İktisat ve Faiz Problemleri

İktisat ve Faiz Problemleri

Mürüvvet Çalışkan/Sosyolog, Felsefe Öğretmeni

Sınırsız ihtiyaçları, kıt kaynaklarla karşılama sanatı diye tanımlanan iktisadın hayatımızdaki yeri ve önemi üzerinde eğitim sistemimiz günümüzde kapitalist hatta pragmatist bakış açısıyla şekillenmiştir. Aslında iktisadi gelişmeler sadece günümüzle sınırlı olmayıp, geçmiş medeniyetlerin de ana konularından biri olmuştur. Matematiğin olduğu yerde bilim, sanat ve ticarette vardır. Ticaretin olduğu yerde alım satım, alım satımın olduğu yerde ekonomik gelişmeler vardır. Bu yüzden iktisadın ahlaki boyutu eğitimle dengelenmezse Medeniyetler iktisadi yönden çökmeye mahkûm olacaklardır.
 
İktisadın günümüzdeki tanımı birey çıkarına ve vahşi kapitalizme dayanmaktadır. Mutlu ve huzurlu bir toplum için; toplumdaki bütün bireyleri gözeten, ortak çıkarı hedef alan ve gelir dağılımını adil bir noktaya getirmeyi hedefleyen iktisat tanımına ihtiyaç vardır.  Toplumun da bu bağlamda eğitimine ihtiyaç vardır. İktisat günümüzde sosyal sorumluluk projelerini ıskalayarak, bireylerin çıkarları doğrultusunda en fazlayı kazanmaya; hedeflenmiş ilke ve projelerden ibaret kılınmaktadır. Günümüzde iktisadın bu yanlı uygulanış şekli yüzünden maalesef, toplumun ortak mutluluk ve refahını gözeten ilke ve uygulamalardan vaz geçilmiş, toplumun azınlık kesiminin mutlu ve refah içinde yaşadığı bir düzene dönüştürülmüştür. Toplumun refah seviyesinin azalması; gelir seviyelerinin dengesizleşmesinin en önemli nedenlerinden birisi ise iktisadi dağılımı kendi çıkarları doğrultusunda değiştiren azınlığın çoğunluğa uyguladığı alan FAİZ konusudur.
 
Dr. İsmail Özsoy’un Faiz ve Problemleri kitabında Faiz konusunun geçmiştin günümüze yansımaları anlatılmaktadır. Önemli gördüğüm kısımları sizinle paylaşmak istiyorum. Çünkü faizin zirve yaptığı çağımızda, faizin öz geçmişi bizi ilgilendirmektedir. 22 Ağustos 1990 tarihli Sabah gazetesinin ekonomi para sayfasında yer alan haberde, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi öğretim üyesi Tahsin Özgüç, Kültepe / Kaniş höyüğünde yapılan kazılarda bulunan 14000 adet pişirilmiş çivi yazılı tablette, ticari mektupların, senetlerin yer almakta olduğunu söylemektedir. Özgüç’e göre, Mezopotamya’dan gelerek,  Kültepe’ye yerleşen Asurlu tüccarlar, yerli halka yüzde 100’ün üzerinde faizle ödünç altın, para, kalay, giyim eşyası ve buğday satmışlar. Kendi aralarındaki ticari ilişkilerde ise daha düşük oranda faiz uygulamışlar. Haberde bu kalıntıların milattan önce 2000 yılına ait olduğu da belirtilmektedir.[1]
 
Faiz ilk çağlardan beri ödünç verme muameleleriyle birlikte gelişmiş ve ortaya çıktığı andan itibaren başta din adamları olmak üzere filozof ve iktisatçıların inceleme konularından birini temsil etmiştir. Faizi din ve ahlak açısından tahlil eden ilkçağ filozofları Eflâtun ile Aristo onu mahkûm etmişlerdir. Çirkin bir kazanç yolu olarak gördükleri faiz onlara göre zenginlerle fakirleri karşı karşıya getirerek devletin selâmetini tehlikeye atabilir. Aristo, kısır bir metal olan paradan kazanç elde etmeyi gayri tabii ve adalete aykırı bulur.  Onun bu görüşü, ödünç alınan para ile bir kazanç sağlanacağı, dolayısıyla bu kazançtan para sahibine de faiz ödenmesi gerektiği şeklinde bir itirazla karşılansa bile faizde aklıselim ve vicdanın kabul edemeyeceği özelliklerin bulunduğunu göstermesi bakımından önem taşır. Faizi kınayan benzer ifadelere Cicero, Cato ve Seneca gibi ilk dönem Romalı düşünürlerde de rastlanır. Beşerî zaafların kontrol altına alınamadığı toplumlarda ahlaki, içtimai ve iktisadi bir hastalık olarak baş gösteren faiz Mısır, Sümer, Bâbil, Asur, eski Yunan, Roma gibi toplumlarda hüküm sürmüş ve diğer sosyal hastalıklar gibi bununla da mücadele edilmiştir.[2]
 
