Hümanizm Yada İnsanı İlahlaştırmak

Hümanizm Yada İnsanı İlahlaştırmak


“Ey insan!; ‘üstün kerem sâhibi’ olan Rabbine karşı seni aldatıp-yanıltan nedir?” (İnfitâr 6).

Hümanizm=İnsancılık; “XIV. yüzyılda Avrupa’da, ortaçağın skolastik düşünüşüne karşı doğan ve Eski Yunan ve Latin kültürünü en yüksek kültür örneği olarak gören ve onun yeniden canlandırılmasını amaçlayan felsefe, bilim ve sanat görüşü”. “İnsanın yüceliğini ve insanlık sevgisini en yüce amaç bilen, insanın aklına ve insanlığa inanan ve insanı her-şeyin ölçüsü olarak alan öğreti”.

İnsan “kul” olarak yaratılmıştır. Bu kulluk “sâdece Allah’a” olan bir kulluktur. Kulluk “sâdece Allah’a” yapılmadığında herkese ve her-şeye yapılmaya başlanır ki târih bunun örnekleriyle doludur. İnsan âhirette, Dünyâ’da kulluğu kime yaptığına göre değerlendirilecektir. Affedilmeyecek tek günah olan şirk, kulluğun “sâdece Allah’a” yapılmaması durumudur. Küfür, Allah’ın yanında başka birilerinde yada başka şeylerde de bir güç vehmetmek ve onlardan medet umarak Allah’ın biricik ilah olduğu gerçeğinin üstünü öretmektir.

İnsanlar târih boyunca her-şeyle şirk koşmuştur. Dağlar-tepeler, yıldızlar, Güneş ve Ay, denizler, nehirler ağaçlar, hayvanlar vs. Fakat en çok da insanla şirk koşmuştur. Başarılı olmuş devlet adamlarını, lîderleri, bilginleri, kahramanları, zenginleri ve çok sevdikleri insanları o kişilerin hayatlarında yada ölümlerinden sonra aşırı yücelterek tanrılaştırmışlar ve onları zamanla ilahlaştırarak tapmaya başlamışlardır. Kendilerinin rızkını veren, onları koruyup-kollayanın insan-dışındaki ve insan tanrılar olduğuna inanmışlardır. Tabi bu durumu birileri dibine kadar kullanmıştır. Bu nedenle de bu durumdan çıkar elde edip yolunu bulanlar, bu inanışın sürmesi için her-şeyi yapmışlardır ki, Allah’tan başka ilah olmadığını ve O’ndan başkasından medet ummanın küfür ve şirk olduğunu bildiren İslâm inancıyla gönderilen peygamberlerin baş düşmanları bunlar  olmuştur. Meselâ Hz. Mûsâ’nın baş düşmanı olan Firavun, kendini ilahlaştırarak ve şirk koşarak:

“Firavun, kendi kavmi içinde bağırdı; dedi ki: ‘Ey kavmim, Mısır’ın mülkü ve şu altımda akmakta olan nehirler benim değil mi?. Yine de görmeyecek misiniz?” (Zuhrûf 51) ve;

“Sizin en yüce Rabbiniz benim” (Nâziât 24) diyebilmiştir. Bu ve bunun gibi örnekler, “ilkel Hümanizm” yâni “insanı ilahlaştırmak ve ona tapmak”tır. “Modern Hümanizm” ise, sâdece tek kişiyi veyâ bir-kaç kişiyi değil, modern-hümanist sistemi benimseyen tüm insanların ilahlaşmasıdır.

Hümanizm (İnsancılık) ne olduğu bir yazıda şu şekilde anlatılır:

“İnsancılık (Hümanizm) terimi en genel anlamıyla; insan aklını, etik ve adâlet kavramlarını temele alan, bâtıl inanışları ve doğa-üstü olan her-şeyi yadsıyan bir dünyâ görüşüdür. Bu yaklaşım Hümanizmin dünyevî (seküler) yorumudur. Bu seküler biçimiyle Hümanizm, çalışmalarda, felsefede ve pratikte insansal değerlere ve ilgilere odaklanan bir yaklaşımdır. Bu yaklaşım anti-hümanist (insancı olmayan) her türlü kavram, düşünce ve uygulamayı dışlama yoluna gider. Yukarıdaki iki tanımı bütünleyen bir tanım da şudur: Hümanizm, tüm insanların değerli ve onurlu olduğunu öngören ahlâk felsefelerinin genel bir kategorisini anlatan bir terimdir” (Felsefe Gen tr).

