İngiltere nerede?

İngiltere nerede?


Doğu Akdeniz meselesinin mevziî bir mesele olarak ele alınmasının yanlışlığına çeşitli vesilelerle dikkât çekmeye çalışıyorum. Bütünlüklü analizlere ihtiyaç var. Bunun da günlük gelişmelere göre gündem oluşturan, “yeni” bir gündemi tartışırken, bir gün evvel konuşulanları unutan perakendeci medya ile başarılamayacağı da ortada. Herkes küreselleşme kavramını diline pelesenk yapmış vaziyette. Ama pek az çevre bunun hakkını veriyor. Siyâsal analizler, pek çoğunu derinlikli bulmasam da mer’i ekonomik analizlerin bile gerisinde seyrediyor. Herkes, meselâ İsviçre borsasında olup bitenlerin Tokyo’ya tesir edeceğini iyi kötü biliyor da; Hindistan- Pakistan geriliminin Libya’ya nasıl tesir edebileceğini pek de kaale almıyor.

Bilmeliyiz ki Akdeniz artık Akdeniz’den ibâret değil. Kızıldeniz, Basra ve Hint Denizi ve daha uzakta olan Çin Denizi ile eklemleniyor. Bu şu demek; Çin Denizi’nde olup biten bir mesele, farz-ı mahâl muhtemel bir Çin-Tayvan geriliminin buralarda nasıl bir netice doğurabileceğini tartışabilmeliyiz. Haydi o kadar uzağa gitmeyelim; Kafkasya’da yaşanan ve yaşanması muhtemel olan gerilimlerin; misâlen Ermenistan’ın Azerbeycan’ı hedefleyen tecâvüzlerinin Kıbrıs’ın geleceğinde nasıl belirleyici olacağını hesâba katmak mecbûriyetindeyiz.

İsrâil-BAE ve Bahreyn arasında başlayan yakınlaşmaların çapını büyüteceğini ve katılımcılarının sayısını arttıracağını yazmıştım. Bu plân sâdece “Ortadoğu”yu değil, Afrika’yı da kapsıyor. Sudan’ın bu projeye yakınlaştığını vurgulayan haberler gelmeye başladı. Demek ki mesele basit olarak İsrâil’in güvenlik şemsiyesi oluşturmak gayretleriyle sınırlandırılamayacak kadar büyük bir boyut kazanmış durumda. Yemen’in darmadağın edilmesi ve akabinde BAE ‘nin Sokotra Adası’nı işgâli de bu oluşumun Kızıldeniz ve Hint Denizi ayağını oluşturuyor. İş büyük ve büyüyor; nihâyetinde de keskinleşen ABD-Çin rekâbetine oturuyor. Nitekim; İsrâil ile Arap Dünyâsı arasındaki yakınlaşmanın Çin’in Avrupa ve Afrika ile olan hesâplarını kontrol edilebilir hâle getirmeyi amaçlayan bir teşebbüs olduğuna işâret etmiştim.

Akdeniz’de güçler büyük ölçüde saflarını sıklaştırıyor. Türkiye merceğinden bir bakalım: Fransa, Yunanistan, Güney Kıbrıs, BAE, Bahreyn, Mısır, Tobruk idâresi apaçık olarak Türkiye’nin karşısında. Bunu Afrika’da Sudan destekliyor. Bu oluşumun İsrâil tarafından kotarıldığını tahmin etmek zor değil. Rusya bu sert çekirdek oluşuma, farklı sâikler üzerinden de olsa ciddî bir destek veriyor. ABD’nin, kurmak istediği bir PKK devleti üzerinden Suriye’de apaçık Türkiye’yi karşısına aldığını görüyoruz. Ama Libya’da da tablo farklı değil. ABD‘li yetkililerle bir kısım Libyalı yetkililer arasında İsviçre’de yapılan son değerlendirmelerin meyvası sayılabilecek bir anlaşmanın metnine bakıldığında yeni bir geçiş süreci târifi yapıldığını ve mevcût Trablusgarp hükûmetinin tasfiye edilerek, merkezin Sirte’ye aktarılmak istendiğini görüyoruz. Mevcût hükûmet BM tarafından kurulduğunu, temellerinin zayıf olduğunu unutmayalım. Kuran BM olduğuna göre, değiştirme selâhiyeti de yine BM olabilir. Yeni yapıda geçici bir başkan ve iki başkan yardımcısı olacakmış. Metin, Trablusgarp ve Petrol Hilâli’ni “yabancı” askerden arındırmayı esas alıyor. Hedeflenenin Türkiye ve Rusya olduğu çok âşikâr değil mi?

Almanya, Fransa’nın yer yer kapasitesini aşan bir rol üstlenmek istediğini; AB’yi kendi çıkarları üzerinden bir mâceraya sürüklediğini; bunun da AB’nin gelecekteki lideri olmaya dâir bir yatırım olduğunu görüyor. Almanya’nın bu sebeple Türk-Yunan gerilimini yatıştırmak için devreye girdiğini gördük. Diğer taraftan İdlib’de bir yangın çıkması durumunda doğacak büyük göçün, başta kendisi olmak üzere AB’yi vuracağını da biliyor. Almanya istemeyerek de olsa Türkiye’yi kollamak durumunda kalıyor. Diğer taraftan Doğu Avrupa ve Balkanlar’daki nüfûzunu gerileten, Rusya ile arasına tampon döşeyen ABD ile başı dertte.

Türkiye ise Akdeniz’de Katar ve görece olarak Malta, İtalya ve İspanya’nın desteğini alıyor. Ama en dikkât çekici durumlardan birisi de BREXIT sonrası Birleşik Krallığın pozisyonu. Hong Kong meselesi BK’ın Çin ile ilişkilerini sarstı. Burada iki kiliğin arasındaki mücâdele sürüyor. Tony Blair İsrâil-BAE ve Bahreyn arasındaki yakınlaşma anlaşmasında boy gösterdi. Boris Johnson ve Muhafazakârların ise Kraliçe ile birlikte başka bir eksende olduğunu düşünüyorum. Akdeniz’de sessiz ve derinden bir siyâset yürütüyorlar. Cebel-i Târık, Malta ve Kıbrıs üzerinden Akdeniz’de kuvvetli bir tutunuma sâhip olan BK’ın yavaş yavaş sahneye çıkacağını ve bunun Türkiye ile görece bir yakınlaşma üzerinden olacağını düşünüyorum. BK’ın Kıbrıs’ın bir üsler cenneti olmasını kabûl edeceğini zannetmiyorum. Unutmayalım, 15 Temmuz Darbe girişimine karşı Türkiye’yi açıktan destekleyen, bunun Almanya üzerinden tezgâhlandığını imâ, Sûriye’de ABD’nin kurduğu IŞID-PKK işbirliğini ifşâ eden devlet Birleşik Krallık idi. Diğer taraftan İngiltere ‘Asrın Anlaşması’nı harâretle desteklemedi. Son olarak Türk-İngiliz ortak tatbikâtı, rastgele olmayan çok mühim bir gelişmeydi. Gelişmeler nereye evrilir bilinmez; ama ABD-BK arasındaki mevcût tablonun 2003’deki gibi tozpembe olmadığını gösteriyor…

Google+ WhatsApp