İlkellik Üzerine

İlkellik Üzerine

“Doğrusu, biz insanı en güzel bir biçimde yarattık” (Tîn 4). İlkel: “İlk durumunda kalmış olan, gelişmesinin başında bulunan, iptidâi, primitif. Zaman bakımından en eski olan” (TDK) anlamlarındadır. Tabi bu tanım yanlıştır. Çünkü hiç-bir şeyin “ilk durumu” ilkel değildir. Zâten varlığın ilk hâli de

İlkellik Üzerine

 

 

“Doğrusu, biz insanı en güzel bir biçimde yarattık” (Tîn 4).

İlkel: “İlk durumunda kalmış olan, gelişmesinin başında bulunan, iptidâi, primitif. Zaman bakımından en eski olan” (TDK) anlamlarındadır. Tabi bu tanım yanlıştır. Çünkü hiç-bir şeyin “ilk durumu” ilkel değildir. Zâten varlığın ilk hâli de ilkel değildi ve varlık, ilkelden mükemmele doğru bir seyir izlememiştir. Zamânın ilk başında bir ilkellik yoktu. Tam-aksine, ilkellik, daha sonra başlamıştır.

İnsan “ilk-el”den çıktığından bêridir ilkel değildir. Zîrâ Yaratan, ilkel bir şey yaratmaz. O’nun yaratışında ilkellik olmaz. O, “en güzel bir biçimde Yaratan”dır. Allah, yarattığı her-şeyi (bir aşama söz-konusu olmadan) en mükemmel şekilleriyle yaratmış ve varlık sahnesine çıkartmıştır. O, yaratmayı ilkin başlatan, sonra da onu tekrarlayandır: “Peki, yaratılışı ilk-defa başlatan (yebdeul halka) ve sonra da onu aralıksız devam ettirip yenileyen kimdir?” (Neml 64). İşte bu yaratma, kusursuz bir yaratmadır. Çünkü Allah, kusursuzca vâr edendir: O Allah ki, yaratandır, (en güzel bir biçimde) kusursuzca vâr edendir (El Bâri) , ‘şekil ve sûret’ verendir. En güzel isimler O’nundur. Göklerde ve yerde olanların tümü O’nu tesbih etmektedir. O, Aziz, Hâkimdir” (Haşr 24).

Bu bakımdan her-şey, “yaratılışlarına uygun olarak” hareket eder ve davranış gösterir. Şeytan bile ilk başta yâni İblis-Azâzil iken isyankâr değildir ve Allah’a kulluğunu hakkıyla yapmaktadır. Onu İblis iken Şeytan yapan şey, Allah’ın emrini dinlememesi ve Âdem’e secde etmemesiydi. İşte ondan sonra Şeytan olmuş ve ilkelleşmiştir. O hâlde ilkellik, “Allah’ın emrini dinlememek”le başlar. İlkellik, bir şuursuzluk ve câhiliye hâlidir. Bu hâlde olan varlıklar, Allah’ın emirlerine karşı çıkarak sapıklığa düşerler. Demek ki ilkellik, Allah-merkezli ve tam da Allah’ın yaratılışına uygun olarak yaşamak varken, bu yaşama şekline -şeytanın ve nefsin ayartması sonucu- îtirâz ve isyân ederek sapıtmak demektir. Evet, ilkellik; “Allah’ı, dîni, mânâyı, âhireti hesâba katmadan yaşamaktır” ki, İslâm’da bu, “câhiliye” olarak isimlendirilir. Câhiliyenin yaşantısı her ne kadar ışıltılı ve parlak gibi görünse de aslında bir ilkellik üzerinedir. Zîrâ câhiliye, ilâhi olandan sıyrılıp dünyevî olanın peşine düşmüş ve toprağa saplanmıştır.

