“İkra” emrinin ilim tahsil etmek ile bir ilgisi var mı?

“İkra” emrinin ilim tahsil etmek ile bir ilgisi var mı?

Kitap okumak, bilgi edinmek, bilim, teknik konusu açıldığında konuşma yapan, makale yazan, vaaz eden hemen herkes sözü mutlaka ‘ikra’ ayetine getiriyor. Böylece kendince düşüncelerini ilahi kelam ile destekliyor. Deniyor ki Rabbimizin ilk emri “oku”dur. Öyleyse

“İkra” emrinin ilim tahsil etmek ile bir ilgisi var mı?

 

Kitap okumak, bilgi edinmek, bilim, teknik konusu açıldığında konuşma yapan, makale yazan, vaaz eden hemen herkes sözü mutlaka ‘ikra’ ayetine getiriyor. Böylece kendince düşüncelerini ilahi kelam ile destekliyor. Deniyor ki Rabbimizin ilk emri “oku”dur. Öyleyse çok okumalıyız, niçin okumuyoruz, şeklinde devam ediyor. Bu emre imtisalen çok okumalı, kızlarımızı okutmalı, tahsil görmeli ve görmelerine yardımcı olmalıyız. Bu ayetten de anlaşıldığı gibi bilim, kültür edinmek ilahi bir emirdir vs.

İslam’ın ilme, âlime, bilmeye verdiği önemden emin olmakla birlikte, bu ayetin böyle anlaşılması veya meallendirilmesinde sorun var.

Bu isimle çıkmış bir dergi bile var.

“İslam’ın İlk Emri Oku”.

Bu mecmuayı bir yerlerden alıp okumuş değilim. Adını Alak suresinden ve ilk vahiyden alan bu emirle ilgili bilgilerimizi hatırlayalım:

“O bana, Cebrâ’îl olduğunu, Allah’ın kendisini Resu­l olarak seçtiğini bildirmek üzere gönderildiğini bildirdi. Melek bana abdest almayı öğretti; bedenim tamamen arınmış hale gelince, benden okumamı istedi. Ben ise, okuma bilmediğimi söyleyince, beni kolları arasına alıp kuvvetle sıktı ve bir defa daha okumamı talep etti.

Ben yine okuma bilmediğimi söyledim. Melek yeniden beni kucakladı ve daha da kuvvetle sıktı ve sonra okumamı istedi.

Okuma bil­mediğimi tekrar ettim. Yeniden beni kolları arasına alıp daha önceki­lerden daha şiddetli sıktı ve gevşeterek şöyle dedi: “Yaradan Rabbinin is­miyle oku! O insanı bir kan pıhtısından yaratandır. Oku! Zira senin Rabb’in Pek Kerîm olandır; kalemle öğreten O’dur. Bilmediklerini insana öğreten O’dur” (M. Hamidullah, İslam Peygamberi, Cilt 1, s.74)

Şimdi okuduğumuz ayetler üzerinde düşünelim.

Bu ayetlerden ne anlıyoruz?

Bu bir vahiy hadisesidir.

Vahyi getiren bir melek/Cebrail (as) var.

Vahyi alan bir beşer/Hz. Peygamber (sas) var.

Aralarında da bir konuşma cereyan ediyor.

Vahyin keyfiyetini ise Hz. Peygamber anlatıyor.

“O bana, Cebrâ’îl olduğunu söyledi.”

“Allah’ın kendisini Resu­l olarak seçtiğini bildirmek üzere gönderildiğini bildirdi.”

“Melek bana abdest almayı öğretti.”

“Bedenim tamamen arınmış hale gelince, benden okumamı istedi.”

“Ben, okuma bilmediğimi bildirdim.”

Bu muhavereyi gerçekten ‘okuma’ya emir olarak anlarsak okunacak bir şey olması gerekir. Eğer ortada okunacak bir şey yok ise o zaman “sende olan bilgileri yani bildiklerini oku, konuş, anlat, ne biliyorsan söyle” anlamı çıkar.