Hümanizm, modern sapık teorilerin çıkış merkezi olan batı-hristiyan coğrafyasının bir düşüncesidir ve batı’dan çıkmıştır. Klâsik dönemde pagan-hristiyan inanışıyla ve tevhidden kopuk dînî görüşleriyle Hz. Îsâ’yı ilahlaştıranlar, modern dönemle birlikte dinden ayrılınca tüm insanları ilahlaştırmaya başlamışlardır. Böylece batı’nın târih boyunca yaptığı şey “insanı ilahlaştırmak” olmuştur. Çünkü bir şey haddini aştığında zıddına inkılâp eder.

Batı hiç-bir zaman bir denge kuramamış, dengeli olamamıştır. Zîrâ dîn olmayınca yâni “medeniyet” olmadığında dengeye ulaşılamaz. Bu nedenle batı, eski Yunan’da ve Roma’da olduğu gibi ya tanrıları tek otorite yapmış ve onlara göre düşünce, amel ve eylemde bulunarak şirke ve küfre düşmüş, yada modern zamanlarda Hümanizm düşüncesi ve ideolojisi ile, tanrıları bir kenara atarak insanı tanrılaştırmış ve insanların aklına göre düşünmüş ve amel-eylemde bulunmuştur. Fakat aklını ilahlaştırdığı insan, “dinden kopmuş” ve gaybı inkâr eden insanın aklıdır. Bu inanışa îtirâz eden ve Hümanizmi inkâr edenleri ise “gerici” ve “yobaz” îlan etmiştir.

Hümanizm, insan aklını (aslında nefsini) en üstün değer olarak gördüğü için, insanı denetleyen bir “üst akıl ve kudret”i inkâr etmiştir mecbûren. Böylece insan, nefsinin doğrultusunda istediğini yapabileceğini düşünen bir varlık olup çıkmıştır. Üstelik böyle yaşayanlar “ideâl insanlar” olarak gösterilirken, aksi tutumdaki insanlar ise “ilkel ve geri kalmış” olarak gösterilmiştir. Hâlbuki insanın iyi ve üstün olmasının yolu, nefsinin doğrultusunda en yoğun bir şekilde haz içinde yaşaması değil, Allah’ın yolunda azimle yürümesidir.

Modern-bilim de ilâhi olandan kopuktur ve insan aklına göre işler. Yâni hümanisttir. Bu nedenle de meta-fiziği kabûl etmez ve düşüncesini kısırlaştırır. Zîrâ varlığı Yaratan’ı hesâba katmadan yapılacak gözlemler ve teoriler eksik ve yanlış olmaya mahkûmdur. Çünkü insan aklı hem şaşmaz-yanılmaz bir cevher değildir hem de şaşmaz bir kuyumcu terâzisi gibi mâsum değildir.

Hümanizm yâni insanı ilahlaştırmak, “insan aklını ilahlaştırmak”tır. Aklı ilahlaştırmak ise, mutlakâ vahyi arka plâna atmayı gerektirir. Zîrâ vahiy, akıl-üstü özellikler taşır ve akla, “yeterli değilsin, îman et ki yeterli ol” mesajını verir.

Hümanizm, “barışçı” olduğu sözüyle yola çıkmış olmasına rağmen, kendisi gibi düşünmeyen ve yaşamayan insanlara her türlü zulmü revâ görebilmiştir ve bu zulüm hâlen devâm etmektedir. O hâlde Hümanizm koca bir yalandan ibârettir. Çünkü Hümanizmdeki sözde hoşgörü, nefis-merkezli olan aklı ve bu akla sâhip olan insanı kutsallaştırmış, ilahlaştırmıştır ve ödüllendirmiştir ki, bu insan, Dünyâ’daki adâletsizliği ve zulmü ortaya koyan yada ortaya koyanlara destek veren kesimdir.