Tîn Sûresi’nde: “Doğrusu, biz insanı en güzel bir biçimde yarattık. Sonra aşağıların aşağısına çevirdik”(Tîn 4-5) deniyor. Yâni, “aslında biz insanı maddî ve mânevî yapısı îtibârıyla en güzel şekilde yarattık ve onu yolun başına o şekilde koyduk. Fakat o “sâdece maddî olan”a meyletti ve mânevî yanı göz-ardı etti. Hâlbuki insanı “insan” yapan ana-özellik insanın mânevî yanıdır. Çünkü maddî yanı hayvanınki ile yâni toprak-çamur ile, yâni “dünyevî olan” ile alâkalıdır. O hâlde dünyevî olanı yâni mânevî olanı es geçip maddeye bağlanıldığında, toprağa-çamura bağlanılmış olur ki, bu ilkellik oluyor. “En güzel şekilde” yaratılan insan, bu güzelliği bozacak bir amelde-eylemde bulunduğunda mutlakâ ilkelliğe düşer ve hayvandan daha aşağı bir hâle gelir.

Dünyâ’da ve kâinatta ilkel bir şey yoktur ve hiç-bir zaman da genel anlamda bir ilkellik yaşanmamıştır. Mükemmellikten bir-önceki hâl hiç-bir zaman yaşanmamıştır. Çünkü Allah “ol” demekle her-şeyi en mükemmel ve orijinâl hâlleriyle yaratıvermiştir. Eğer bir ilkellikten bahsediliyorsa bu, daha sonra, insanın davranışları dolayısı ile câhiliyeye düşmüş olmasıyla alâkalıdır. Böyle olunca da nesli ve ekini de ifsâd ederek ilkelleştirmesi kaçınılmaz olur.

Aslında ilkellik, “yaratılışa uygun davranmamak” demektir. Bu nedenle de varlıkların içinde sâdece insan ilkel olabilir yada ilkelleşebilir. Çünkü yaratılışına aykırı davranan tek varlık insandır. Bir varlığa “ilkel” diyebilmek için, o varlık, bir şuur ve nefs birlikteliğine sâhip olmalıdır ve bu birlikteliği ayırarak bir eksiklik meydana getirmiş olması gerekir. O hâlde bir şuura sâhip olmayan evren materyâli olan galaksiler, yıldızlar, gezegenler vs. ilkel olarak adlandırılamaz. Dünyâ’da da; dağlar, denizler, ovalar, göller, hayvanlar ve bitkiler de ilkel olarak adlandırılamaz. İlkel olarak isimlendirme sâdece, mâneviyatlarını göz-ardı ederek, mânânın kazandırmış olduğu tecrübeden, merhâmetten, vicdandan, ilimden, bilinçten vs. kendilerini mahrûm bırakan insanlardır. İlkellik bir “şuursuzluk hâli”dir. “Maddî olmayanı yok sayma” durumudur.

Bir şeyin ilkel olması için varlığın ilk örneklerinin bir ilkellik süreci yaşamış olmaları gerekir. Yâni varlığın aşama-aşama, ilkellikten mükemmelliğe doğru bir süreç izlemiş olması gerekir. Oysa kâinâtın yâni varlığın yaratılışında hiç-bir zaman bir ilkellik olmamıştır. Yâni, “sâdece maddiyata yönelen”ler ilkelleşir ama “doğal maddiyat”ta ilkellik olmaz ve ilkellik “doğal maddî olan”la ilgili değil, “kışkırtılmış maddiyat”la ilgilidir. Buna göre ilkellik, doğal-normâl-fıtrî olandan bir sapmadır.

İlkellik, bilinçli olanla, dînî olanla ilgilidir ve bir bilinçsizlik ve dinsizlik hâlidir. Buna göre, ilk yaratılışta hiç-bir şey ilkel değildi. Yâni yarım-yamalak bir şey hiç-bir zaman yaratılmamıştı ve “bir süreliğine” de olsa hiç-bir şey ilkel bir durumda aslâ bulunmamıştır. Zâten insanlar da ilk başta ilâhi-merkezli yaşadıklarından dolayı ilkel değillerdi. Aralarında oluşan kıskançlık ve fesatlıkla birlikte çekişme başladı ve bu çekişme ilâhi-merkezli olmayan düşünceler ve amel-eylemler sonucu meydana geldi, en nihâyet de tefrika oluştu, bu tefrika da yanında nefreti getirdi ve sonunda insanlar birbirlerini öldürmeye başladılar. Savaşlar çıktı, zulümler oldu:

“İnsanlar tek bir ümmetti. Allah, müjdeciler ve uyarıcılar olarak peygamberler gönderdi ve berâberlerinde, insanların anlaşmazlığa düştükleri şeyler konusunda, aralarında hüküm vermek üzere hak kitaplar indirdi. Oysa kendilerine apaçık âyetler geldikten sonra, birbirlerine karşı olan ‘azgınlık ve kıskançlıkları’ yüzünden anlaşmazlığa düşenler, o, (Kitap) verilenlerden başkası değildir. Böylece Allah, îman edenleri, hakkında ayrılığa düştükleri gerçeğe kendi izniyle eriştirdi. Allah, kimi dilerse onu doğruya yöneltir” (Bakara 213).

