İletişim anlamakla başlar

İletişim anlamakla başlar


Mücahit Gültekin kardeşimin İslami Analiz’de yayınlanan bir yazısında dile getirdiği, “Prof. Dr. Mustafa Öztürk’ün ifadelerine katılmamakla beraber uğradığı linç kampanyasına tepki göstererek bir tartışma kültürümüzün olmadığını cümle âleme yeniden ispat ettik…” ifadesinin hepimizi ilgilendiren bir soruna işaret ettiğini düşünüyorum. Biz sorunlarımızı makul çerçevede konuşup tartışamıyoruz, farklılıklara saygı noktasında ise son derece zayıfız. Doğru olanı, hak olanı tebliğ etmek yerine muhatabı alt etmeye kalkıyoruz.

 

Birkaç diplomaya birden sahip olabiliyoruz, birkaç dil konuşabiliyoruz, gündemi titizlikle takip edebiliyor, sahip olduğumuz bilgi ve birikimleri kullanarak siyasi, tarihi, felsefi konularda değerlendirmeler yapabiliyoruz fakat muhatabımızla sağlıklı iletişim kuramıyor, bizim gibi düşünmeyen ve inanmayan kişilerin varlığına hiçbir şekilde tahammül edemiyoruz.   Bizden farklı düşünen biriyle karşılaştığımızda nefretle doluyor ve onu linç etmeye kalkıyoruz. Kabul etmeliyiz ki ciddi bir iletişim sorunumuz var fakat kabullenemiyoruz. Farklılıklar geçmişte de olmuştur bugün de vardır dolayısıyla çatışma da bir noktaya kadar kaçılmaz olacaktır. Ancak sağlıklı bir iletişim sözün ve eylemin ölçüsünü ve şeklini belirleyerek uzlaşı sağlar. Fakat biz iletişim kuramıyoruz, tartışıyoruz, atışıyoruz…

 

Bilinçsiz kitlelerin iletişim noktasında yaşadıkları tıkanıklığı anlayabiliyoruz. Ancak kitleleri yönlendiren sözde hocalarımızın makul sınırları aşan tartışma, hakaret ve tehdit içeren ifadeleri içimizi acıtıyor. Bu kişiler acaba Resululahın gayrimüslimlerle ya da müşriklerle ilişkilerini neyin üzerine temellendirdiğini hiç dikkate aldılar mı? Nitekim Hz. Peygamber farklı inanç ve değerlere sahip kişilerle ilişkilerinde nezaketli ve anlayışlı davranmış ve onları vahyin ışığı ile tanıştırmıştı.

 

Kaynağını vahiyden alan ilim insanı olgunlaştırır, olgun insan ise muhatabı ile ilişkilerinde tartışmaya fırsat vermez, onu rencide etmeye kalkmaz. Ne yazık ki toplumumuzda üniversite tahsili almış, makam mevkii sahibi olmuş, okumuş, görmüş, geçirmiş fakat olgunlaşamamış insanlar bir araya geldiklerinde hemen tartışmaya başlıyor ve birbirlerini yerden yere vurarak güç elde ettiklerini zannediyorlar.

 

Muhatabınızın düşüncelerine katılmayabilir ve bunu ona ifade edebilirsiniz. Ancak bunun makul bir yolu, bir metodu olmalıdır. Ha elinize sopayı alıp sizin gibi düşünmeyen kişinin başına indirmişsiniz, ha ağza alınmayacak hakaretler, tehditler, küçük düşürücü ifadeler sarf ederek onu rencide etmişsiniz hiçbir fark yok…

 

Cedel kişisel olgunluğa ulaşamamış, kompleksli bireylerin, savunma aracı olarak kullandıkları bir yöntem. Muhatabını anlama zahmetinde bulunmayan kişi onu öteki olarak katagorize edip üzerine sözden bombalar yağdırıyor. Ve ne ilginçtir ki, köprüde çatışan iki keçi misali kavganın bir kazananı olmuyor. Zira ötekileştirmek taraftar olmaktır ki, bu aynı zamanda şiddet ve nefret gibi olumsuz hasletleri de içinde barındırıyor.

 

İnsani ilişkilerini taraftarlık boyutunda sürdüren kimseler, spor takımı tutar gibi hareket edip küçük meseleleri büyütüyor ve çatışmaya zemin hazırlıyorlar. Onlara göre ötekilerin, yani karşı taraftarın varlığı kabul edilemez onlar sözle, hareketle, eylemle bir şekilde alt edilmeli, etkisiz hale getirilmelidir. Ne yazık ki, okumuş, makam mevkii sahibi olmuş kişiler de bu konuda diğerlerinden farksız değiller. Karşılaşmışsınızdır, iki profesör toplumsal bir sorun hakkında konuşmaktadırlar. Fakat bir süre sonra sesler yükselmeye ve ağır ithamlar, şiddet kokan ifadeler savrulmaya başlamakta ve ortam birden gerilmektedir. İki okumuş erişkin birbirlerinin doğrularına karşı tahammül gösteremez, iletişim kuramazlar. Zira öteki daima kötüdür, ötekinin yaşama, düşüncelerini ifade etme, asli haklarını kullanma hatta nefes alıp verme hakkı yoktur. Öteki yuhalanır, öteki hedef gösterilir, öteki evlerden ırak mekânlara sürgün edilir.

 

İnsani değerlerin ayaklar altına alındığı bir çağda yaşıyoruz. Karmaşık yollara, kirlenmiş düşünce kırıntılarına, kabuk değiştirmiş çehrelere rastlıyoruz ve tahammül sınırlarımızı zorlayan durumlarla karşılaşıyoruz. Peki, ne yapacağız? Farklılıklara karşı nasıl bir tavır takınacağız? Bir erişkin olarak bizim gibi düşünmeyen kişilerle nasıl iletişim kuracağız? Böyle durumlarda muhatabımızla çatıştığımız noktalar üzerinden değil müşterek sorunlarımız üzerinden iletişim kurabiliriz diye düşünüyorum. Ve Hz. Peygamberin insanlarla ilişkilerinde neleri dikkate aldığını, kendisine sorulan sorulara cevap verirken nasıl bir yöntem kullandığını, başına taşlar yağdıran kişilere karşı nasıl bir yaklaşım içinde bulunduğunu düşünüp maksadımızın hakka ulaşmak olduğunu unutmamamız gerekir… Bizim gibi düşünmeyen, bizim gibi inanmayan insanların da yaşama ve düşüncelerini ifade etme haklarının olduğunu kabul etmemiz lazım. Karşı tarafın haklarını ihlal edecek bir durum olmadığı sürece buna izin verilmiştir, fani dünyanın yolcuları için yol ikiye ayrılır. İyi ve kötü… Kişi tercihini istediği yönde yapar. Karşı tarafın tutunduğu inanç ve düşünceler bize uzak olsa da onu olduğu gibi kabul edip hak olanın, doğru olanın tebliğini uygun bir üslupla yapmaya devam etmeliyiz. Benim, Hz. Peygamberin hayatından öğrendiğim budur. Hepimiz bu hayatın hem öğrencileri hem eğitmenleriyiz. İyiliğin yayılması için çabamız olacak ancak hayat boyu öğrenmeye de devam edeceğiz. Bizimle aynı gemide seyahat eden insanlar arasında yolları, yönleri inançları, itikatları farklı olanlar vardır, olacaktır ancak bizim görevimiz onlara taş atmak değil, hakkın tebliğini yapmak olmalıdır…

Google+ WhatsApp