Hümanistler kendilerine yaşam alanı bırakmayan düşünceleri ve dinleri inkâr ederlerken, aslında kendileri de kendileri gibi düşünmeyen ve yaşamayan insanları inkâr etmektedirler. Onlara zulmederek onların yaşam alanlarını gün geçtikçe daraltmaktadırlar. Zîrâ lâik-seküler-dinsiz düşüncelerini tüm Dünyâ’ya şiddet de içeren bir şekilde dayatmaktadırlar.

Hümanistler insanın kendini tanımasını ilke edinmişlerdir ama bu tanıma sadece bedenin fizîki yönünün yada nefsin tanınması şeklindedir ki nefsini iyi tanıyan hümanistler, nefsinin isteklerini de iyi bir şekilde öğrenmiş olurlar. Tabi böyle olunca da artık tüm uğraşları, bu isteklere göre bir Dünyâ şekillendirmek olur. Oysa insan bir bütündür ve insan bedeni ve rûhuyla insandır ve ikisini birlikte bilmenin tek yolu da “vahiy-merkezli bilmek”tir. Vahiy-merkezli bilince vahiy-merkezli yapmak zorunda kalınacağından dolayı, vahiy-merkezli olana düşman olmuşlardır.

Hümanizmin insan aklını yüceltmesi, bilimin ve teknolojinin gelişmesinde her zaman itici güç olmuştur. Zâten bilim ve teknoloji de câhiller için insan aklının yüceltilmesi ve kutsallaştırılmasındaki en büyük itici ve iknâ edici güçtür. Fakat bilim ve teknoloji Allah’tan, merhâmet ve vicdandan kopuk olduğu için (çünkü dinden kopuktur), görece bâzı yararlarının yanında çok büyük zararlara da yol açmıştır ve de açmaktadır:

“O, iş başına geçti mi (yada sırtını çevirip gitti mi) yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya, ekini ve nesli helâk etmeye çaba harcar. Allah ise, bozgunculuğu sevmez” (Bakara 205).

Abdulaziz Tantik, hümanizmi ortaya çıkaran süreç ve geldiği yer hakkında şunları söyler:

“Prometeus, ateşi tanrılardan çalıp insanlara getirmeseydi, hâlâ tanrıların insanlar üzerinde tahakkümü devâm edecekti. İnsanlar ateş sâyesinde; yâni bilgiyi elde ederek tanrılar ile savaşmaya ve kendi özgürlüklerini elde etmeyi başardılar. Aydınlanma hikâyesi bu ateşi çalmanın bir üst-aşaması olarak betimlenir. İnsan-çağı başlamış ve tanrılar-çağı geride kalmıştır. Hümanist çağ derken kastedilen tam olarak budur. Artık insan-merkezli bir dünyâ var ve bu dünyâda tanrı, vâr olacaksa ancak insanın izin verdiği kadarıyla’ vâr olacaktır. Daha sonra bilinen bir gerçek olarak ‘tanrı öldürülmüştür’ ve yeniçağ artık tanrısız bir çağ’ olarak öne çıkmaktadır. Yâni insan tam olarak iktidârını belirginleştirmiştir.