İşte peygamberler, bu şekilde ilkelliğe düşen insanları yeniden “yaratılışlarına uygun hâle getirmeye” ve böylece ilkellikten kurtarmaya gelmişlerdir. O hâlde ilkelliğin karşılığı “medeniyet”tir (uygarlık değil) ve medeniyet ise, “ilâhi-merkezli olan”dır. Zâten kâinattaki her-şeyin “süper uyumlu” hareketi, ilâhi-merkezli hareket ettiklerinden dolayıdır. Fakat insan, bu hareketi “bilinçli olarak” yaptığında ancak ilkellikten kurtularak medenîleşebilir. Medenîleşmek öyle rast-gele bir şey değildir. Medenîleşmek, dînîleşmektir.

Kâinatta her-şey süper düzenli olduğundan ve muazzam düzenli hareket ettiğinden dolayı ilkel değildir. Gök-cisimleri hareketlerini tam zamânında ve Allah’ın yarattığı şekilde yaparlar. Bitkiler ona kezâ; hiç-bir zaman yaratılışlarına aykırı bir süreç izlemezler. Hayvanlar da; tam da Allah’ın yarattığı gibi hareket ederler. Tabi bunların hareketleri şuursuz-bilinçsiz olduğu için onlar “ilkel” olmasalar da, onlar için medenîlikten bahsedilemez. Medenî olması için şeytana ve nefsine karşı bilinç ile ilâhi-merkezli bir direniş göstererek tam da Allah’ın yaratışına ve emirlerine uygun davranmış olunması gerekir.

Kâinâtın/bütünün parçalarıyla arasında sımsıkı bir bağ vardır. Kâinâtı bu bağ anlamlı kılar ve ilkel olmaktan korur. Bu kâinattaki durumda mevcut yapılar aşama-aşama, ilkellikten mükemmelliğe doğru gelişmiş olamaz. Çünkü mükemmelliğe ulaşamamış bir yapı eksik kalacaktır, eksik kalacağı için de şekillenemeyecektir. O hâlde bu mükemmel kâinat sistemi aşama-aşama çalışamaz, çünkü tamamlanmamış bir yapı eksik yada ilkel olacağı için, ara-aşamaların hiç-biri bir işe yaramaz. Bu, kâinâttaki bütün varlık için geçerli olan bir kuraldır. Bir yapının çalışabilmesi için, eksiksiz olması yâni ilkel olmaması gerekir ki Allah ilkel bir şey yaratmaz.

İlkellikten mükemmelliğe doğru bir gidiş olduğu düşünüldüğünde, insanın da ilkelken mükemmelliğe doğru gittiği sonucu doğar ki Evrim Teorisi bunu savunur. Oysa insan Âdem-Havvâ’dan bêri “ilkel insan” değildir. Kendisine vahyedilen insanların ilkelliğinden söz edilemez. İnsan hiç-bir zaman ilkel olmamıştır. (Tabi modern zamanlarda bir ilkellikten bahsedilebilir) Batı-merkezli düşünce, insanın ilkelden mükemmele doğru gittiğini düşündüğünden, evrenin de ilkellikten mükemmelliğe doğru gittiğini varsaymış ve teorisini/teorilerini bu anlayışla geliştirmiştir. İşte Big-Bang Teorisi ve Evrim Teorisi denen teorilerin felsefesini de bu anlayış oluşturur.

Aşamadan bahsettiğiniz anda bir ilkellikten de bahsetmiş olursunuz. O hâlde aşamanın herhangi bir ânında bir ilkellik olmalıdır ki, yaratmayı Allah yaptığından dolayı, “Allah yaratmanın bir yerinde, uygun olmayan ilkel yaratışlar yapmıştır” denilmiş olur.

