Hoş geldin, ama hoş bulmadın

Hoş geldin, ama hoş bulmadın


Hoş geldin, ama hoş bulmadın

Kur’an, aylardan bir Ramazan ayında inmeye başladığını kendisi haber veriyor. Kutsal bir gece olan Kadir gecesinde indirildiği de Kur’an’da vurgulanıyor.

Bunlar Kur’an’la sabit olan gerçekler.

İlk vahiy geldiğinde Allah Resulü Hıra’daydı. İlk kelimesi “Oku” olan Alâk suresinin ilk beş ayeti burada indi. Bu ayetlerin tamamı şöyle:

“Oku yaratan Rabbi’nin adıyla. İnsanı alâktan (asılıp, tutulan embriyonik bir hücreden) yarattı. Oku, Rabb’ın sonsuz ikram sahibidir. O ki kalemle yazmayı öğretti.” Bu bilgiler tarihen sabit olan gerçekler.

Bu gerçekler ışığında Allah Resulü’nün Hıra’daki ruh halini okumaya çalışırsak, onun düşünsel gündemini, yaradılışın işgal ettiğini anlarız. Varlık ve varoluş etrafında gelişen kim, neden, niçin, nasıl, neyle sorularının cevaplarını merak eden Hz. Muhammed aleyhisselâma Allah ilk inen ayetlerde anahtar olabilecek cevaplar veriyor ve varoluşa dair bilgilere ve hakikate hangi bilgi kaynağından ulaşabileceğini gösteriyordu.

Hıra neyi temsil eder?

Hıra, mahremiyeti temsil eder. Modern insan varoluş sancısı çekip de oluş sırrına ermesin diye hanelerin mahremiyeti vatandaştan kullar imal eden modern devlet ve modernite tarafından tahrip edildi. Hanelerin harim-i ismetine kadar uzanan bir yığın na-mahrem sadece hanelerin mahremiyetine tecavüzle yetinmedi, mekânın kalbi olan Hıra’yı işgal ettiği gibi, insanın Hıra’sı olan aklını ve kalbini de işgal etti.

İnsanlar bir “ben idraki”ne kavuşup “Nereden geliyorum? Ben kimim? Niçin varım? Neden varım? Neyle varım? Nereye gideceğim?” gibi varlık sorularını sormaya başlarlarsa, şahsiyet sahibi olurlar. Şahsiyet sahibi olanlarsa bireyselleştirilemezler, yani sürüleştirilemez, çoban ve çoban köpekleri tarafından güdülemezler.

Bu da yığınların sürüleştirilip dünyevi refah ve saadetini onların etleri, derisi ve sütü üzerine kuran, çobanların ve çoban köpeklerinin işine gelmez.

Hıra, derinliği temsil eder; insanı derinliği, yani “derin insan”ı. Derin insanların olmadığı ya da yok denecek kadar az olduğu yerlerde tabiat yasaları gereği boşluk, derin devletler tarafından doldurulur. Ve onlar da vicdanlar üzerine ipotek koymaya, yürekler ve akılları işgal edecek korkunç yöntemler geliştirmeye, menfaatlerini kutsal ve dokunulmaz kılmak için uyduruk tanrılar imal etmeye yönelirler.

Allah sancınızı kabul etsin

Ramazanlar işte bunun için çok anlamlı ve çok önemlidir. Yüreğinin çeperlerine tutunarak kendine doğru tırmanmak isteyenler için bulunmaz bir fırsattır.

Hele umutların kuşlar gibi göç ettiği,

Gül yüzlü yârin güzel kokusuna bile kurşunlar sıkıldığı,

Ak saçlı sevdaların intihar eden yunuslar gibi kıyılara vurduğu,

İhanet kasırgalarının mamur yürekleri el Nino’dan beter kasıp kavurduğu,

Güneşe karşı uluyanların kudurdukça kudurduğu öylesine zor ve dar bir zaman/mekânda…

Bizim, orucu, gereği gibi tuttuğumuzdan, tutuyorsak bunun sonucunu devşirip devşirmediğimizden emin değilim, ama emin olduğum bir şey var ki, oruç bizi tutuyor. Ayakta, dimdik ve başı dik tutuyor.

Tutmuyorsa Ramazan’ı festivale, orucu diyete, ibadeti âdete dönüştürdük demektir. “Ramazan Bayramı”yla “Şeker Bayramı” arasındaki mücadeleyi kimin kazanacağı biraz da orucun başını dik tutan ve başını oruçla dik tutan samimi, sancılı mü’minlere bağlı.

Allah sancınızı kabul etsin.

( 27 Kasım 2000 )

 

 

 

 

Google+ WhatsApp