İnkârcı Bir Topluğa Nasıl Üzülürüz?

İnkârcı Bir Topluğa Nasıl Üzülürüz?

Allah tarafından gönderilin elçiler gönderildikleri toplumlarından sadece Allah’a iman edip şirk pisliğinden kurtulmalarını bunu yapmadıkları takdirde diğer yapmış oldukları bir takım güzel şeylerin kendilerini asla kurtuluşa erdiremeyeceğini çok açık ve anlaşılır

İnkârcı Bir Topluğa Nasıl Üzülürüz?

 

 

Yaratılmışlardan özelliklede insanoğlundan yaratanı hiçbir konuda kendisini yaratandan daha merhametli, daha şefkatli olmaması gerektiğini zira rahman ve rahim sıfatlarının sadece kendisine ait olduğunu hem gönderdiği kitaplar ile hem de elçileri vasıtasıyla sürekli hatırlatmıştır. Bütün bu uyarılara rağmen ne yazık ki insan denen bu yaratılmış sadece bu konuda değil bir çok konuda kendisini yaratana nazire yaparcasına Allah’a ait bir takım özellikleri Allah’a rağmen kullanmaya başlamıştır. Yeryüzünde de gökyüzünde de tek ilahın Allah olduğunu hesaba katmadan özelliklede yeryüzünde istediği gibi tasarruf edip kafasına göre bir hayat yaşaya bileceğini zannederek sürekli ilahi uyarılardan uzaklaşıp yüz çevirmiştir. Onun bu uzaklaşması ona huzur ve mutluluk getirmesi biryana ziyanını artırmaktan başka hiçbir işe yaramamıştır.

Allah tarafından gönderilin elçiler gönderildikleri toplumlarından sadece Allah’a iman edip şirk pisliğinden kurtulmalarını bunu yapmadıkları takdirde diğer yapmış oldukları bir takım güzel şeylerin kendilerini asla kurtuluşa erdiremeyeceğini çok açık ve anlaşılır bir biçimde anlatmışlardır. Hayatlarının hiçbir yerinde Allah ile birlikte ikinci bir ilaha asla yer vermemeleri gerektiği üzerinde önemle ve ısrarla durmuşlardır. Sizlerin de bildiği gibi elçilerin gönderildiği toplumların bir kısmı veya çoğunluğu Allah’ı biliyorlar ancak dünya işlerinde Allah’ı hayatlarına karıştırmıyorlar.  Gönderilen elçilerin gönderiliş amaçları Allah’ın varlığını ispattan ziyade Allah’ın yeryüzünde ki işlere karışıp karışmayacağı meselesi idi. “ Yemin olsun, eğer onlara, “ Gökleri ve yeri kim yarattı, güneşi ve ayı hizmetinize kim verdi” ?  Diye soracak olsan mutlaka, “ Allah” diyeceklerdir. O halde nasıl haktan döndürülüyorlar.” ( Ankebut- 61)

Bu ve benzeri birçok kuran ayeti esas problemin Allah’ın varlığı veya yokluğu olmayıp aksine Allah’ın yeryüzündeki işlere müdahale edip etmeyeceği meselesidir. Bütün bunlara rağmen hakkı kabul etmeyen toplumlar için ise Allah elçilerini nasıl davranmaları gerektiği konusunda ise bakın neler söylüyor: “ Cehennem ehli oldukları açıkça kendilerine belli olduktan sonra, yakınları da olsalar Allah’a ortak koşanlar için af dilemek ne peygambere yaraşır, ne de müminlere.” ( Tevbe-113) Buradan maksadımızın insanları cehennemlik yapmak olmadığını sanırım hatırlatmaya bile gerek yok. Peygambere yakışmayan bir davranışın peygambere iman eden takipçileri nede yakışmadığını anlamamız gerektiğini bilmemiz gerekmektedir.