Big-Bang ve Evrim Teorilerine göre kâinât ve insan, oluşumunu henüz tamamlamamıştır. Hiç-bir zaman da tamamlayamayacaktır. O hâlde bu, “yaratılmış olan hiç-bir şey ilkellikten kurtulamamış” demektir. Hattâ buna “ilkellikten kurtulmak mümkün değildir” de diyebilirsiniz. O zaman da ilkellik bir “din” hâline gelmiş olur. Bu durumda ortaya bir “ilkellik dîni” çıkmış ve insanların çoğu da bu dînin mensupları olmuş olur. Çünkü varlıktaki döngü ve hareket hiç-bir zaman bitmeyecektir. Yâni zaman sürecektir. Zaman geçtikçe daha az ilkel olunuyorsa, o hâlde mutlak olarak ilkellikten hiç-bir zaman kurtulamayacağız demektir. Çünkü hareket devâm ediyorsa bir “tamamlanmamışlık”tan da bahsetmeliyiz, tamamlanmamışlıkta ise, yapı eksik-ilkel kalacağından, ilkellikten hiç-bir zaman kurtulamayacağız demektir.

Ateizmin, sonra da modern-seküler-lâik düşüncenin ana dayanağı, insanların bir zamanlar “ilkel” oldukları zannıdır. Fakat insan ilk baştan bêri vahiy aldığı için hiç-bir zaman ilkel olmamıştır.

Evrim Teorisi insanın ilkellikten mükemmelliğe doğru gittiğini savunur. Oysa insan Âdem-Havva’dan bêri ilkel insan değildir. İnsan hiç-bir zaman ilkel olmamıştır: “Doğrusu, biz insanı en güzel bir biçimde yarattık” (Tîn 4). Batı-anlayışı, her-şeyin ilkellikten mükemmelliğe doğru gittiğini düşündüğünden, insanın da ilkelden mükemmele doğru gittiğini düşünmüş ve Evrim Teorisi’ne inanmıştır.

Evrim Teorisi’ne göre, insan ile şempanze ortak bir atadan ayrılarak, şempanzeler şempanze olmuşlar, insanlar da insan. Fakat genel evrim anlayışına göre bu “ortak ata” da bir-anda beliriveren bir varlık değildir. O da daha önce başka bir varlıktan evrimleşmiştir. Bu geriye doğru olan evrimleşme, ilk canlıya yada o “ilk titreşen şey” her ne ise ona kadar gider. Öyleyse o ilk titreşen şeye göre şu-andaki insan, daha kompleks ve “ileri” bir durumdadır. Buna îtiraz edecek bir durum yoktur. Yâni o ilk titreşen şey evrimleşe-evrimleşe daha düzgün hâle gelmiş ve en sonunda da mükemmel bir görünüm kazanmıştır. Yâni, kötüden iyiye, kullanışsızdan kullanışlıya, ilkelden mükemmele doğru bir süreç izlemiştir. Fakat işte bu noktada bir sorun ortaya çıkıyor: İki bilimsel olgunun birbiriyle yüzde yüz çelişmesi. Termodinamiğin 2. yasası olan Entropi Kânunu’na göre her-şey zamanla bozulmaya, kötüleşmeye, daha kullanışsız olmaya, âdileşmeye, ilkelleşmeye başlarken; Evrim Teorisi’ne göre, tam-aksine; iyileşmeye, düzelmeye, daha kullanışlı olmaya, daha değerli-kaliteli olmaya doğru gitmiştir. Bu durum iki bilimsel olgunun çelişmesi demektir ki, Termodinamiğin 2. yasası olan Entropi, çıplak gözle bile gözlenebilen kesin bir yasa olması nedeniyle, ilkellikten mükemmelliğe sürecini din edinmiş olan “sözde bilimsel” olan Evrim Teorisi’nin yanlışlığı açığa çıkar. Termodinamiğin 2. Yasası olan Entropi Kânunu’na göre her-şey zamanla bozulmaya yâni ilkelleşmeye doğru giderken; Evrim ve Big-Bang teorilerine göre ise her-şey zamanla düzelmeye yâni ilkellikten mükemmelliğe doğru gitmiştir. Büyük çelişki budur.

