İmanınızın Mimarımısınız?

İmanınızın Mimarımısınız?

Mimar: Binaları ve diğer fiziki yapıları tasarlayan, planlarını yapan, bunların güzel bir biçimde kurulmasıyla da ilgilenen aynı zamanda kendi alanında öğrenim görmüş kimselere mimar denir. Mimarlığın öznesi insandır. Mimarlar elde ettiği bilgiler ışığında yeni yapılar, yapı çevreleri

İmanınızın Mimarımısınız?

 

Mimar: Binaları ve diğer fiziki yapıları tasarlayan, planlarını yapan, bunların güzel bir biçimde kurulmasıyla da ilgilenen aynı zamanda kendi alanında öğrenim görmüş kimselere mimar denir. Mimarlığın öznesi insandır. Mimarlar elde ettiği bilgiler ışığında yeni yapılar, yapı çevreleri tasarlarlar ve bu konuda büyük gayretler ve emekler harcayarak insanların barınma ihtiyaçlarını karşılarlar.

Siz değerli okuyucularımın efendim mimarlıkla imanın ne ilgisi var diye bir soru aklınıza gelebilir ve son derecede normaldir. Ben bu sorunuza bu iki kavram arasında bir ilişkinin varlığını bu yazımda sizler ile paylaşacağım inşallah.

Mimarlığın da imanında konusu yani öznesi insandır. Mimarların ortaya koyduğu veya ürettiğproje ve tasarımlar insanımızın bu dünyada sağlam aynı zamanda muhkem binalarda oturmalarını, yaşamlarını sürdürmelerini temin eder iken aynı fonksiyonu yerine getiren iman sadece bir boyutlu olmayıp hem bu dünyayı hem de ahireti ilgilendirmek suretiyle bir noktada farklılık arz eder. Bu iki boyutu ile iman sahibini hem bu dünyada hem de ahirette Allah’ın rızasını kazandırıp onun razı olduğu kullarından biri haline getirip dünyada ona şan ve şerefini vermekle kalmayacak ahirette ise “Haydi gir cennetime” diyenlerden olmasını sağlayacaktır.

Peki!

O halde imanının mimarı olmak ne demektir? Sorusunun cevabını birlikte bulmaya çalışalım. İman: Lügat manası itibariyle kısaca “inanma, inanç, teslim olmak, tasdik etmek, emniyette olmak” anlamlarına gelmektedir. İslam ıstılahında ise iman, Allah tarafından melekleri aracılığı ile kendisine elçi olarak seçip onlara indirilen ve tamamı son şekli ile yüce kitap Kuranın içerisinde bulunan bütün emir ve yasaklara kati ve tereddütsüz bir inanç gösterip, bunları kalp ile tasdik etmek ve bunlar ile istenilen davranışları günlük hayatında yaşam biçimi haline getirmektir “.

İman sadece söz ile yerine getirile bilecek bir kabul biçimi değildir. Zira “İnandık veya iman ettik demekle kurtulacağınızı mı sanıyorsunuz “? Buyuran rabbimiz imanın yaşam biçimi haline dönüştürülmesini iman sahiplerinden istemektedir.  İmanında hayır olmayanların bilmeliyiz ki kendilerinde de hayır yoktur. İmanımızın bizler üzerinde bir yaptırımının olması gerekir. Bu kısa iman tarifinden sonra konumuzu biraz daha açmaya çalışalım.

İmanının mimarı olmak isteyen kişi tıpkı bir mimar gibi zemin etütlerini derin ve titiz bir araştırma yaparak yapısını oturtan mimar kadar dikkatli ve tedbirli olmak zorundadır. Bundan sonradır ki neye, kime, niçin, nasıl ve neden iman ettiğinin cevaplarını derin bir araştırmanın sonucunda bularak iman etmeli veya etmemelidir. İkisinin ortasında bir inanç biçimi yoktur. İman yüzde yüz teslimiyeti gerektirir yüzde doksan dokuz olsa bunun adı iman değil zan olur ki zaten zan hak ve hakikatten bir şeyi bünyesinde barındırmaz.