Diğer bir ayette ise bakın ne buyuruluyor? “ Hataları (küfür ve isyanlar) yüzünden suda boğuldular ve sonrada cehenneme sokulacaklar kendileri için Allah’tan başka yardımcıda bulamayacaklar. Nuh, Şöyle dedi: “Ey rabbim! Kâfirlerden hiç kimseyi yeryüzünde bırakma!” Çünkü sen onları bırakırsan, kullarını saptırırlar; sadece ahlaksız ve kâfir kimseler yetiştirirler.” (Nuh- 25-26-27)  Şimdide arzu eder iseniz yazımıza başlık olarak seçmiş olduğumuz ayetin anlamının tamamını verelim: “ Şu ayb’ı yalanlayanlar sanki orada hiç yaşamamışlardı. Şu’ayb’ı yalanlayanlar var ya, asıl ziyana uğrayanlar onlar oldu. Şu’ayb inkarcı kavminden yüz çevirdi ve dedi ki: “Ey kavmim! Yemin olsun ki, ben size Rabbimin vah yettiklerini ulaştırdım. Size nasihatte ettim. Şimdi ben, kâfir bir topluluğa nasıl üzülürüm? “ ( Araf-92-93) Peygamberlerinin her hareket ve davranışlarını dinlerinin bir parçası kabul edip uyanlar söz konusu kuran ayetleri olunca fır dönüyorlar ve ayetleri kendi bağlam ve içeriğinden kopararak efendim! O ayetten o mana çıkarılamaz, hatta o ayet filan kavim veya topluluğu ilgilendiriyor diyerek yüce Kuran’ı tarihin belirli bir dönemine veya tarihte yaşamış olan bir insan topluluğuna aitmiş gibi gösterme ve yorumlama gafletinde buluna bilmektedirler. Oysa Kuran kıyamete kadar gelecek bütün insanlığı ilgilendiren cihan şümul bir özelliğe sahiptir.

Çünkü kıyamet günü Kuran’dan hesaba çekileceğiz. Kendisinden hesaba çekileceğimiz kitap elbette ki kime ve nelere üzülmemiz gerektiği konusunda da muhataplarına yeterli bilgiyi vermiştir. Allah insanoğlunun fıtratına üzülme, sevinme ve pişmanlık gibi duyguları vermiştir. İnsanlar sadece kendilerine verilen bu duygularla kime ve nelere üzüleceklerini bilemezler. İşte burada ilahi vahiy devreye girerek üzülecek veya sevinilecek konuları açıklayarak insana yardımcı olmuştur. Allah’a ve onun gönderdiklerine iman edenler bu ilahi uyarıyı dikkate almazlık edemezler. Her konuda rotasını şaşıran insan ne yazık ki bu konuda da ilahi uyarıları dikkate almadan yoluna sapkın bir şekilde devam etmektedir.

Bu gün batı insanı bir balinanın veya fok balığının ölümüne üzüldüğü kadar Müslüman coğrafyada varil bombaları ile öldürülen zavallı kadınlar ve çocuklar için üzülmemektedir. Müslüman hiçbir canlının ölümünden özelliklede geçerli bir neden olmadan hayatına son verilen bütün yaratılmışların hayatına son veren bütün hareketleri kınayan ve bunları yapan insanlara karşı olan bir anlayışın sahibidir. Özellikle şu noktanın altını çizmek istiyorum: Müslümanların bu gün batı toplumundan alacakları ne ahlaki nede insani bir değere ihtiyaçları yoktur. Çünkü batı toplumu bu gün yaşadığı hayat ile “ hayvanlar gibidir. Belki de onlardan daha da aşağıdırlar”  İnsanlıktan nasibini unutmuşlardan bizlerin insanlık öğrenmeye hiç ihtiyacı yoktur.

Müslüman coğrafyanın şu an yönetimini elinde bulunduran iktidar ve güç sahipleri sürekli kendi halklarına aynı dine, aynı Allah’a aynı kitaba ve aynı peygambere inandıklarını yüksek perdeden övünerek söylemeye devam ediyorlar. Ama ne yazık ki aynı liderler yukarıda söylediğimiz ortak inanç ilkelerini bir tarafa bırakarak kurtuluşu bir batı kulübüne (Avrupa birliğine veya benzeri) bir topluluğa! girmekte görmeye devam etmektedirler. Allah ve resulünün hayat veren çağrısını bir tarafa bırakarak batının ve batılın peşinden gitmeye büyük bir aşk ve şevkle devam etmektedirler.  Ne zaman dost ve müttefiklerinden kendilerine çok azda olsa menfaatlerine aykırı bir durum ile karşı karşıya  kalınca iç kamu oyunu rahatlatmaya yönelik dini  içerikli söylemlerine hız veriyorlar bunu her defasında da yapmaya devam ediyorlar.

