Hüseyin Avni Dede…

Hüseyin Avni Dede…


Hüseyin Avni Dede…

 

 

Şehir hayâtı sâfî düzen demek değildir. Şehir, düzen ve düzensizliklerin çatıştığı bir mekândır. Buna isterseniz “nomos” ile “kaos”un, ister “matematika” ile “fizika”tın çatışması diyebilirsiniz. Eğer bunlardan herhangi birisi şehre galebe çalıyorsa şehir nâmına işler iyi gitmiyor demektir. Eğer düzen, cümle düzensizlikleri bastırırsa; eğer herşey zabt-ı rabt altına alınırsa, şehir hayâtiyetini kaybetmiş olur. Çünkü dinamizm dediğimiz şey düzenlerden değil; düzenin dışında kalan sivil süreçlerin içinden gelir. Bunun aksine, eğer düzensizlikler şehrin düzenini devâm ettirilemez hâle getirirse bu da şehri söndürecektir.

 MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

 


Aklıma hemen iki misâl geliyor. Meselâ Viyana, düzenin düzensizliği bastırdığı bir kenttir. Düzen, kâideler, temizlik bu kentin ana vasıflarıdır. Ama bu kentte uzun zamanlar yaşayan insanların söylediğine göre Viyana, düzeniyle insanın yaşama arzusunu söndüren tesir doğurur. Pek çok İskandinav kenti hakkında yaşayanların intibâları da bundan farklı değildir.

1970’lerin New York’u veyâ Chicago’su ise zıt misâllerdir. Sokaklarında Mafyanın kanlı hesaplaşmalarının yaşandığı , Central Park’a belli bir saatten sonra girenlerin sağ sâlim çıkma ihtimâlinin neredeyse, kendisine piyango ikramiyesinin isâbet etme ihtimâline denk geldiği senelerde New York bir kâbus kente dönüşmüştü.

O hâlde ne yapılmalıdır? Aklı başında ve hassas idâreciler veyâ karar alıcılar , kentlerin veyâ şehirlerin, yerleşik kâidelerine halel getiren “aşırılıklarına” toptancı bir bakışla bakmazlar. Eğer, mevzubahis olan “ikinci” ve “üçüncü şahıslara doğrudan zarar veren suç faaliyetleriyse, bunlarla sonuna kadar mücadele ederler. Kimse de buna bir şey diyemez. Ama eğer, kâidelerin dışına çıksa da, mekâna dâir bir “hoşluk” doğuran bir şeyler varsa, bunlarla müzâkereye otururlar. Bu, onu düzen adına, âdetâ penisilin tedâvisi uygular gibi ortadan kaldırmak değildir. Tam tersine onu kontrol etmeyi ve görece korumayı esas alır. Meselâ Amsterdam bu tarz uygulamaların en ileri olduğu kenttir.

Geçenlerde, “yer olmayanlar” üzerine bir şeyler yazmıştım. İstanbul’a dâir yatırımların, şehrin sâkinlerini rahatlatmayı esas alan öncelikler üzerinden gelişmesini tabiî ki anlayışsızlıkla ve vefâsızlıkla karşılayacak değilim. Ama İstanbul’un daha esaslı derdini , şehre âit hoşlukların yıkımı ve yok oluşuyla alâkalı görüyorum. Meselâ, 1970’lere kadar edebiyatçıların, târihçilerin, mûsıkîşinasların, akademiklerin mahfillerine ev sâhipliği yapan Bayezid, Dîvanyolu’ndaki mekânların erimesine yok olmasının birinci elden şâhidiyim. Marmara Kıraathanesi ve Küllük artık yok. Bir zamanlar gazeteleri, yayınevleri ve kitapçılarıyla meşhûr Cağaloğlu’nda acaba kaçı ayakta kalabildi? Çorlulu Medresesi ve Sahaflar Çarşısı devâm ediyor; ama eski ambiance’larından eser yok. Karşı tarafta, Pera’da da vaziyet farklı değil. Bir zamanlar ,edebiyatçıların buluşma mekânı olan Markiz benzeri pastahaneler el değiştirmiş ,turistik lokantalara dönüşmüş. Kitapçılar birer birer kapanıyor… Belediyelerin sıkı bir envanter çalışmasına girişip bu mekânları canlandırmak ve yaşatmak için âcil eylem plânları üretmesine ihtiyâç var.

