İnsan, İktidar ve Virüs

İnsan, İktidar ve Virüs

Her milli ve dini günlerde olduğu gibi yine Ramazan ayının da gelmesiyle beraber manevi duyguların yükseldiği şu günlerde tüm kavramlar, değerler birbirine girmiş durumda. Bir yanda kovid-19 virüsünden dolayı insanların el açıp yalvararak Allah’a yakınlaşıyor gibi bir görüntü vermeleri. Diğer yanda milliyetçi/ulusal değerleri öne çıkararak, toplumu motive etmek için siyasilerin verdiği görüntü, kullanılan dil ve yöntem..

2020’nin daha ilk çeyreğinde dünya genelinde insanlık korana virüs (kovid-19) belasıyla yaratıcı tarafından çetin bir imtihana tabi tutulmaktadır. İnsanlığın başına gelen bu musibeti kimileri biyolojik bir savaş olarak nitelendirirken kimileri de Tanrının gazabı olarak nitelendirmekte. Müslümanlar ise virüs hakkında iletişim araçlarının aktardığı bilgiye teslim olmuş durumda, dolayısıyla aktarılan bilginin dışında fazla bir bilgimiz yok. Ancak bildiğimiz bir şey varsa o da her halükarda Allah’ın insanlığı bir imtihana tabi tutması ve başımıza gelen bu belanın kendi ellerimizle kazandıklarımız olduğudur. En azından biz Müslümanlar böyle inanıyoruz.

Ancak beklentimiz tüm dünyada olduğu gibi yaşadığımız coğrafyada da Türkiye Müslümanları olarak iktidarıyla, muhalefetiyle ve halkıyla bu musibetten bir ders çıkarıp yeni silkinişle üzerimizdeki küfür tortularını atıp taze bir başlangıç yapmak yönünde idi. Heyhat! Gelinen noktaya baktığımızda daha gemi kıyıya yanaşmak üzereyken insanlar eski haline dönme hesabı yapmakla meşgul. Etrafa şöyle bir bakındığımızda bir sürü değer çökmüş durumda siyasi ahlak, tüketim ahlakı, iletişim ahlakı, insanların birbirilerine davranış ahlakı dibe vurmuş durumda. Saydığımız bu ahlaki çöküntü inanın virüsten daha korkutucu boyutlara ulaşmış durumda. Ölümün eşiğinde bile kazanma hırsıyla diğer kardeşlerini aldatmaya çalışan insan, medya aracılığıyla kamera karşısında son derece dindar, ahlaklı, dürüst bir görüntü vermektedir, oysa kamera arkası insanı tiksindirmektedir.

Yukarıda bahsettiğimiz olumsuzluklar işin hem bireysel hem de toplumsal boyutu, bir de bu işin iktidar boyutu var ki, yazının içeriği aslında daha çok bu minvalde olacak. Her milli ve dini günlerde olduğu gibi yine Ramazan ayının da gelmesiyle beraber manevi duyguların yükseldiği şu günlerde tüm kavramlar, değerler birbirine girmiş durumda. Bir yanda kovid-19 virüsünden dolayı insanların el açıp yalvararak Allah’a yakınlaşıyor gibi bir görüntü vermeleri. Diğer yanda milliyetçi/ulusal değerleri öne çıkararak, toplumu motive etmek için siyasilerin verdiği görüntü, kullanılan dil ve yöntem. Millilik adına kutsanan ve kutlanan bayramlardan birisi olan 23 Nisan egemenlik ve çocuk bayramı, virüs ve dinin de yardımı ile siyasi iktidar tarafından tam bir şova dönüştürülmüş durumda. Virüsün olmadığı yıllarda bile bu kadar ses getirmeyen söz konusu bayram adeta dini bir kimlik kazanmış durumda. Kemalist seküler bilinç her zaman yaptığı gibi daha da güç katarak her iki bayramı harmanlayıp karıştırmakta oldukça mahir. Hiçbir akrabalığı olmayan bu iki bayram ikiz kardeşmiş gibi insanlara sunulmakta. Yapılan şey ise at izinin it izine karışmasından başka bir şey değil.

