Hukuk…

Hukuk…


Ulus ve devlet kavramlarını iç içe kullanmak ve sık sık “ulus-devlet” kavramına göndermelerde bulunmak modern ezberlerden birisidir. Kâhir ekseriyet bunu sâbit bir siyâsal toplam olarak değerlendirir. Hâlbuki bu iki olgunun akıl yürütmeleri kendi asimptotlarında hayli farklıdır. Bir defâ devlet ulusu târihsel olarak önceler. Uluslar modern olgulardır. Devlet ise çok kadim bir formasyon olarak ulusları önceler. Kadim târihler aslında ulussuz devletlerin târihleridir. Kadim devletlerin olsa olsa teb’aları vardır. Uluslar, teb’aların kozasından çıkmıştır. Bu dönüşüm, devletlerin, sâdece modernlik öncesinde değil, bizzât modern târihlerin de en az ilk 300 senesinde de (16-19. asır arası) varoluşsal derecede kıymet verdikleri “egemenlik” kavramının uluslar tarafından devralınmasıyla sağlanmıştır. Tabiî ki kolay olmamıştır. Ulusların talebi, binlerce senelik çevrimlere sâhip olan kadim devletlerin bir bakıma kalbini tekleten, kabûl edilmesi hayli zor bir gelişmedir. Egemenliğin kayıtsız şartsız kendisine âid olduğuna alışmış olan devletler karşısında, uluslar bu hakkın kendilerine âit olduğunu iddia etmekte ve devir teslim talep etmektedir.

Egemenlik ekseninde bir çatışmanın yaşanacağı âşikârdı. 19. asır ve onu tâkip eden 20. asır, târihçiler tarafından “uluslar çağı” olarak nitelendirilmeyi hak eden gelişmelerle yüklüdür. Büyük çatışmaların nihâyetinde kazanan tarafın uluslar olduğu da kaydedilir. Kurucu yasalarla, cumhûriyetçiliklerin zaferiyle, parlamentarizmle, demokrasiyle taçlanan bir süreçtir bu. Nitekim bugün dünyâda, cumhûriyetle idâre edilen devletlerin parlamentolarında “Egemenlik kayıtsız şartsız ulusundur” ibâresi yer alır. Monarşik geleneklerinden vazgeçmemekte direnen devletler bile bundan nasibini almış, Birleşik Krallıkta olduğu gibi egemenliği “büyük ölçüde” ulusa devretmiştir.

Doğrusu ben bu zaferlerin ve müktesebâtın, heyecanlara ve siyâsal bir esrikliğe kurban edilmeden gözden geçirilmesi taraftarıyımdır. Bâzı târiflerin, husûsen de niyet yüklü târiflerin net ve brüt karşılıkları arasında dağlar kadar fark olabiliyor. Meselâ “insan hür doğar, hür yaşar” târifi brüt bir târiftir. Gâliba bunun neti, “İnsan zincirler içinde doğar, o zincirin halkalarını esnettiği nispette hürleşir” olsa gerekir. Tıpkı bunun gibi, “Egemenlik kayıtsız şartsız ulusundur” târifinin de bir sağlamasını yapmakta fayda var.

Bana kalırsa, devletler, dünyânın pek çok yerinde kıskançlıkla savundukları ve kendilerine özgülemek husûsunda kararlı oldukları egemenlik haklarını çok da uluslara vermediler. Olsa olsa, verir gibi yaptılar. Eskilerde devletin egemenliğine giden yollar çok kestirme, çok doğrudandı. Bugün ise, hayli dolaylı ve karmaşık ulusal patikaları tâkip ediyor. Ama süreç nihayetinde aynı kapıya çıkıyor. Ulusun siyâsette temsili meselesinden başlayarak, karmaşık karar alma süreçlerinin bu dolaylı yollarında, aslında kâğıt üzerinde egemenliğin sâhibi görünen uluslar târihsel kazanımlarını büyük ölçüde kaybedebiliyor. Bâzen de bunun tam tersi bir gelişme yaşanıyor. Egemenlik ne ulusa ne de devlete yâr oluyor. Bir bakıma ortada kalıyor. Bu tarz ara durumların da dünyada sayısız karşılığı olduğunu düşünüyorum. Biraz açalım…

Karatani’nin modern dünyâ analizlerinde kullandığı “ulus”, “devlet” ve “sermâye” kavramları üzerinden yaptığı akıl yürütmeleri çok benimser, sık sık da faydalanırım. Bu ayırımları kimyâsal karşılıkları üzerinden değerlendirmek de mümkün gelir bana. Meselâ devlet modern târihlerin “katı”, uluslar “sıvı”, sermâye ise “gaz” formunu meydana getirdiğini düşünebiliriz. Gâliba bütün mesele bu farklı formların aralarındaki etkileşimlerin nasıl işlediğini, ne şekilde sentezlendiğini görmek. Meselâ ulus-devlet bir etkileşimin ve sentezin karşılığı. Bu, basit bir siyâsal aritmetik toplamı değil. Yâni ulus-devlet, ”ulus+devlet” demek değil. Daha çok ulus gibi “akışkan“ bir kimyânın, devlet gibi “katı” bir form ile eşlenmesi. Yukarıda bahsettiğim “ara durumlar” bu sentezlenmenin farklı örüntülerini ortaya çıkarabiliyor. Jölemsi durumlar bunlar. Egemenlik ne akışkan, sıvı dünyâya, yâni ulusa mâl oluyor, ne de devlet düzeyinde katılaşıyor. Yarı sıvı, yarı katı, ama her hâl ü kârda “kıvamsız” örüntüler bunlar.

İşte burada “hukuk” gibi bir başka yapıdan başka başvurulacak bir şey kalmıyor. Hukuk bir başka kimyâ. Mesele yasamanın kim tarafından yapılacağı değil. Egemenlik meselesi bunun mülkiyeti üzerinden yapılan tartışmaları kapsar. Bu tarafıyla sınırlı ve yetersiz bir tartışmadır. Esas mesele, yasama süreçlerinin ne kadar hukûkî olduğu. Yâni gayrışahsî iş ve işlemlerin kapasitesinin arttırılması. Hukuk, katı ve sıvı formlar arasında savrulmaları engelleyecek, kıvam tutturmayı sağlayacak, devletler kadar ulusları da; kaba seçkinciliklerle, hesapsız demokratizmi hizâya getirecek olan ve mutlaka denkleme sokulması gereken bir üçüncü kimyâ.

Google+ WhatsApp