Hammurabi kanunları ödünç işlemlerini her yönüyle düzenlemiş. Firavunlar devrinde Mısır’da faizin anaparayı aşması yasaklanmış, borcunu ödeyemeyen kişinin alacaklısının kölesi haline geldiği eski Yunan ve Roma’da borçlunun sorumluluğu malı ve zimmetiyle, faiz haddi de % 12 ile sınırlandırılmış, daha sonra Romalı Jüstinyen ticarette bu oranı devam ettirirken asillere % 4 sınırını getirmiştir. Eski Hint’te de yüksek kastlar için faiz tamamen yasak iken aşağı kastlar için âdil bir faizden bahsedilir. Bu toplumda sosyal statü ve asalet seviyesi yükseldikçe faizin kınanması ve yasaklanması temayülü artmaktadır. Bütün bu rivayetler, ilk dönemlerden itibaren tarih boyunca bazı kayıt ve sınırlamalar getirilerek kontrol altına alınmaya çalışılan faizin esasen ahlâka ve insan tabiatına aykırı bir âdet olduğu konusunda hemen hemen ortak bir fikir ve tavır birliği oluştuğunu göstermektedir.[3]
 
Dinî olmayan hukuk sistemlerinde genellikle borçlu lehine getirilen bazı kolaylıklar, özellikle de faiz haddini sınırlama şeklinde kendini gösteren faize karşı bu mücadele, Musevilik ve Hıristiyanlık gibi semavî dinlerde daha netleşerek faizin kökten yasaklanması şeklinde ortaya çıkmıştır. Ancak Yahudiler faiz yasağını sadece kendi aralarında uygulamış, yabancılardan faiz almakta bir sakınca görmemişlerdir (Tesniye, 23/19-20). Onların bu davranışı, faizin dünyada bugüne kadar devam edip yaygınlaşmasının ve onu hafife alıp meşrulaştırmaya gayret etmenin önemli bir sebebini teşkil etmiştir. Başta Luther olmak üzere faiz konusunda büyük duyarlılık gösteren Hristiyan din adamları ise faizi haram saymakta asırlarca direnmişlerdir.[4]
 
Ortaçağ kilisesindeki faiz yasağı en başta tüketim kredilerini hedef alıyordu. Ancak Avrupa’da sanayi ve ticaret hacminin genişlemesi ödünç sermaye ihtiyacını ortaya çıkardı. Hatta bizzat kilise erbabı iş kurmak ve Haçlı seferlerini finanse etmek için büyük miktarlarda ödünç paraya gerek duydu. Daha sonra kilise geniş servet sahibi olarak kendisi de ödünç para vermeye başladı. Bu durum kilise mensuplarını, İncil ayetlerini bu tür faaliyetlerine imkân tanıyacak şekilde yorumlamaya sevk etti. Bunlar, ticaretin bile hırs ve tamah duygularına dayanan kötü bir şey olduğu yolundaki eski görüşlerini terk etmekle kalmayıp faiz konusunda çok yumuşak bir çizgi takip ederek kapitalizmin tohumlarını da atmış oldular. Hıristiyanlığın faiz yasağının yerini dolduracak müesseseler getirememesinin yanı sıra ortaya çıkan ekonomik gelişmeler Ortaçağ’da faiz yasağının tedricî olarak gevşemesine, hatta yasağı tamamıyla kaldırma teşebbüslerinin ortaya çıkmasına sebep oldu.[5]
 