Daha da ileriye gidersek; kuruluş felsefesi tamamen İslam’ı saf dışı edip Müslümanları oyunun dışına atan ve bir gecede okuryazarlığı sıfıra indirip, milyonlarca insanı cahil, nice çocukları öksüz ve nice iffetli anaları dul bırakan, hatta başındaki şapkasından dolayı insanları darağacına götüren Kemalist sistem, bugün muhafazakâr iktidar tarafından hiç olmadığı kadar kutsallaştırılıp yüceltilmektedir. Ey Muhafazakâr, demokrat ve Müslüman olduğunu söyleyen siyasiler!; şunu asla unutmayın, bu virüs bir gün bu ülkeyi terk eder, ama sizin İslam’a yamadığınız her türlü pislik, batıl-şirk bulaşığı maalesef kolay kolay temizlenmez. Çünkü genç kuşakların zihinleri İslam soslu şirk etkinlikleri ile kirletiliyor ve bu kirlilik babadan oğula anadan kıza bir ömür miras olarak aktarılıyor. İlla ki bir kutlama yapılacaksa Kemalist sistem bunu kendi ürettiği değerler-kavramlar çerçevesinde yapmalı ve İslam’ın dilini kullanacağına laik ideolojinin kavram ve terimlerini kullanmalı. İslam’ın kutsalına, mahremine el uzatmamalı ve İslam’ın barışık olmadığı hatta savaş açtığı değerleri-kavramları İslam’la yan yana getirmemeli…

İşin ehli olan herkes bilir ki İslam bir ideolojinin, bir ırkın, bir kabilenin dini değil, tam aksine tüm insanlığa gönderilmiş bir yaşam biçimidir. Türk, Kürt veya İngiliz, Alman fark etmez. Hidayeti tercih eden herkes o kapıdan girebilir, onunla şereflenebilir, tabî Allah da o kapıyı açarsa. Irklar, soylar ve kabileler Allah’ın birer ayeti ve rahmetidir, dolayısıyla inandığımız dini insan olarak kendimiz seçeriz ama ırkımız ve vatanımız tamamen bir kadere bağlıdır ve seçme hakkımız yoktur, o halde seçme hakkımızın almadığı bir şeyle nasıl övünebiliriz ki? Irkımızla üstünlük taslamak, gurur duymak veya aşağılanmak demek yaratılış amacımızı hiç anlamamış olmak demek değil mi? Yani bu din (İslam) ırklar üstü, mezhepler ve meşrepler üstü bir dindir ve hepsini kapsar. “Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli olanınız, O’ndan en çok korkanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, her şeyden haberdardır.” (Hucurat: 13). Demek ki Allah katında değerli olan ırkımız veya cinsiyetimiz değil takvamızdır. Bunun da değerini biçmek ise yalnızca Allah’a aittir.

İnsanlığın başına gelen bu tür büyük musibetler cehennemden kurtulmak için bir dönüm noktası olabilir, ancak devlet denen aygıt ve onu yöneten siyasilerin halkın gideceği rotayı doğru belirlemesi şartıyla. Yani iktidarların insanları milli olana değil Allah’a yöneltmeleri için büyük bir fırsat oluşmuş durumda. Öte yandan münferit de olsa tüm dünyada Tanrıyı yardıma çağırmalar, günah çıkarmalar ve yapılan yanlışlar itiraf edilmeye başlandı, ama bu itiraflar kimseyi aldatmamalı. Bu sadece ölümün nefesini enselerinde hissetmelerinden kaynaklanan psikolojik bir durumdur. Aynı Firavun’un, son anda Musa’nın ilahına inandım demesi gibi. Öyle ki daha dün ateşe verdikleri camileri bile korkularından bugün yardıma çağırıp ezan okutmak zorunda kaldılar.