İmanın kendisi değişkenlik gösteremeyeceği gibi imana konu olan hususlarda değişiklik göstermezler. Yine günün evvelinde iman edip günün sonunda imanlarını bırakarak inkâr edenler gibi olmamalıyız. Bizlerden bir hususa iman etmemizi isteyenlere tıpkı sahabenin “Ey Allah’ın resulü bu söylediklerin Allah’ın sana vah yettikleri mi? Yoksa size ait özel bir görüşünüz mü diyen” ve sorusunun cevabına göre davranış sergileyen o kıymetli insanlar gibi olmamız gerekir. Yine kime, niçin ve niye iman ettiklerinin bilinç ve şuuruna varan ve Akabede : “Ey Allah’ın resulü senin bu dediklerini kabul etmemiz durumunda bizlere bunların karşılığı nasıl dönecek”? Diye soranlara  “Bütün bu yapıp kabul ettiklerinize karşılık rabbim sizlere cennet vadediyor “ cevabını alan Medineli Müslümanlar gibi iman edip teslim olmak gerekmektedir. İman, iman ettiğini söyleyeni mutlaka bağlamalıdır ve onu keyfi davranmaktan mutlak surette engellemelidir.

İman edilecek konuların tespiti ise insanlara ait olmayıp tamamen âlemlerin rabbi olan Allah’a aittir. Son olarak gönderilen Kuran’ı kerim kıyamete kadar gelecek olan insanlar dâhil olup bütün insanlığın iman etmesi gereken hususları bünyesinde toplamıştır. Kuran imanın nasıl olması gerektiği konusunda da gerekli açıklama ve yönlendirmeleri yaparak bu konuda ortaya çıkacak karmaşaya da son vermiştir.

Bu konuda imanın konusu olmayan bir takım hususları imanın konusu gibi göstermeye çalışanlara da kapıyı tamamen kapatmıştır. Yeri ve zamanı gelince bu esasları gayet net ve anlaşılır bir biçimde ortaya koymuştur. Kuran iman edip kurtulanında inkâr edip helak olanların da mutlaka bir delile dayanması gerektiği hususu üzerinde de ısrarla durmaktadır. Körü körüne atalardan miras kalan ve geleneği din edinip iman konusu yapanların da kurtulanlardan olamayacağını ortaya koymaktadır.

İnandım ve iman ettim veya inkâr ettim demenin de mutlaka akıl başta yani aklın işlevini yitirmeden yapılması gerekmektedir. Akılsız bir imanın da inkârında sahibine bir getirisi olmayacaktır tam aksine kaybedenlerden olmasına neden olacaktır.

İmanın geleneksel ve atalar dininden uzak olmasını ve bu işin sadece inandım veya bende iman ettim demekle kesinlikle olmayacağını bu tür bir davranışın sahibini kurtarmayacağını rabbimiz olan Allah şöyle açıklamaktadır: “Ey Peygamber!  Bir kısım bedeviler sana gelip  “Biz iman ettik” dediler, sen onlara de ki: “Siz henüz gerçek manada iman etmediniz, bari sizin nizamınız İslam’a teslim olup Müslüman olduk deyin, iman henüz kalplerinize tam yerleşmiş değil. Eğer Allah’a ve Resulüne gönülden itaat ederde, teslimiyetin gereklerine uyarsanız Allah yaptıklarınızı karşılıksız bırakmaz çünkü Allah yaptıklarınızı karşılıksız bırakmaz çünkü Allah çok adil, merhametli ve bağışlayıcıdır.” (Hucurat-14)

Yukarıda mealini verdiğimiz Hucurat suresinin ilgili ayeti konumuza yeterince ışık tutmaktadır. Ayette geçen “Bedeviler” isimlendirmesine takılmadan bu gün bedevilerin ortaya koyduğu tavrı ortaya koyan günümüz Müslüman coğrafyanın çoğunluğunu oluşturan ve hemen peşinden iman ettik efendim sadece sizler mi Müslümansınız diyer,ek yaşamlarına devam eden ancak iman esaslarını Kurandan almayan kapitalist,  demokrat, aynı zamanda laik olmak ile övünen, faşist, taklitçi dinlerin müminlerinin durumu ne kadarda Bedevilerin tavırlarıyla örtüşmektedir. Ama ne yazık ki günümüz azgınlığının ve sapkınlığının zirvesini yaşayan insanoğlu bu ayetin ve benzeri ayetlerin muhatabı olarak asla kendisini görmemektedir. Bu da yüce kitaba karşı yapıla bilecek en büyük ihanettir.