 Fakat insan kendi iktidârını kurmasına rağmen dinler varlığını sürdürmüş ve insan kendi yetersizlikleri ile boğuşurken, sürekli canhıraş çığlıkların sâhibi olmuştur. Önüne Dünyâ’nın bütün imkânları sunulmasına rağmen, her dönemden daha fazla kan dökülmüş ve daha fazla insan zulme uğramıştır. Son üç yüz yılın târihi bunu bize göstermiştir. Artık başı dara düştüğünde sığınacak bir tanrı bulamamakta ve kendi acziyeti içinde kıvranıp durmaktadır. Buna strese dayalı psikolojik hastalıklar’ tanısı konur ve tedâvi için de, bu duyguları yok etmeye yönelik çalışmalar ortaya konulur. Ama insan, bir türlü mutlu olamamaktadır. Kendini çılgınca eğlenceye ve uyuşturucuya vurur, her türlü sapkınlığı yaparken rûhu bir türlü sâkinleşmemektedir. İnsan, düşmanı olan tanrıyı kaybedince yeni düşman olarak hemcinsini seçmiştir. Artık insan, insanın kurdu’ olarak betimlenmektedir. İnsan-çağının başlatıcısı konumunda olan Avrupa’da sosyal yaşam müthiş bir yabancılaşma eşliğinde suçun dakîkada onlarca kez tekrârına sebebiyet vermektedir. Güven, huzûr ve mutluluk daha çok insanlıktan çıkmaya yönelince oradaki insanlar, uzak-doğu dinlerine, mistik arayışlara yönelmek durumunda kalmışlardır”.

İnsan kutsallaştırılınca, insan olmayan diğer varlıklar da basitleştirilmiştir. Onlara zulm edercesine davranılmıştır: Oysa Allah her-şeyi bizim insanca ve müslümanca kullanmamız için yaratmıştır. İnsan dışındaki canlıları da, zarar vermeden ve onlara zulmetmeden kullanmamız için yaratmıştır. Braidotti’ye göre, gücü elinde tutan insan kendisinden başka insanların ve insan-olmayan canlıların yaşamlarına ilişkin karar vermekte ve bu kararlarla büyük ölçüde, yaşatmak yerine yok etmektedir. Bu bakımdan târihi; bilim, ilerleme, medeniyet, Hümanizm gibi kavramlarla örülü Avrupa geleneğinin ölüm saçan bir güç zemini oluşturmuş olması dikkat çekicidir.

İnsanı kutsallaştırma, insanı, her-şeyi kutsallaştırmaya alıştırır. Zîrâ insan her-şeye hırsla ve hazla yönelir. Hümanizm; hayvan, doğa ve eşyâyı kutsallaştırılmıştır. İdeolojiler, ekonomi, erkek-kadın, özellikle para ve her-şey kutsallaştırılmıştır. Zîrâ Allah yok sayılmıştır ve -hâşâ- ölmüştür.

Hümanist insan “doğayı aşmak” ister, zîrâ doğa, kendisi gibi değildir ve doğaldır. Doğada bir hırs yoktur ve Allah’a göre hareket eder. Hayvandan da aşağı oluşuna bakmadan kendini hayvanlardan üstün gördüğü için hayvanları aşırı kullanır ve onlarla çok fazla yakınlaşır ve fıtratlarını bozar. Aslında hümanistler büyük bir çelişki olarak insandan nefret eder ve bu nedenle de hayvanlarla aşırı yakınlaşır. Fakat bu durum bir zaman sonra tersine döner. Çünkü bir şey sınırı aşarsa tersine döner. Böylece doğa ve hayvanlar kutsanmaya başlanır ve hayvan, insandan yada en azından hümanist insandan daha değerli hâle gelir.

İnsanın kutsallaşması da bir yerden sonra tersine döner ve doğal insan -sözde- “üst insan”a dönerek robotlaşır ve sayborg insan” olur. Bu durum arzu edilmeye başlanır. Çünkü dediğimiz gibi, Hümanizm aslında bir çelişki olarak insan düşmanıdır. Sayborg insan teorileri üretilmeye başlanır. İnsan insanlığından çıkar ve makineleşir. Makineye tapan Hümanizm için bu sorun değildir. Böylece insanın değeri düşer ve insanlar makineleşmek için seferber olur. Tabi aslında bu da hümanist insanın ölümsüzlük arzusudur. Zîrâ hümanist insan âhireti kabûl etmez ve ölümsüz olmak ister. Öyle ya, insan nasıl olur da bu kadar kutsallaşmış ve ilahlaşmış olmasına rağmen ölüp yok olabilir. O hâlde insan ölümsüz olmalıdır ve Homo Deus gibi ifâdelerle insanı ölümsüzleştirmenin yâni tanrılaştırmanın yolları aranır ve bu uğurda nice sapık yollara girilir. Transhümanizm denen şey budur. Yapay zekânın bu kadar irdelenmesinin bir nedeni de budur. Bir yazıda transhümanizm hakkında şunlar söylenir:

“Savunucularının tanımıyla transHümanizm, insanın fiziksel ve bilişsel yeteneklerinin arttırılması ve yaşlanma, hastalanma gibi arzu edilmeyen kusurlarının(!) ortadan kaldırılması amacıyla teknoloji ve bilimden faydalanılması gerektiğini öne süren uluslararası bir entelektüel ve kültürel harekettir. Üç ana amaç üzerine kuruludur: Süper uzun ömürlülük, süper zekâ ve süper refah seviyesi. Bu amaçlara ulaşmak için geleceğin teknolojileri, insana faydaları göz-önünde bulundurularak kurgulanmalı ve bu üç hedefi gözetecek biçimde değişim sağlanmalıdır. Transhümanistler, insanın bugünkü bilgisel ve teknik donanımının önemli bir geçiş evresi olduğuna işâret etmektedir. Bu durumda transhuman da ‘geçiş insanı’ olarak değerlendirilebilir. Akımın tâkipçilerine göre bu geçiş, kusursuzluğa ve hattâ -zamanla- ölümsüzlüğe geçiş olacaktır. Bu bakımdan insan dünyâsının kusursuzlaşması için insanın yapması gereken son îcat, yapacağı ilk üstün zekâlı makinedir. Daha sonra her-şeyi o üstün zekâlı makine yapabilecektir; bu üstün zekâ, yeni kusursuz makineler üreterek insan dünyâsını kusursuzlaştırabilecektir. Hastalığı ve ölümü hangi yaşta olursa-olsun felâket sayan ve kusursuzlaşmanın önündeki engeller addeden Kurzweil’e göre, insan bedeninin ve beyninin çalışma ilkeleri keşfedildikçe hastalık, yaşlanma gibi ârıza sayılabilecek kırılganlıklar olmadan daha yüksek performans elde edebilecek ve daha üstün sistemler geliştirilebilecektir. Transhümanistlere göre bu kusursuzlaşma sâyesinde insan, ilkel beynimizin hayvanlarla ortak saldırganlığı ve öfkesi olmadan yaşayabilecektir”.

Tasavvufta da insan kutsallaştırılmıştır ve insan tohumdan meyveye doğru bir seyir izler ve en kâmil noktaya ulaştığında tanrılaşır. Fakat “lâ fâileillallah” (Allah’tan başka fâil yoktur) düşüncesi “lâ mevcûde illallah” (Allah’tan başka mevcut yoktur) düşüncesini de yanında getirdiği için, insan kendinin varlığını inkâr edemez ve “lâ mevcûde illâ ene” (benden başka varlık yoktur) ve “lâilâhe illâ insan” (insandan başka ilah yoktur) durumuna kadar gelir. Zâten tasavvuf, “insanı tanrılaştırma felsefesi”dir. Seyr-i sülûk denilen şey de, “insanın tanrılaşma serüveni”dir.