M. Hamidullah Hoca, Aziz Kur’an’da bu ayetleri izah ederken, başka yerlerde rastlamadığım, kaynağını da vermediği bir açıklama yapıyor.

Hamidullah Hoca’nın neden az bilinen bir rivayeti aldı?

Diyor ki: “Cebrail, kendisine Tanrısal bir yazı gösterip okumasını isteyince, Hz. Muhammed ‘Ben okuma bilmem’ diye cevap verdi.” (Aziz Kur’an, s.745)

Bu bilginin kaynağını zikretmese de siyer yazarlarından bir veya birkaç kişi bu rivayeti nakletmiş olmalı. Hamidullah Hoca’nın, bu az bilinen rivayeti almasının sebebi, Aziz Kur’an Meali’nin Batı/Hristiyan âlemine tebliğ olarak hazırlanmasıdır. Batı’nın rasyonalist aklının, vahyin keyfiyetini anlamakta zorluk çekeceği, olmayan bir metnin okunması mı istenmiş diyeceklerini bildiğinden ve dolayısıyla ilk vahiyle ilgili olarak şüpheleri gidermek ve Efendimizin ümmiliğini anlatmak için Hamidullah Hoca böyle bir yol izliyor.

Bu konuşmadan çıkarılacak iki sonuç var.

Hz. Peygamber (sas)’ın ümmiliğinin kendisine ikrar ettirilmesidir.

Eğer bu İkra emri, okumaya bir emir olsaydı, Hz. Peygamber’in ilk işi, bu vahyi aldıktan hemen sonra, okuma-yazma öğrenmek olurdu. Oysa Siyer kitaplarından öğreniyoruz ki O, hayatı boyunca okuma- yazma öğrenmedi, bilmiyordu.

Kitab’ı vahiy kâtiplerine yazdırdı.

Hudeybiye’de imza olarak konulan Allah’ın Rasûlü imzasını Müşrikler kabul etmediler. Bunun üzerine, bana o kelimeyi gösterin, deyip resul kelimesini kendi elleriyle sildi.

Vefatından hemen önce vasiyetini yazdırmak için kalem, kâğıt istedi.

Eğer okuma yazma bilseydi bütün bunları kendisi yapardı.

Durum böyle olunca; ‘Okumak bilmem’ ikrarı okumak, ile ilgili değil, “konuş, duyur, anlat, ilan et, tebliğ et, söyle” anlamları ile kullanılmış olmalıdır. İkra’nın bu anlamlara gelecek şekilde kullanılmış olabileceğini nerden anlıyoruz?

İlk vahiyden…

Hz. Peygamber’den duyurması, ilan etmesi, açıklaması istenen hususların sayılmasından anlıyoruz.

Eğer bu çıkarım doğru ise:

“Ben okuma bilmem.” Cevabı ile söylenen, söylenmek istenen şudur:

(Neyi duyurayım, neyi tebliğ edeyim, neyi ilan edeyim, neye çağırayım, bir şey bilmiyorum ki!)

“Beni kolları arasına alıp kuvvetle sıktı ve bir defa daha okumamı talep etti.”

“Ben yine (Neyi duyurayım, neyi tebliğ edeyim, neyi ilan edeyim, neye çağırayım, bir şey bilmiyorum ki, dedim.)

“Yeniden beni kucakladı ve daha da kuvvetle sıktı ve okumamı istedi.”

“Ben de aynı sözleri tekrar ederek cevap verdim: (Neyi duyurayım, neyi tebliğ edeyim, neyi ilan edeyim, neye çağırayım, neyi açıklayayım, bir şey bilmiyorum ki!)

Arapçayı İHL seviyesinde biliyorum. Bu yarım Arapçam ile kelime olarak olmasa bile mânâ olarak “ikra”nın bu anlamları da içerdiği kanaatindeyim. Çünkü Türkçe biliyorum.  Dil bilimciler Türkçe “okumak” kelimesi ile “ok” arasında anlam ilgisi kurar. Eski Türklerin birbirlerine çağrı göndermek istediklerinde ok attıklarını bildirirler ve Anadolu’da kullanılan “okuntu” kelimesinin etimolojisini böyle izah ederler.