Diğer taraftan mikroskopla dahi zor görünen bir canlı insanlığı esir alırken, Allah’ın gücünü iliklerine kadar hissetmesi gereken Müslümanlar, acaba yeni bir hayatın kapılarını aralayabilir mi? Bu soruya verilecek cevap fertler bazında mümkün olabilir, fakat devlet olarak baktığımızda ne yazık ki böyle bir kaygının olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Kur’an’ın dilini ve mesajını camilerde ve iletişim kanallarında hiçbir görevli göğsünü gere gere dillendiremiyor. Neden? Çünkü suç. Laik, demokratik, sosyal hukuk devletine bağlı kalacağımıza nikah kıyıp yemin etmiştik ya hani. Tıpkı ahdi misak gibi. Burada üzücü olan ekserunnâs dediğimiz yığınların bunu asla anlamıyor ve anlamak da istemiyor oluşu. Çünkü halkın dertleneceği böyle bir derdi yok. Halk, kulluk (vatandaşlık) görevini yapmış, yani namaz kılan bir lideri başına seçmiş ve görevini tamamlamıştır. Artık yerine düşünecek, akledecek birilerini seçmiş durumda.

Oysa Sahabe daha ilk halifeyi seçtiklerinde vallahi seni kılıçlarımızla düzeltiriz diyerek başlarındaki lidere bir mesaj vermişlerdi. İşte bugün müslümanlar o nesli yeniden yetiştirmek zorunda. Bugün o güzide insanlar yok ama onlarla övünen, onları tüketen o kadar çok tüketici var ki saymakla bitmez.

Öte yandan siyasi iktidarın en büyük destekçileri bir zümre ekranlarda yaptıkları yorumlarla insanın içini karartıyor. Bu adamlar sanki Tanrıdan daha fazla şeyler biliyorlar kompleksi içindeler. Dünyaya yeni yayılan bir virüs hakkında ne kadar da çok bilgi ürettiler akıl alır gibi değil. Bu bilgilere bir anlamda insanlığın ihtiyacı var ama yapılan tüm yorumlar Allah hesaba katılmadan akılcı bir mantıkla yapılıyor ve virüs bir imtihan olmaktan çıkıp bilimsel bir şova dönüşüyor ve bilim putlaştırılıyor. Sanki insan, iktidar ve virüs (virüsün yorumlayıcıları) üçlü bir koalisyon kurmuş birilerinin geleceğini kurtarmaya çalışıyor.

Kurt bulanık havayı sever misali bu ortamda, siyasi iktidar kendi başarısını dillendirip milli bayram kutlaması adı altında İslamcı bir şair olan Akif’in istiklal marşını balkonlardan okutarak kendi hanesine artı puan yazdırmaktan geri durmuyor. İttihat ve Terakkiye verdiği destekten pişman olan Akif bugün yapılanları görse tepkisi ne olurdu acaba? Yazdığı Kur’an mealini yaktığı gibi söz konusu şiirini de yakar mıydı dersiniz? İnsan merak ediyor.

Son olarak diyebiliriz ki insanlık topyekûn bir imtihandan geçmekte ve tüm dünyada bir korku bulutu insanların üzerini kaplamış durumda. Başımıza gelen bu sıkıntıdan dolayı Allah’a el açmış durumdayız, fakat yarattığı insanı en iyi bilen Rabbimiz: “İnsanın başına bir sıkıntı gelince, Rabbine yönelerek O’na yalvarır. Sonra Allah kendisinden ona bir nimet verince, önceden yalvarmış olduğunu unutur. Allah’ın yolundan saptırmak için O’na eşler koşar. (Ey Muhammed!) De ki: Küfrünle biraz eğlenedur; çünkü sen, muhakkak cehennem ehlindensin!” (Zümer: 8). Bu ayetler kimi anlatıyor dersiniz. Geliniz başımıza gelen felaketi bir nimete dönüştürelim. Allah’a tevbe edip mümince bir hayat için yeni bir başlangıç yapalım.

Google+ WhatsApp