Tasavvufta bir -sözde- hoşgörü vardır. Her türlü zulmü “lâ fâile illallah” (yapan-eden Allah’tır) sözü ile hoşgörürler. Ne de olsa yapan-eden Allah ya; bu nedenle tüm sapıklıklar bile hoşgörülmelidir. Böyle düşünüverdiğinizde hoşgörüverirsiniz. Hâlbuki tasavvufçular, kendisine yapılan en küçük bir hatâyı bile affetmezler ve “lâ fâileillallah” yâni “bu da Allah’tan” demezler. Dosta düşmanlık, düşmana dostluk yapmak tasavvufun alâmet-i fârikasıdır. Hümanizmin ve hoşgörünün sözde büyük temsilcilerinden Celâleddin Rûmi’nin hoşgörüsü, sâdece Moğollara karşı gösterdiği bir hoşgörüdür. Egemenlere gösterdiği hoşgörü. Moğollara karşı savaşan müslümanlara hoşgörü göstermesi şöyle dursun, onları düşman bellemiştir. Bu nedenle de Moğol emperyâlistlerine ajanlık yapmıştır. Zâten küresel emperyâlistlerin Celâleddin’i bu kadar sevmelerinin nedeni de, emperyâl siyâsete geniş alanlar açabilme özelliğidir. Yoksa onun kara kaşına kara gözüne hevesli değillerdir. Bu hoş(t)görülü Celâleddin, oğlu Alâaddin’e hiç hoşgörü göstermemiş ve onu sevdiği kızdan ayırmıştır. Güyâ “aşk adamı” olan Celâleddin, Kimyâ Hâtun ile oğlu Alâaddin arasındaki sevgiyi-aşkı görmezden gelerek, Kimyâ Hâtun’u, Şems’e peşkeş çekmiştir. Şems ise onu döverek öldürmüştür.

“Ne olursan ol yine de gel” sözü vahye aykırıdır ve meselâ Kur’ân; kâfirler ve müşriklerin Kâbe’ye girmesini engeller ve “ne olursan ol yine de gel” demez:

“Ey îman edenler!; müşrikler ancak bir pisliktirler; öyleyse bu yıllarından sonra artık Mescid-i Haram’a yaklaşmasınlar. Eğer ihtiyaç içinde kalmaktan korkarsanız, Allah dilerse sizi kendi fazlından zengin kılar. Şüphesiz Allah bilendir, hüküm ve hikmet sâhibidir” (Tevbe 28).

Batı, zulmünü ve sömürüsünü, güyâ demokrasi-liberâlizm-Hümanizm-özgürlük-refah adına yaptığından, insan adına yaptığından, bu yıkımları, zulmü ve sömürüyü normâl olarak görüyor ve gösteriyor fakat, “içinde yanan ateşi söndürmek için” tanklara bir taş atan çocuğu “terörist” olarak îlan ediyor ve Dünyâ’daki tüm angutlar da bunu batı’nın gösterdiği gibi görüyorlar. Rasim Özdenören şöyle der:

“Müslümanlar özellikle geçen yüzyılın ortalarından Îtibâren, İslâm-dışı dünyâya, müslümanca değil, ‘hümanistçe’ bir yoldan baktırılmaya başlanmıştır. Böylece, İslâm-dışı dünyâ, İslâm’ın emrettiği müsâmaha rûhu çerçevesinde değil, fakat hümansitlerin telkin ettiği bir müsâmaha rûhuyla görülmeye başlanmıştır. Meselâ bir Edison’un, bir Einstein’ın cehennemde yanmasına gönlünün râzı olmadığını söyleyebilen biri farkına varmadan ‘hümanizmin’ telkin ettiği görüş-dâiresine girmiş bulunur. Dahası, bu görüş-tarzı, Allah’ın râzı olduğundan râzı olmamak gibi bir netîceye de çıkacağından, sâhibini küfre de sokmuş bulunacaktır”.

Allah “son Peygamber”e kadar sık-sık peygamberler ve vahiyler göndererek, Dünyâda vahiy-merkezli din aleyhine bozulan ve “insan-merkezli olan”a kayan fesadı düzeltmiştir ve vahiy-merkezli dîni hâkim kılmıştır. Çünkü Allah, sâdece vahiy-merkezli dinden râzıdır. Son Peygamber Hz. Muhammed ile de bunu kemâle erdirmiştir. Artık insanların örnek alacağı bir Peygamber (sünnet) ve danışabileceği bir Kitapları (Kur’ân) vardır ve bu ikisine sıkı-sıkı sarıldıkları müddetçe vahiy-merkezli din, insan-merkezli dîne (Hümanizm) üstün olacaktır ve Dünyâ barış yurdu hâline gelecektir.