Peki, bu durumda Allah’ın dininin yüceliğine inanan insanın tavrı ve duruşu nasıl olacak? Şimdide bu sorunun cevabını bulmaya çalışalım. Allah’ın dinini nebevi diğer bir ifadeyle peygamberi bir metotla hayatının değişmez prensipleri haline getiren inanmışlar Allah’ı gönderdiklerini önce kendileri hayatlarına tatbik edecekler sonrada bıkmadan usanmadan durup dinlenmeden kendi dışındaki insanlara bu ilke ve prensipleri anlatacaklar. Bir başka ifadeyle “ Ey rabbim senin indirdiklerini kavmime nasihat ve öğüt olarak anlattım.” Diyen veya veda haccında kendi arkadaşlarına üç defa ben bu dini sizlere tebliğ ettim mi? Demek suretiyle aldığı cevapla evet tebliğ ettin diyen arkadaşlarından sonra” Şahit ol yarabbi diyerek görevlerini yapan Allah’ın elçileri misali anlatmaya devam edeceğiz. Bu görev ve sorumluluğu tam olarak yerine getirmeden içerisinde yaşadığımız toplumu küçük görmeye veya dışlamaya asla hakkımız yoktur. Bunu yapar iken insanların bize gelmelerini beklemeden bizim onlara gitmemiz temel ilkemiz olmak zorundadır. Allah’ın elçilerinin bu görevlerini yerine getirir iken niçin sürekli hareket ettiklerini şayet davayı temsil imkanları kalmayınca da yerlerini ve yurtlarını bırakarak hicret ettiklerini aklımızdan çıkarmamalıyız.

Allah’ın dinini toplumumuza tam manasıyla anlattıktan sonra aldığımız cevap olumsuz veya siz bizleri üzerinde yaşar bulduğumuz atalarımızın dininden döndürmek istiyorsunuz ancak biz asla dönmeyeceğiz cevabını aldıktan sonra bu toplum için üzülmenin artık bir anlamı olmasa gerekir. Bu görevi yerine getirmeden ileri geri konuşmanın da bir anlamı yoktur. Şimdi Allah adına konuştuklarını söyleyen tebliğciler bu görevlerini tam anlamıyla yaptıklarını söyleye bilirler mi? Bu sorunun cevabını siz okuyucularıma bırakıyorum. Müslüman halk kitleleri ellerinin altındaki kurtuluş reçetesini Kuran’ı bırakarak başka başka kurtuluş reçeteleri aramakla ömürlerini tüketmektedirler. Bütün şan ve şerefin kendisinde olduğu bir kitabı bırakarak Allah ve inananların düşmanları tarafından hayat sistemi haline getirmiş oldukları beşeri ve insan aklının ürünü olan demokrasi, kapitalizm, sosyalizm gibi yönetim biçimlerinde ne yazık ki şan ve şeref aramaktadırlar. Oysa Müslümanlar sahip oldukları izzet ve şereflerini Allah’ın dinine karşı koydukları mesafeler ile yitirdiler. Malumunuz bir şeyi nerede yitirmiş iseniz yitirdiğiniz yerde aradığınız takdirde bulma imkanınız daha fazladır. Aksi halde yanlış yerde ne kadar ararsanız arayınız asla bulamazsınız. O halde Müslümanlar çaresiz değildirler. Yapmaları gereken Allah’ın indirdiği yüce Kuran’ı son elçinin örnekliğinde hayatlarına uygulayarak kurtulacaklarına kesin olarak inanmalarından geçmektedir. Başka bir yazıda buluşmak üzere Allah’a emanet olunuz.

 

OSMAN COŞKUN

İKTİBAS ÇİZGİSİ

Google+ WhatsApp