Konumuzun ikinci ayeti ise şöyledir: “Ey iman edenler! Allah’a peygamberine ve gönderdiği Kuranla davet edildiğiniz ilkelere bilerek iman ediniz. Kuranla davet edildiğiniz hayata sımsıkı sarılarak yaşayın ve sakın ondan taviz vermeyin. Kim Allah’ın gönderdiği kitaplarına,  peygamberlerine ve Ahiret gününe inanıp iman etmezse, tam bir dalalete düşmüş, şirk ve küfre düşmüş olur” (Nisa-123)

Ey iman edenler iman edin veya inanmaya devam edip imanınızda sebat göstererek tavizsiz bir imana sahip olun şeklinde de anlaya bileceğimiz ayet nelere ve niçin iman etmemiz hususuna da açıklık getirmektedir.

İlgili ayette dikkat çeken en ilginç hususlardan birisi o güne kadar iman etmeye davet edilen muhatapların daha önce iman etmiş insanlardan olmalarıdır. Ayet o güne kadar davet ile hiç muhatap olmayanları hedef kitlesi olarak muhatap almamaktadır. Bu özel ve aynı zamanda vurgulu ifade iman eden müminlerin bir kere daha inanılması gerekli olan şeylere tam manasıyla inanma konusunda kendilerini bir kez daha çek etmelerini ve bu konuda çok dikkatli olmalarını onlardan istemektedir. Şimdi ister iseniz bu isteklerin neler olduğunu sizler paylaşalım.

Bunlardan birincisi ve en önemlisi, Allah ve resulüne iman etmektir. Bu inanç iman eden müminleri kendilerini yaratan yaratmakla kalmayıp onlara gönderdiği dinin hayatta nasıl ve ne şekilde yaşanacağını da peygamberler göndererek bütün bir insanlığa yardımcı olan Allah’ın ilkelerine bağlamaktır.

Bu ilkelerden bir diğeri ise Allah’ın resullerine indirilen kitaba inanmaktır. Zira indirilen kitap kendisine iman edenleri Allah’ın onların hayatları için seçtiği ve o kitapta açıkladığı sisteme bağlar. İmanın olmazsa olmaz şartı kitapta bulunanların hepsini kabul etmekten geçmektedir. Kitabın bir kısmına inanıp bir kısmına inanmamak gerçekten iman edenlerin özelliklerinden olamaz. Zira Allah’ın kitabının ayetleri hayata uygulama açısından bir ayeti diğerinden öncelikli ve özel değildir. Ayetin devamında meleklere ve ahiret gününe iman etmek zikredilmiştir. Kitaba iman etmek demek malumunuz aynı zamanda meleklere ve ahiret gününe de iman etmek olacağından konumuzu daha fazla uzatmamak açısından bu kadarının yeterli olacağını düşünüyorum.

İman etmenin emniyette olmak anlamına geldiğini yazımın hemen başında söylemiştim. Ancak iman ettiğini söyleyenler kendilerini emniyette hissedecek bir iman olgunluğuna ve şuuruna erememiş olmalılar ki halkı Müslüman olan coğrafya bu gün itibariyle dünyanın en emniyetsiz memleketleri haline gelmiştir veya getirilmiştir. Çünkü Allah’ın ve iman edenlerin düşmanları gerçekten iman etmeyenlerin zaafından yararlanarak bu coğrafyada istedikleri gibi at oynatmaya devam etmektedirler. Sadece inandım demek ile kurtulacaklarını sanan bu insanlar ne yazık ki halen akıllarını başlarına almamakta ısrar ediyorlar.

Kendi yaşadıkları yurtlarını barış yurdu yapmak yerine onları bu hale getiren düşmanlarının yurtlarına sığınıp onlardan medet ummaya devam etmektedirler. Bu yanlış gidişatın önüne geçmenin ve bu duruma son vermenin tek çaresi: İman edenlerin durup bir kez daha neye ve niçin iman etmelerini gözden geçirmelerine veya gözden geçirmemize bağlı olduğunu aklımızdan çıkarmamamız gerektiği hususunu bir defa daha hatırlatarak yazıma son veriyorum.

Başka bir yazıda buluşmak üzere önce kendimi sonrada siz kardeşlerimi Allah’a emanet ediyorum.

 

 

osman coşkun

iktibas dergisi

Google+ WhatsApp