İki söylem

İki söylem


İki söylem

 

 

"Herşey çok güzel olacak”.. Seçimin en gözde sloganıydı bu. Sayın İmamoğlu’nun otobüsünün civârında beliren bir delikanlının ağzından çıktı evvelâ. Herhâlde, Sayın İmamoğlu’nun iletişim ekibi, sabaha kadar uğraşsalar böyle bir slogan bulamaz, bu derecede tesirli bir mizansen oluşturmazlardı. Kısmet ayaklarına kadar geliverdi.

 MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

 

Bir kere, çalışılmış bir slogan değildi. Kendiliğinden ve olanca saflığıyla, bir seçmen bile olmayan Berkay isimli, ondört, onbeş yaşlarındaki bir gencin ağzından dökülüvermişti. Şâir Orhan Veli’nin şiirinde dediği gibi, “herşey birdenbire oluverdi”. Kısa zamanda yayıldı ve kampanyanın sloganı hâline geliverdi. Sayın Yıldırımın kullandığı “Gönül Belediyeciliği” sloganı da fenâ değildi. Ama çalışılmış, oluşturulmuş bir slogandı. Bu sebeple diğeri karşısında fazlaca bir tesir göstermedi.

Siyâset bir tarafıyla, akılcı hesaplara dayalı mühendislik bir olgudur. Her ne kadar bâzı literatürlerde, başka mânâlara çekilmek sûretiyle olumsuz bir şey gibi gösterilse de, aslında mühendisliği olmayan bir siyâsetin başarı şansının olmadığını biliyoruz. Ama, siyâsal mühendisliğin de ciddî meseleleri var. Berlin Duvarı yıkılıncaya kadar , “Yatırımcı” Merkez (Yasal) Sağ ve “Bölüşümcü” Merkez (Yasal) Sol arasında salıncaklanan siyâsal sistemler işledi işlemesine; ama bu soğuk mühendislik işleyiş başarısının faturası, siyâsal toplumların mensuplarının siyâsetten soğuması oldu. Depolitizasyon; yâni siyâsete olan alâkanın hızlı bir şekilde düşüşe geçmesi, gelişmiş Batı Demokrasilerinin en başta gelen meselelerinden birisi olduğu bilinir. Kültürel alâka ve tercihler, beklenmedik şekilde siyâsal alâka ve tercihlerin önüne geçti. Bu aslında varoluşsal (ontolojik) bir değerlemenin üzerine binâ oluyordu. Basit ifâde edelim; Batı’da kendisini siyâsette pişirmiş, geliştirmiş bir bireyin toplumsal îtibârı, siyâsetle alâkadar olmayan, bunu yerine, meselâ rendekârlık öğrenip ortaya başarılı işler çıkaran birisi kadar değildir. Onun anlattıkları çok daha fazla alâka ve takdir toplar. 70’li senelerde tanıdığım yabancıların, o zamanlarda bizim için çok sıcak meseleler olan siyâsal tartışmalarımızı yüzlerini buruşturarak karşılamaları, sıkılıp uzaklaşmak istemeleri çok dikkâtimi çekerdi. Biz dünyâyı kurtarmak adına atıp tutarken, onlar meselâ büyük hürmetle kilim dokuyan bir kilim ustasına yöneltirlerdi dikkâtlerini.

Kimileri bu durumu onların “tuzu kuru olmalarıyla” izah ederdi. Kimbilir, belki de doğrudur. Ama farkın çok keskin olduğu da su götürmez bir gerçek. Onlar bireysel îtibârı, hattâ erdemi siyâset dışında ararken; biz “siyâset” odağında görmeye ısrarlıyız. Bu fark elyevm cârîdir. (Bir zamanlar Arendt gibi düşünürlerin yapmaya çalıştığı da, kökleri antikitede olan “erdem-siyâset” bağını yeniden kurmaya mâtuf çalışmalardı.)

Geç modern dünyâ, “kültür-siyâset” kopukluğunu telâfî edici adımlar attı. Kültürel meselelerin siyâsallaştırılması bunun en tipik göstergesi olarak görünüyor bana. Hoş; bunu, bütün boyutlarıyla çok ileri bir adım olarak değerlendirdiğim söylenemez. Dayandıkları sâikler ne kadar inandırıcı olsa da, kültürel siyâsetlerin, kültürlerin kültürelliğini ziyâdesiyle zedelediğini düşünmekten alıkoyamam kendimi. Dahası, bu iki alanın, tabiatları icâbı uyumsuzluğunu düşündüren çok sayıda mesele olduğunu da ileri sürebilirim. Ama, bu bağın bâzı noktalarda geri dönülmez bir şekilde kurulduğunu ve işlemeye başladığını görüyoruz. Artık siyâset, eskisi kadar organik, bürokratik ve mühendislik bir mesele değil. Belki de insanları siyâsetten soğutan, siyâsetin yozlukları, siyâset sınıfının moral çürümüşlüğü ve güvenilmezliği kadar; organik, bürokratik ve mühendislik taraflarının baskın hâle gelmiş olmasıydı. Başarılı olmaları bile bu tarz siyâsetleri bir yerden sonra kurtarmıyor. Kültürel dünyâları “duygusal akıllar” yönetiyor. Bu dünya hem çok kavgalı, hem de alabildiğine şenlikli. Duygusal aklın siyâsette, araçsal aklın aradıklarından çok daha başka şeylerin peşnde olduğunu söyleyebiliriz. Sâdece kavgalarına bakmak ve buna göre siyâset inşâ etmek sınırlı bir kavrayış olsa gerekir. En başta sâhicilik algısını ve imgesini kurmak gerekiyor. Sâhici olan doğru olmak zorunda değil. Sâhici durumu gerçek durumla karıştırmamak gerekiyor. Sâhicilik, gerçeğe şöyle bir dokunan; ama onunla özdeşleşmeksizin, sayısız çağrışımı harekete geçiren bir duygulanımdır. Meselâ Dombra müziği işliğinde, sayısız çağrışımı ayağa kaldıran “Uzun Adam” benzetmesi Sayın Erdoğan’ın Başkanlık Seçimindeki en büyük kozuydu. Çok iyi oturmuştu. Netice de başarı oldu. Berkay’ın hediye ettiği slogan da benzer olarak Sayın İmamoğlu’ya oturdu. Hâsılı İstanbul seçimlerinde “mühendislik-organik” bir söylemle “kültürel” bir söylem karşılaştı. Fark, gâliba biraz da buydu. Kazanan ikincisi oldu. Bunu da yadırgamıyorum.

Gelelim sloganın âkıbetine… Seçim başarısı, siyâsal başarının ilk ayağıdır. Ama kendisi değildir. “Change” diyen ve bununla büyük bir rüzgâr yakalayan Obama, ABD Başkanlık târihinin en pısırık devrine imzâ attı. “We will make America great again” diyen Trump ABD’yi büzüştürmekle meşgûl.. Haydi bize dönelim: “Yeter, Söz Milletin” dedik, 1960’da sözün sâhibi kim, gördük. “Büyük Türkiye” sloganı Süleyman Demirel’e iktidârı kazandırdı. Ama, netice ekonomik ve siyâsal olarak “küçülen” bir Türkiye oldu. Ecevit’in “Ak Günler”i, “Kapkara Günler”

olarak döndü bize. Özal’ın “Dört Eğilimi Birleştirme” düsturu, ideolojik kamplaşma ile sona erdi. Liste uzar gider… “Herşey Güzel Olacak” mı dersiniz?..

 

yeni şafak

Google+ WhatsApp