İnsanların bir zamanlar ilkel bir şekilde mağaralarda yaşadıkları doğru değildir. Bir zamanlar ilkokulda karatahtanın üstüne astıkları resimlerle, körpe dimağlara “insanların ilk başta ilkel bir şekilde mağarada yaşadıklarını” empoze etmişlerdi. Hâlbuki insanlar “ilkellikten kaynaklanan bir nedenden dolayı” aslâ mağaralarda yaşamışlardır. Belki bir savaş, âfet veyâ bir korku nedeniyle bir süreliğine mağaralarda bulunmuş olabilirler ve o resimleri de o zamanlar çizmişlerdir. Bunda şaşılacak bir şey yoktur. Zîrâ şu-anda bile, yoksulluktan kaynaklanan yada çok farklı nedenlerle mağarada yaşayan aklı-başında insanlar mevcuttur. Meselâ Ashâb-ı Kehf yâni “mağara arkadaşları” denen insanlar ilkel falan değillerdi, ilkellikten kaynaklanan nedenlerle mağarada değillerdi. Tam-aksine, aklı başında insanlardı ve hattâ “tek Allah”=”tevhid” inancını kaybederek şirke düşmüş olan yâni ilkelleşmiş olan topluma ve krala kafa tutârak onların şirkini, kendilerinin de tevhidini haykırmışlar ve canları tehlikeye düşünce de mağaraya sığınmışlardı. O hâlde ilkellik şirk denen şeydir ve şirk, ilkelliğin zirvesidir. Şirk, isterse en nâdide eşyâlarla bezenmiş saraylarda yaşanıyor olsun, orası ilkel bir mekân iken, tevhidi merkeze almış insanların bulunduğu doğal bir mağara ise, tevhidin ve medeniyetin beşiğidir.

İslâm’dan önceki bâzı zamanlarda ama özellikle İslâm’dan sonra Türkler kendilerini “Türk” olarak adlandırmazlardı ve “Türk” adlandırmasını kendilerine göre ilkel bir hayat süren “göçebeler” için kullanırlardı. Araplar da kendilerine “Arap” demezlerdi ve “Arap” adlandırmasını kendilerine göre ilkel bir hayat yaşayan “bedeviler” için kullanıyorlardı. Milliyetçilik, modernizme göre ilkelliktir, zîrâ her kavim kendini, “ilkel” kabûl ettikleri zamanlardaki isimleri ile adlandırır. Henüz medenîleşmeden önceki adlarını modern dönemdeki isimleri olarak kullanmaktadırlar. O hâlde milliyetçilik, bir ilkelleşme hareketidir. İlginçtir ki bunu, medenîliğin zirvesi olan İslâm kimliğini geriye artarak yapmaktadırlar. Aslında ilkel olan ırk isimleri alt-kimlik, dînî isimleri (İslâm-müslüman) ise üst-kimliktir. 

Giyinmek medeniyet ile ilgilidir, çıplaklık ise -sanıldığının aksine- ilkellik ve gericilik ile. Hem de öyle bir gericilik ki, Hz. Âdem-Havvâ’ya kadar giden bir “gericilik”. Onlar farkına varınca çıplaklıklarından utanmışlar ve en yakınlarındaki ağaç yapraklarıyla çıplaklıklarını kapatmaya çalışmışlardı. İlk tepkileriydi bu. Fakat modern insan çıplaklıkta sınır tanımıyor ve gün geçtikçe daha çıplaklaşıyor, daha doğrusu ilkelleşiyor. Hayvanlar da çıplaktır fakat bu onların doğal ve normâl durumlarıdır. Allah’ın yaratmasına aykırı bir durum değildir. İnsan ise çıplaklaştıkça doğal ve normâl durumundan çıkar ve normâlden uzaklaştığı için de ilkelleşir.

