İhtimâller üzerine bâzı akıl yürütmeler

İhtimâller üzerine bâzı akıl yürütmeler


Dünyâ târihinde sıklet merkezinin “Batıdan “Doğuya” kaymakta olduğunu hemen herkes görebiliyor. Çin 1990’lardan başlayarak bu sürecin merkezini oluşturuyor. Evvelâ, arz ettiği düşük ücretler üzerinden “emek yoğunluklu” sermâyeyi ve yatırımları çekti. Dışsal zararları çok yüksek olan ağır sanâyi bunlar. Batı bir bakıma kendi safralarını Asya’ya kaydırarak kendisini arındırıyordu. Teknolojik üstünlük kendisinde kalacaktı. Ama evdeki hesap çarşıya uymadı. Teknoloji şirketlerine konulan vergilerle bu işler devâm ettirilemezdi. Çin ise bu müteşebbislere, çok daha elverişli şartlarla kapılarını açıyordu. Diğer taraftan teknolojinin kendisine has bir kırılganlığı vardı. Kolayca kopyalanabiliyordu. Çin, endüstri ve teknoloji “hırsızlığını” hırsızlık olarak görmedi. Hiç yüksünmeden çaldı, çırptı. Bir noktadan sonra Silikon Vâdisi’ni sarsan ve neredeyse iş yapamaz hâle getiren bir gelişme ile karşılaştık. Emek yoğunluklu sermâyenin yanısıra Çin, teknoloji ve sermâye yoğunluklu üretimi de kendisine tekelleyen bir konuma geldi. Bu gelişmelere mukâbil Batı’nın, en başta da ABD’nin yaptığı , 5G teknolojisinde olduğu üzere, Çin’e ambargo uygulamak ve Çinli öğrencilerin ABD ve Kanada misâllerinde olduğu gibi tahsil görmesini sınırlandırmak oldu. Yasaklamalar çok defâ acziyetin göstergesi değil midir?

Aslında süreç ne ABD-Çin, ne de Batı-Doğu ikilemlerine sığdırılamayacak kadar derin bir süreç. Bu, esasta “sermâyenin genişlemesi” olgusuna oturuyor. Buna göre sermâye belli bir doygunluk aşamasına gelip, verimlilik kayıplarını hissettiği noktadan başlayarak biriktiği yerden taşar ve kendi kurucu ilkesi olan “sonsuz büyüme” ilkesi mucibince başka yerlere gider. Sermâyeye târihin gaz formu olarak bakmamızın sebebi de budur. Bir zamanlar İspanya’dan Hollanda’ya, Hollanda’dan Birleşik Krallığa, oradan da ABD’ye nasıl hareket ettiyse; evvelâ kontrol edilebilir olarak Pasifik’e ve nihâyet kontrol edilemez olarak Çin’e konuşlanmasını da aynı merkezde değerlendirmek gerekir. Devlet ve ulus yapıları ya bu dinamiklerden besleniyor yâhut mahrum kalıyorlar. Ama sermâyenin genişleme dinamiklerini engelleyecek yapılar değil bunlar.

Çin otokratik devlet yapıları üzerinden sermâyenin en verimli çaılıştığı merkez olmak konumunu devâm ettiriyor. Bütün sır, Çin’de vergilerin yeniden bölüşüm süreçlerinin baskılanmış olmasıdır. Çin bu baskılamaların eşliğinde kesif bir ihracatçı güç olarak tüketim toplumlarına ulaşmayı ihtirasla devâm ettiriyor.. Açık bir şekilde belirtelim: Eğer Çin demokratikleşmeye ve nüfusunu tüketime açmaya kalkarsa kaybeder. Bu vaziyette sermâye ve teknoloji Çin’i terk eder. Bunu gören ABD şu aralar son kozunu oynuyor. Çin’i istikrarsızlaştıracak, açılım alanlarında yayılmasını engelleyecek her türlü adımı atıyor. Çin’i hırsızlıkla, demokratik olmamakla, çevreyi kirletmekle, iklimi bozmakla suçluyor. Bu arada kendi içinde Yeşil Yeni Mutabakat olarak bilinen yeni bir üretim ve mübadele tarzı geliştirerek , Çin’i târihsel olarak diskalifiye etemeye gayret ediyor.

Çin’in açılımlarını istikrarsızlaştırma programının iki büyük ayağı var. İlki Rusya-Çin, Hindistan-Çin gerilimlerini arttırmak. Diğeri ise Avrupa-Çin bağını engellemek. Sonuncudan başlayacak olursak, Transatlantik açılımı Avrupa’yı Rusya ve Türkiye gibi Avrasya bağlarından arındırmak hedefini taşıyor. Avrupa ağır bir ABD baskısı görüyor. Almanya ve Fransa tam bir yol ayırımında. Ya, Rusya ve Türkiye ile bağlarını güçlendirerek bir Asya açılımı başaracaklar yâhut ABD (NATO) baskısı altında büzüşecekler. Önümüzdeki Almanya ve Fransa seçimleri çok kritik. Eğer Merkel sonrasında F.Merz, A.Laschet karşısında kazanırsa ABD planı işler. Tersi durumda ise Almanya kendi açılımını gerçekleştirme fırsatı kazanır. Türkiye’nin yakın zamanlarda Almanya ve son olarak da Fransa ile bağlarını tâzeleme teşebbüsleri de bu değerlendirmemizi doğrular mâhiyette. Hâsılı AB ağırlığını ya Avrasya’dan yâhut ABD’den yana koyacak.. İzleyeceğiz.

Çin-Hindistan ve bunun uzantısı olarak Hindistan-Pakistan gerilimi konusunda ABD hâlâ istediğini almış değil. Hindistan bu gerilim oyununa girmek konusunda hayli isteksiz çıktı. Ama daha derinden işleyen gerilim Türkiye-Rusya ve Çin-Rusya arasında. Avrasya’da Rusya’nın hayli sıkıntılı olduğunu düşünüyorum. Üretim gücünü kaybetmiş, sâdece petrol ve doğalgaz gelirleri değil, nüfusu da azalan Rusya, devâsa coğrafyasında ve hinterlandındaki hayât alanlarında hâkimiyetini devâm ettirmek için kendisine bir partner bulmak zorunda. Bu partnerin Türkiye’den başkası olamayacağı ortada. Ama en büyük tehdit Sibirya’nın geleceği açısından Çin’den geliyor. Daha doğuda ise târihsel Rusya-Japonya gerilim hattı mevcût. Rusya’nın işi gerçekten de zor. Ama Türkiye NATO baskılarını karşılamayıp ayarlarına geri dönerse tutunması çok zor. Zihinsel ve pratik olarak Türkiye ile işbirliğini derinleştirmeye hazırlıklı olması. Benzer olarak Türkiye’nin de Rusya ile olan münâsebeti çok kritik. Her iki devlet ilk dalgayı, Azerbaycan-Ermenistan savaşında başarıyla atlattılar. Devâmını izleyeceğiz..

Hâsılı bundan sonrasında Avrasya-AB , Türkiye-Rusya ve Çin-Rusya münasebetlerini dikkâtle tâkip etmek gerekecek…

Google+ WhatsApp