Tasavvuf “insan-ı kâmil”den bahseder. Tasavvufun bahsettiği insan-ı kâmil, aslında insan ile Allah arasındaki “ara tanrı”dır. Bu aynı, Nietzsche’nin “üst-insan” söylemi gibidir. Üst-insan düşüncesine göre normâl insanlar için maymunlar ne ise, üst-insan için de normâl insanlar maymun gibidir. Tasavvufta bu daha da abartılıdır. Zîrâ “üst-insan” olan insan-ı kâmil zamânın kutbu-gavsıdır ve kâinâtı elinde bir tesbih gibi oynayabilmektedir. Bu nedenle ona -hâşâ- “cenâb’ı hak” diyenler bile vardır. Çünkü insanı bir kere yüceltmeye başladığınızda, onu yüceltmenin bir sonu gelmez ve süreç, insanın Allah ‘ilân edilmesine kadar gider. Târih boyunca hümanizm buna çanak tutmuştur ve tutmaktadır. O hâlde insan, ancak Allah’ın yücelttiği kadar yüceltilmelidir ki Allah için üst-insan, “takvâda üstün” olan insandır.

İnsanı ilahlaştıran Hümanizm, modern insanı kandırmaktadır. Modern insan zannediyor ki tüm düşünceleri, arzuları ve istekleri özgürce kendi seçimlerinden oluşuyor. Zinhar böyle değildir. Peki modern insanın isteklerini ne  oluşturuyor?. Modern insan neyi istediğinin yada neyi niye istemediğinin farkında değildir. Modern insan kendisini özgür zannediyor ve isteklerinin ve arzularının kendisine âit olduğunu sanıyor. Bu büyük bir cehâlet ve ağır bir ahmaklıktır. Tabi büyük bir kandırmacadır da. Modern insan bilsin ki, rûhu ve mânâyı besleyecek ve tatmin edecek olan tek din İslâm’dır. Modern ve hümanist insan, Kur’ân ve doğal-normâl-fıtrî olan şeylerden vazgeçtiği için, artık kendisini yönlendiren ve hattâ kuşatıp “şeffaf zindanlara” atan şey, modern zamanlarda çok daha bâriz bir şekilde açığa çıkan ve Dünyâ genişliğinde bir hareket alanı bulmuş olan nefsi, arzuları, ihtirasları, istekleri, zanları, cehâleti, küfrü, şirki ve zulmüdür. Bunu ise Hümanizm üzerinden yapmaktadır.

Hümanizmin ahlâkı değil “etik”i vardır ve etik görecelidir ve sınırlıdır. Bu nedenle de hümanist insanı adâletli olmaya sevk edemez. Zîrâ Hümanizm bâtıl bir dindir. Hümanizm yâni “insana-insanlığa olan inanç”, düşük bir inanma şeklinden başka bir şey değildir.

Transhümanizm; “insanın fiziksel ve bilişsel yeteneklerinin artırılması ve yaşlanma ve hastalanma gibi arzu edilmeyen veya gereksiz görülen yönlerinin ortadan kaldırılması amacıyla teknoloji ve bilimden faydalanılması gerektiğini öne süren uluslararası entelektüel ve kültürel bir hareket”tir. Transhümanizmi müjdeleyen bir-çok kişinin iddiâsına göre, insan ciddî tâmir ve güncelleme istiyor. Yeterince akıllı, yeterince hızlı, yeterince büyük yada yeterince çevik değiliz. Bu nedenle; “insanın yazılımını-donanımını güncellemek gerekir, çünkü özellikle bunlar muhtemelen yaşlanmanın hattâ ölümün sonunu getirecek” derler.

Fakat bunun bir sonu yoktur ve yapılacak olanların sonucunun hayırlı olması pek mümkün değildir. Zîrâ doğala, fıtrata ve normâle aykırı olan şeyin, geçici bâzı yararları olsa da, zarârı daha fazla dolur ve insanı ifsâd eder. Bu nedenle Hümanizm ve Transhümanizm ile birlikte insanın varacağı yer, “insansızlık” olacaktır. İsmi “Hümanizm=İnsancılık” olan şey, insanı ortadan kaldırıp yok edecektir. Bu süreç çoktan başlamıştır bile.

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Google+ WhatsApp