Sosyâl Darwinizm, insanların (onlar “insansı” diyorlar) bir kısmının evrimini tamamlamadığı için geri kaldıklarını, evrimini tamamlayıp modernleşenlerin ise bunun ödülü olarak geri kalmış sözde ilkel insanları sömürmesinin normâl ve doğal olduğunu, bunun, evrimlerini tamamlayanların (!) hakları olduğunu, hattâ geri kalmış toplumların ve ilkellerin kendilerine kölelik yapması gerektiğini söylerler. Ben de diyorum ki: Avrupa’lıların yada bu düşünceyi savunanların “evrim” aracılığıyla savundukları bu tez aslında “şerefsizliktir. Zâten işte bu nedenle sözde ilkel olarak adlandırdıkları mâsum insanlara hiç acımadan saldırır ve ölmelerine göz yumabilirler. Oysa gerek sömürüldüklerinden dolayı, gerekse de mevcut hayatlarını çeşitli nedenler dolayısı ile değiştirmek istemeyenlerin hepsi Âdem’dendir. Âdem ise ilkel bir insan değildir.

Bir de şu var ki; tüm insanlar batı gibi kalkınmak zorunda mıdır ve batı’nın kalkınma şeklini taklit etmek zorunda mıdır?. Batı gibi kalkınmak “insanlık” değildir ve asıl ilkellik, batı’nın kalkındığı şartlarla kalkınmayı normâl ve doğal görmektir. Fakat batı ve batı zihniyetinde olanlar, hem ilkel kabûl ettiği toplumların yer-altı yer-üstü zenginliklerini sömürmek, hem de ürettikleri ürünleri onlara satmak için kendilerini kalkınmış, çağdaş ve muâsır görürken ve gösterirken, diğerlerini yâni kendileri gibi olmayanları ise yarı-ilkel yada ilkel olarak görüyor ve onlara istediği gibi muâmele etme hakkı olduğunu düşünüyor. Böylelikle sömürülerine bir kılıf bulmuş oluyorlar.

Sosyal Darwinizm insanları kategorize ediyor ve bu yolla 1. 2. 3. sınıf insan yada “gelişmiş”, “gelişmekte olan” ve “az gelişmiş toplumlar” olarak sınıflandırıyor. Sınıflandırmayı da, gelişmiş(!) batı uygarlığı üzerinden yapıyor. Gelişmiş olanların gelişmemiş olanlar üzerinde tahakküm etmesinin meşrû olduğunu düşünüyor ve bu nedenle de neredeyse tüm Dünyâ’yı sömürme hakkı olduğunu zannediyor. Bunu çeşitli kanallarla tüm Dünyâ insanlarına dikte ediyor ve dayatıyor. Tabi bunun en meşhûr olan yolu, Sosyâl Darwinizm olarak tezâhür ediyor.

Modern insan ilkel insandır. Binâların çok-katlı yapılmış ve iyi döşenmiş olması “medeniyet”in göstergesi değildir. Bu yapılar; hırsın, gösterişin ve ihtirâsın bir sonucudurlar. Normâl ve doğal olandan bir uzaklaşma olduğundan dolayı da ilkeldirler. Zîrâ bu mekânlar ruhsuzdurlar. İlkellik, “ruhtan mahrûm olmak ve ruhsuzca yaşamak” demektir. Bu nedenle modernizmin sonu, -mecbûren- ilkelliğe dönmektir. Çünkü modernitenin ve modernlerin felsefeleri her-şeyi tüketmek üzerine kuruludur. Modernizm bir tüketme uygarlığıdır ve tüketilmeyen bir şey yoktur. Fakat tüketilen şeyler bir gün azalınca, bak sen o zaman ilkelliğe. Herkes birbirini yemeye başlayacaktır.

Dünyâ’da ve de kâinatta hiç-bir zaman bir ilkellik yaşanmamıştır. Doğada da hiç-bir zaman bir ilkellik yaşanmamıştır. Her-şey, Kusursuz Vâr Edici tarafından en mükemmel hâliyle orijinâl olarak yaratılmıştır. Bu yaratma ilkel olmadığı için bir aşama kabûl etmeyeceğinden dolayı, tabî ki de “bir-anda” olan bir yaratılıştır.

İlkellik, ilkesizliktir. Bir ilkesi, bir değeri, bir dâvâsı olmayan herkes ilkeldir. O hâlde; “ilkeleri olmayanlar mutlakâ ilkelleşirler” diyerek sözümüzü bitirebiliriz.

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

 

harun görmüş

iktibas çizgisi

Google+ WhatsApp