İç siyâset mi, dış siyâset mi?

İç siyâset mi, dış siyâset mi?


İç siyâset mi, dış siyâset mi?

 

 

Son yerel seçimlerin “Bek’a” ve “Ekonomi” odağında yapılan tartışmalarla yüklü olduğunu gördük. Bunu biraz açalım. Aslında tartışmanın meali şuydu: Cumhûr İttifâkı’nın propagandistleri, seçimin basit olarak bir yerel seçim olmadığını, Türkiye’nin “dışarıdan” tam bir kuşatma altına alındığını îmâ ediyordu. Eğer, bu kuşatmanın etkisini kırmak istiyorsak, mevcût iktidârın adaylarının yerel seçimlerde desteklenmesi ve kazandırılması gerektiğini vurguluyorlardı.. Buna mukâbil Millet İttifâkı’nın propagandistleri, bunun bir bahane olmadığını, dış tehlike meselesinin bir “korkutma nesnesi” yapıldığını, abartılı bir şekilde seçmenlere dayatıldığını, yerel seçimin bir “ev içi” mesele olduğunu, seçmenlerin tercihlerini yaparken mutfaktaki yangına bakması gerektiğini telkin ediyorlardı.

 MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

 


Aslında normal şartlar gözetildiğinde, yerel seçimlerin pek de yerel seçim olarak yaşanmadığını söyleyebiliriz. Araştırıldı mı bilmiyorum; ama bu seçimde oy verme davranışını belirleyen sâikler, yerel odaklı işlemedi. Cumhûr İttifâkı zâten bunu açıkça böyle ortaya koydu. Bek’a meselesini ciddiye alanlar ve istikrarı önceleyenler, çağrılara kulak vererek tercihlerini Cumhûr İttifâkı’ndan yana yaptılar. Muhalefet ise “ekonomi” gibi bir başka makro meseleyi işledi. Aslında bunun da yerel seçimlerle bir alâkası yoktu. Ekonomideki dalgalanmaları odağa koymak sûretiyle, uzun AK Parti iktidârına karşı biriken tepkileri örgütleme cihetine gittiler. Yâni, eğer yerel seçimi çığrından çıkarmak siyâsal bir defo ise, onlar da farklı bir şey yapmış olmadılar ve ekseni yerelden çıkarıp, başka bir yere taşıdılar.

Esâsen, hayli uzun bir zamandır “iç siyâset” ve “dış siyâset” arasındaki açık büyüyor. Buna bağlı olarak basitçi tercihler ve değerlendirmeler pekişiyor. Bu sâdece muktedir ve muhalif söylemlerde ortaya çıkmıyor. Entelektüel tercihlerde de durum farklı değil. Misâl verelim: Bâzıları, dünyâ meselelerinin gündeme gerektiğinden fazla vurgulanarak konulmasının, iç meseleleri perdelemek, içerideki başarısızlıkları saklamak için kullanıldığını îmâ eden veyâ açık açık ortaya koyan değerlendirmeler yapıyor. Muhalif söylemde bu çok belirgin bir şekilde karşımıza çıkıyor. Türkiye’nin bir diktatörlükle yönetildiğini, diktatoryal rejimlerin yaptığı gibi, mevcût iktidârın “hayâlî” düşmanlar ve tehlikeler ürettiğini söyleyip yazıyorlar. Eğer uluslararası meseleler büyüyüp, onların da küçümseyemeyeceği bir hâle gelirse, bunu da içeride yaşanan meselelerin bir yansıması olduğu düşüncesine yaslanıyorlar. Meselâ bir Sûriye meselesi varsa, bunun müsebbibi olarak tek başına ve doğrudan iktidârı gösteriyorlar. Yâni iktidâr el değiştirirse veyâ yeni bir hükûmet kurulursa, ortada ne Sûriye ne göç ne de terör meselesi kalmayacağını îmâ ediyorlar.

Bu değerlendirmeler aslında Soğuk Savaş devrinde, pek çok yerde karşımıza çıkan bir senaryonun, bugün de geçerli olduğu varsayımına dayanıyor. Evet o günlerde hakikâten de böyle yapılırdı. Meselâ Batı Almanya’nın insanları ne idüğü belirsiz bir “komünizm tehlikesiyle”, Doğu Almanya’nın insanları ise yine ne idüğü belirsiz bir “Nazizim” tehlikesiyle durmaksızın korkutulurlardı.. Benzetmeler de “hortlama” fiiliyle yapılırdı. Komünizmin hortlaması, Nazizmin hortlaması gibi. Aslında bugün anlıyoruz ki, anlatılan hikâyeler hortlak hikâyeleri ne kadar gerçekçi ise o kadar gerçekçiydi.

Muhayyel tehlikeleri bir yanılsama olarak görenler, muhtemelen de haklı olarak, dış tehlike bahanelerinin, içerideki dinamikleri ezmek için kullanıldığını söylüyor ve evin içinde olup bitenleri önplâna geçiriyordu. Tabiî ki, mücâdeleler kamplaşmış bir uluslararası ilişkiler ağı içinde yaşanıyordu. İçerideki dinamiklerin yükselişi, olgunlaşması artık herneyse, veri bir kamptan çıkmak içindi. Ama bunun olabilmesi için iç siyâset öncelikliydi. Doğu Avrupa’nın özgürlük değeri üzerinden toplumsal-siyâsal dinamikleri olgunlaşacak ve toplu hâlde, olmaları gereken kampa, Batı Kampına dâhil olacaklardı. Bunun aksine, meselâ Arjantin veyâ Şili, ABD emperyalizmine karşı direnen dinamikleriyle , Küba ile buluşacak ve Sosyalist Bloka dâhil olacaktı. Bağımsızlar Bloku veyâ Çin üzerinden kurulmaya çalışılan başka bir sosyalist blok da tercihler arasındaydı.

Pekiyi bugün aynı senaryolar mı işliyor? Pek o kanaâtte olmadığımı söylemeliyim. Dünyânın şöyle veyâ böyle ama kurulu “dengeleri” değiştikten sonra ortaya çıkan belirsizlik ve normsuzluk bir zamanlar hortlak hikâyeleri olarak anlatılan kurguları geriletti. Ama beteri geldi. Artık muhayyel ideolojik tehlikelerden bahsetmiyoruz. Kavgalar çok açık ki bir yeniden paylaşım kavgası. Belirsizlik yüklü ve normsuz uluslararası ilişkiler, akademik olarak tornadan geçirilip reelpolitik olarak tarif ediliyor. Haşin, kanlı jeopolitik, jeostratejik, jeokültürel veyâ ekopolitik meseleleri eşanlı yaşıyoruz. Bu, bir ideolojik veyâ muhayyel bir kavga değil. Dizilimlerin, safların bir kurulup, bir bozulduğu , fâillerin hesap vermediği , ultramakyavelist bir tablo bu. ABD tehlikesi İran için çok reel bir gerçeklik. Bu, İran’da demokrasi olup olmadığı, ABD tehlikesinin mollalar rejimini güçlendirip güçlendirmediği tartışmalarını gölgede bırakacak kadar reel. Hâsılı, artık eskiden olduğu gibi iç dinamiklerle tartışılan iç siyâset tartışmalarını ferah ferah yapabilecek bir dünyâda yaşamıyoruz. Dahası, iç dinamikler üzerinden bir dünyâ tahlili yapmak artık katıksız bir “siyâsal ilâhiyat “ meselesi. Yapan yapar; nasıl olsa vergiden muaf..

 

yeni şafak

Google+ WhatsApp