Bu çerçevede, Ortaçağ filozofları bütün borçlu-alacaklı ilişkilerine uygulanabilecek bir faiz tahlili oluşturmayı kendilerine görev bildiler. Bunlardan Saint Thomas d’Aquinas başlangıçta, kullanıldığında tüketilen eşya ile (gıda maddeleri gibi) tüketilmeden kullanılabilen eşyayı (at, ev gibi) birbirinden ayırdı. Ona göre tüketilmeden kullanılabilen eşyanın kullanımına karşılık bir ödemenin (kira) talep edilmesi adalete uygundur. Buna mukabil tüketilerek kullanılan eşyanın mislinin iadesinde ödünç alınan miktara ilave olarak bir de kullanım bedelinin (faiz) talep edilmesi haksızlıktır ve mevcut olmayan bir şeyi satmak demektir. Çünkü bu eşyanın kullanımı tüketilip yok edilmesinden ibarettir. Ancak faiz hakkında önceleri bu açıklamaları yapan ve faiz-kira ayırımında önemli esaslar ortaya koyan Saint Thomas, iktisadî şartların zorlaması ve yatırım amaçlı ödünç ihtiyacının artmasıyla,  faize cevaz vermede gittikçe daha yumuşak davranmış ve bazı gerekçeler ileri sürerek para sahibinin verdiği paradan başka “tazminat akçesi” adı altında ayrı bir fazlalık almasını da meşru görmeye başlamıştır. Bu görüşünü, ödünç verenin bir müddet parasını kullanma imkânından mahrum kalması sebebiyle zarara uğramış olması, paranın ödünç verilmeyip de bir işte kullanılması halinde elde edilebilecek kazancın kaybı veya bir gemi karşılık gösterilerek ödünç verilen bir paranın bu geminin batması halinde karşılaşabileceği risk gibi gerekçelerle açıklamaya çalışmıştır. Böylece önceleri faize karşı olan Saint Thomas, sonradan ileri sürdüğü birtakım gerekçelerle faiz yasağının ortadan kalkmasına zemin hazırlamıştır. [6]
 
Bu yasağın bertaraf edilmesinde kullanılan en etkili yol, daha sonra İslâm dünyasında da görülen, tüketim ödüncü ile ticarî ödüncü birbirinden ayırma teşebbüsü oldu. Tüketim ödüncüne riba deyip reddetme, ticari ödünce faiz deyip kabul etme yöntemi, dindeki yasakla faizli kredilere olan ihtiyacı bağdaştırma yolunda ısrarla kullanıldı. Bu görüşün mensuplarına göre faiz sermayenin üretkenliği, en azından üretken kullanımlara uygulanabilirliği sebebiyle meşrudur. Nitekim önceleri muhalefet etmesine rağmen daha sonra ticarî amaçla faizli ödünç almanın caiz olduğunu ilk defa ciddi surette savunan Hristiyan reformcusu Jean Calvin, faizi günah olmaktan çıkartma yolunda gayret sarf ederken tüketimle üretim ödüncünü, dolayısıyla riba ile faizi birbirinden ayırma yöntemini kullandı. Böylece söz konusu yöntem kapitalizmin doğuşunda zorunlu bir yardım eli olarak kendini gösterdi. Bundan sonra riba ile faiz birbirinden farklı görülerek ayrı hükümlere tâbi tutuldu ve nihayet 1789 Fransız İhtilali sonrasında kanunun belirlediği sınırlar çerçevesinde faizli işlemlere resmen izin verildi.[7]
 
Toplumsal hastalığa ve zamanla toplumsal çöküntüye sebebiyet veren, faizli sistemin önünü kapatmak için, alacak verecek/ borç ilişkisinde, borcuna sadık ahlaklı bireylerin eğitilmesi toplumsal bir sorumluluktur. İktisadi sistemlerin yeniden yapılandırılması; eğitim sisteminin de buna göre şekillendirilmesi, Sosyal adalet için faizsiz ekonomik bir sistemin getirilmesi şarttır. Ancak o zaman mutluluk ve refah seviyesi yüksek topluluklardan söz edebiliriz.
 
Saygılarımla.
 
[1] Dr. İsmail Özsoy, Faiz ve Problemleri, Nil Yayınları, 1994
[2] Dr. İsmail Özsoy, Faiz ve Problemleri, Nil Yayınları, 1994
[3] Dr. İsmail Özsoy, Faiz ve Problemleri, Nil Yayınları, 1994
[4] Dr. İsmail Özsoy, Faiz ve Problemleri, Nil Yayınları, 1994
[5] Dr. İsmail Özsoy, Faiz ve Problemleri, Nil Yayınları, 1994
[6] Dr. İsmail Özsoy, Faiz ve Problemleri, Nil Yayınları, 1994
[7] Faiz ve Problemleri / Dr. İsmail Özsoy

Google+ WhatsApp