Şâhit olduğum iki kayıptan ayrıca bahsetmek istiyorum. Bunlardan ilki, Sirkeci Büyük Postahane’nin karşısından bakınca soluna düşen aralıkta yer alan kalem ve saat tamircilerinin tasfiye edilmesidir. Koleksiyonerlerin toplandığı, eksperlerle buluştuğu; “Azizim elime 1934 Mont Blanc geçti”, “ Filâncanın koleksiyonunda feşmekân marka varmış” gibi harâretli konuşmaların yapıldığı bir kültür mekânıydı burası. Eloğlu olsa bu sokağı yaşatırdı. Biz dümdüz edip geçtik.

Bayezid Meydanı’nda da bir başka kültür yıkımı yaşandı. Mâlûm, Çınaraltı’nda yakın zamana kadar tespihçiler, ufak tefek antikalar ve vintage ürünleri alan satan bir grup insan vardı. Sahaflara girerken insanı “durduran”, seyri bile apayrı bir “hoşluk” doğuran küçük bir muhitti bu. Yer olmaktan çıkan Bayezid Meydanı’nı dolduruyorlardı. Zaman içinde, burayı bir “çıfıt çarşısına” çeviren “başkaları” da geldi. (Kullanılmış iç çamaşırı satanları bile gördüm). Derken, zâbıta ile gerilimli olaylar yaşanmaya başladı. Çınaraltı zaman zaman zâbıta mârifetiyle boşaltıldı. Ama son hâdise bardağı taşırdı. Zâbıtaya karşı şiddet kullanıldı. Bunların, sonradan gelip, Çınaraltı’nı dejenere eden kişiler olduğunu öğrendim. Son hâdise, Çınaraltı’nı bitirdi. Belediye, anlayabildiğim kadar bu defâ kararlı.

Tesâdüf edenler bilirler. Çınarı kuşatan tümseğin üzerinde, seneler boyu egzantrik bir tip boy gösterirdi. Hüseyin Avni Dede namıyla mâruf bir zattır bu. Yanılmıyorsam, 1960’ların sonundan bugüne kadar hep aynı yerde duran, ufak tefek antikalar ve kendi bastırdığı şiir kitaplarını satarak geçimini sağlayan Hüseyin Avni Dede, hiç kestirmediği saçları ve sakalları, yaz kış üzerinden hiç çıkarmadığı gocuğu, rengarenk gümüş yüzükleriyle âdetâ canlı bir heykel gibi durur. Yaşlı ve köklü çınar ile berâber son derecede hoş bir manzara oluşturur. Kendisine alâka gösterenlerle son derecede zarif, kibar bir şekilde konuşur. Meydanın, kapalı çarşının tarihinin canlı târihidir. Son aldığım habere göre Sahaflara sığınmış durumda.

Bayezid Meydanı’nın istikbâli meçhul görünüyor. Büyüklerimiz ne düşünüyor bilmiyoruz. Ama meydanı yer olmayandan çıkarıp bir yer hâline getirmek için yapılacak ilk işlerden birisinin, Çınaraltı’nda ufak tefek antikalar veyâ tespih satanları tescilleyip koruma altına almak ve Hüseyin Avni Dede’yi yerine iâde etmek olduğunu biliyorum. Hüseyin Avni Dede’yi Çınaraltı’ndan uzaklaştırmak, o çınarı kesmek kadar acı verici..

 

yeni şafak

Google+ WhatsApp