İçine bakamayan, dışına sızamayan

İçine bakamayan, dışına sızamayan


Yeni yaşama biçimlerinin insanı çevresindeki hayata yabancılaştırdığını, hakikatle tabiat üzerinden irtibat kurma ihtimallerini neredeyse tümüyle ortadan kaldırdığını bir çok kişi söylüyor. Ancak yeni zamanların bir kötü zihinsel alışkanlığı var ki, söylenenler ne kadar büyük ve tehlikeli olurlarsa olsunlar yanlışları ortadan kaldırmıyor. Söyleyip geçmeye fazlasıyla alışkın insanlar haline geldik hepimiz. Tabiat eskiden neredeyse orada duruyor. Şehirlerin dışına itmek için her şeyi yapıyor olsak da tabiatın direnci kolay kırılmıyor, iki beton kütle arasındaki çatlaktan taze yeşil otlar fışkırıyor ve hatta bir zaman sonra çiçek açıyor. Biraz yorulmayı göze alırsak yürüyerek bile kırlara ulaşabiliyor hâlâ. Başımızı kaldırdığımızda dağlarla selamlaşabiliyoruz. Bir çoğu insan tasarımıyla tabiliklerinden uzaklaştırılmaya çalışılıyor olsa da sitelerimizin bahçesinde rüzgarla oynaşıyor bodur ağaçlar. Sayıları azalmış gibi gelse de hepimize, kuşlar yine gökyüzünde, dallarda, çatılarda. Yağmur düşen toprak mis gibi hayat kokuyor hâlâ. Ama insan, bugün, tabiatın onun yakınında olduğu kadar yakın mı tabiata? Tabiatın söylediği bütün bu engin ve derin sözleri işitiyor mu can kulaklarımız? Yanı başımızda nefes alıp veren o olağanüstü hayat, bizde dokunabilecek katılaşmamış bir yer bulabiliyor mu aradığında?

Bai Juyi, ‘Çiçek Olmayan Çiçek’ kitabındaki arı duru şiirlerinden birinde şöyle söylüyor: “Sayısız dalı var ağacın salınıyor bahar rüzgarında/ Altın renkli bir ipekten daha yumuşak ve daha narin/ Bakımsız kalmış bir bahçenin batı köşesinde/ Gün boyunca güzelliğine bakmaya kim gelir ki benden başka!”

İnsan, olağanüstü zenginlikte bir tabiatın, kendisiyle hakikat diliyle konuşan bir çevrenin içinde yaratıldı. Bu gerçek, bu devirde unuttuğumuz şeylerin en acıklı olanlarından biri. Çevremizdeki her şey, görebilen, fark edebilen insan için bizi hakikatin eşiğine kadar götürecek işaretlerle müzeyyen... Bu asrın ortalarına kadar yazılmış edebi eserlerde, sanatla inşa edilmiş bütünlüklerde bu içsel merak, bu tabii yöneliş, bu ‘hayret’ rahatlıkla gözlenebiliyordu. Çünkü insanın hayatı, tabiatla anlam bağını korumaya devam ediyor, edebiyat da tabiatıyla buradan besleniyordu. Şimdi hayatı küçümseyen bir kurgusal mantık ve ipini koparmış bir zeka hem tabiattan, hem kendi tabiatından kopuk, kendi hayatının depresif tanrısı olmaya soyunan bir insanı konu alıyor ekseriyetle. Çünkü yeni hayat böyle ve orada tabii olan pek az şey kaldı, tabiatla derin bağını koruyabilen pek az şey!

Azize Hildegard’ın tabiatta ile kurduğu derin irtibata ve orada bulduğu ‘mânâ’ya biraz takılıp kalalım mı?: “Ben, bütün hayat kıvılcımlarını yayan yüce ve ateşli gücüm. Bana ölüm yok, ama onu dağıtan benim. Dört bir yanda hikmetle kolan vurup kanat çırpan benim. Çayırlara yayılan güzelliğin bağındaki o dipdiri ve ateşli öz benim. Suda parıldar; güneşte, ayda ve yıldızlarda yanarım. Gözün göremediği rüzgarın gizemli gücü benimdir. Bütün hayat soluğunu ben beslerim. Bütün yeşilliklerde, bütün çiçeklerde ben soluk alıp veririm. Sular canlıymış gibi aktığında o benimdir. Bütün dünyayı tutan şu sütunları ben yükselttim. Esen yellerin ardındaki gizli güç benim; benden kaynaklanır onlar. İnsan soluklanarak yürürse, ateş de işte öyle, benim soluğumla yanar. Bütün bunlar, içlerinde ben olduğum için, onların hayatlarından olduğum için yaşarlar. Ben hikmetim. Her şeyin kendisinden türediği, yıldırım gibi düşen sözün gümbürtüsü bendendir. Ölmesin diye her şeyin içine yayılan benim. Ben hayatım!” (İnsan ve Tabiat/Seyyid Hüseyin Nasr/Çev. Nabi Avcı)

“İnsan kendi gerçeğini görmeli diyorum” dedi beyaz saçlı adam gülümseyerek, “herkes hemen selfie çekmeye başlıyor!

Google+ WhatsApp