Bilindiği gibi, okuntu, düğün davetiyesidir.

İkra kelimesinin müteradifleri

Kanaatimiz odur ki Araplarda da “ikra”, çağırmak, duyurmak, ilan etmek anlamlarını da karşılayacak genişlikte bir kelimedir.

Bundan dolayı ilk emir (İkra); “anlat, duyur, çağır, ilan et, söyle” gibi müteradifleri aynı anda karşılamış olmalıdır.

“Yeniden beni kolları arasına alıp bütün evvelki­lerden daha şiddetli sıktı ve gevşeterek şöyle dedi: ‘Yaradan Rabbinin is­miyle oku! O insanı bir kan pıhtısından yaratandır. Oku! Zira senin Rabb’in pek kerîm olandır; kalemle öğreten O’dur. Bilmediklerini insana öğreten O’dur”

Bu ayet, Hamidullah Hoca’nın mealinde “Pek asil, pek kerim” olarak açıklanmaktadır. Bunun Fransızcası böyle midir, bilmiyorum. Kullar/yaratılmışlar için daha uygun bir tanımlama olan “Pek Asil”in; Allah için uygun olmayacağını düşünüyoruz.

Bunu da kayda geçirelim. Ve meali Türkçeye çevirenlerin dikkatini çekelim.

Cebrail (as) ile Hz. Peygamber’in konuşmasının bu şekilde cereyan ettiğini düşünürsek bu muhaverenin şöyle devam etmesi gerekir: “Şimdi benden alacağın bu mesajı, bu ilahi emri, bu vahyi ilan et, tebliğ et, duyur!”

Bu emir aynı zamanda  “Sen bir peygambersin, bunun delili de işte bu aldığın vahiydir, ben Cebrail’im; git, vahiy aldığını söyle, risaletini duyur” demektir.

“Rabbin, insanı kan pıhtısından/embriyodan yaratmıştır. Bu ilahi bilgiyi, bu mesajı, şimdi aldığın/öğrendiğin vahyi ilan et, insanları onları insanı kan pıhtısından yaratan Rabbine çağır!”

“Kalemle yazı yazmayı öğreten Rabbine, onun mesajına, aldığın vahye çağır!”

“Senin Rabb’in çok Kerîm’dir. O Kerim olan Allah’a (ibadete) çağır!”

Bu ayetlerde vahyin, bilginin kaynağı açıklandığı gibi O’na karşı vazifelerimize de işaret var.

“Kalemle öğreten O’dur. Bilmediklerini insana öğreten O’dur. (Bak sen bilmiyordun, sana öğretiyoruz.) Öyleyse sana öğretilen bu bilginin kaynağına, vahye, risaletine çağır, bunu duyur, bunu ilan et!”

Konteks/bağlam ve ilk vahyin oluş şekli ve muhtevası, bu âyetleri böyle anlamamız gerektiğini söylüyor.

Bu izah tarzına göre “İkra/Oku” emrinden ilim tahsiline, öğrenmeye, okula gitmeye bilim transfer etmeye emir ve tavsiye çıkmaz, çıkamaz.

Nitekim bu ilk vahyi aldıktan sonra Efendimiz (sas) evine gelecek, beni örtün diyecek, örtünecek, Hz. Hatice validemiz olayı Varaka b. Nevfel’e götürecek, bunun bir risalet olduğu anlaşılacak ve fazla bir müddet geçmeden:

“Ey örtüye bürünüp yatan (Peygamber!) Kalk, duyur, çağır, tebliğ et, risaletini ilan et, vahiy aldığını ve vahiyle sana gelen bilgiyi duyur”; emrini alacaktır. İkisi bir arada düşünüldüğünde “fe-enzir (korkut)” emri (duyur, anlat, çağır, tebliği et) karşılığını verecek bir anlam genişliğinde olmalıdır. Peygamber’den duyurması, anlatması, çağırması, ilan etmesi istenen bilgi, Rabbimiz hakkında aldığı bilgiyi vermek, risaletini duyurmak, vahyi ilan etmek, O’nun büyüklüğünü bildirmektir. Bu uğurda eğer sıkıntı çıkarsa; o sıkıntıya sabretmesini bilmektir.

