığa taşıyor. Bu da keskin ve iç dokusu kuvvetli bir irâdî hareketi gerekli kılıyor. İyi ama o zaman soralım, emeğin bu derecede dağıldığı ve örgütsüz kılındığı bir dünyâda nasıl bir sınıf mücâdelesi yürütülecek? Haydi diyelim ki, küresel bir emek örgütlenmesi sağlandı; bu büyük kitleye meselenin kazanç artışı olmadığı; “târihsel kazanım” zannedilen birikimlerin nihâyetinde kapitalist birikimlerin kasasına aktarılan değerler olduğunu, buna kapılmamak gerektiğini kim nasıl anlatacak? Maddî şartları alabildiğine daralmış büyük kitlelere maddî gelir artışı fikrine kapılmamaları nasıl telkin edilecek? İkinci boyutta tablo daha karmaşık. Bu alanda kültürel dirençlerin yoğunlaştığı muhakkak. Ama perakendeci bir tarzda. Hepsi kendi düşmanını bularak içine kapandı. Ne olacak da kültürel dirençlerin kendi şehvetlerine kapılmadan maddî dünyâ ile yüzleşmesi sağlanacak? Nihâyet, direnç göstermek meseleyi çözmüyor. Hangi modelde bu orkestrasyon sağlanacak?

Evet, mesele Harvey’in işâret ettiği gibi bir orkestrasyon meselesi. Ama bu orkestrasyonun en kakofonik olduğu evredeyiz. Bunun da en berbat maestrosu, tuhaf biçimde sol... Kullandığı teknik de ucuz bir kültürel popülizm… O zaman da bu boşluğu sistem içi başkaları dolduruyor. Tepkileri “renkten renge” sokuyor ve istediği yolda kullanıyor. Gelin de bütün bunlarla berâber, insan irâdesinin târih üzerindeki rolünü tartışın…

 

yeni şafak

Google+ WhatsApp