Bu korkutmak olayı ile tabii ki ayetlerin devamında yer alan Kıyamet’in dehşeti arasında bir irtibat vardır ve fakat dikkat edilirse bu da bir duyurmaktır.

Müslümanın Allah’tan aldığı ilk emir

Anladığımız odur ki bu emirden, Hz. Peygamber’e (sas) olduğu gibi,  ümmete yönelik de sonuç çıkarmak gerekir. Sonuç da şudur: Hz. Peygamber’e (sas) verilen vahyi ve vahiyle gelen dini/tevhidi tebliğ etmek, duyurmak, insanları tevhide çağırmak emri ümmete de verilmiştir.

Tekrar edelim:

Müslümanın Allah’tan aldığı ilk emir, okumak, ilim tahsil etmek, okutmak, bilgi edinmek değildir. İlahi hakikati duyurmak, vahye çağırmak, vahiy ile gelen bilgiyi ilan etmektir. Ayetlerin nüzul sebebi bize bunları söylüyor. Yani ki Cebrail (as)’ın Efendimiz Aleyhisselam’a ilk vahyi getirdiğinde, ona hitaben söylediği “Oku” kelimesinin “ilim öğrenmek, ilim tahsil etmek, ilme teşvik” ile bir ilgisi yoktur.

İslam’ın ilme verdiği önemi anlatmak için bu âyetin delil olarak getirilmesi uygun değildir.

Bu “Oku/duyur, ilan et, çağır,” ayetleri ümmi bir peygambere, kendi dilinden okumak-yazmak bilmediğini itiraf ettirmeye yönelik çağrılardır. Bu ilk vahiy ile O’na ‘bir Yaratıcı/Rab var ve Seni O yarattı’, denmektedir. Yaratım (alak) hakkında bilgi verilmekte, sonra da “Sen bunları bilmiyordun ve görüyorsun Sana öğretiyoruz” denmektedir. Kalemle yazı yazmanın öğretildiğine dair ayeti de “Evet, Allah (gerek) meleklere (gerek) insanlara kalemle yazı yazmayı öğretmiştir ve fakat sen vahyin dışında bir şey bilmiyorsun, bir bilgi sahibi değilsin, yazı yazması da bilmiyorsun, demeye getirmektedir.

‘Ben bir şey bilmiyorum ki (neye çağıracağım, neyi tebliğ edeceğim, neyi duyuracağım)’ diye itiraf ettirildikten sonra; ima ile ‘O, kalem ile yazı yazmak öğretmesine rağmen, sen yazmak da bilmiyorsun’ denilerek vahyi, yazılı bir yerden okumadığı, (bir Melek’ten işiterek aldığı) kendisinin yazmadığı, bilgi kaynağının Yaratan Rab, vasıtanın Cebrail (as) olduğu söylenmektedir. Çünkü artık ona bir bilgi, (vahiy) gelmiştir ve O, bu bilgileri “önceden okuryazar olmadığı”nın farkında olarak, bu da O’na ikrar ettirilerek verilmektedir.

Kur’an-ı Kerim’de ve hadis-i şeriflerde ilim öğrenmenin fazileti ile doğrudan ilgili onlarca emir, tavsiye var iken; bağlamında hiç de ilim tahsil etmek, bilgi öğrenmeye teşvik etmek gibi bir gönderme, bir ima ve ihsas olmayan bir ayete böyle bir mânâ giydirmek, doğrusu çok garip…

Özetle:

İkra ayetinden bizim anladığımız bunlardır. Bize verilen ilk emir; vahyi ilan etmek, ilahi tebliğatı duyurmak, vahye çağırmak, vahiyle gelen bilgiyi tebliğ etmektir.

 

 

Kamil Yeşil/Dünya Bizim

Google+ WhatsApp