Hilafetten Krallığa Emevi İslamcılığı: Ortodoks İslam

Hilafetten Krallığa Emevi İslamcılığı: Ortodoks İslam

“Dinsel inançlara sığınmadıkça, insan, kötülüğü büyük bir zevkle ve acımasızca asla yapamaz…” Pascal Yezid’in babası meşhur Muaviye, annesi ise Kelb kabilesinden Meysun’dur. Şam’da 647 de doğdu. Efendimiz (sav)’ in vefatından 15 yıl sonra. Hamdolsun Sultanımız onun o uğursuz yüzünü görmedi. O zaman Osman

Hilafetten Krallığa Emevi İslamcılığı: Ortodoks İslam

 

 

“Dinsel inançlara sığınmadıkça, insan, kötülüğü büyük bir zevkle ve acımasızca asla yapamaz…”  Pascal

Yezid’in babası meşhur Muaviye, annesi ise Kelb kabilesinden Meysun’dur.

Şam’da 647 de doğdu.

Efendimiz (sav)’ in vefatından 15 yıl sonra.

Hamdolsun Sultanımız onun o uğursuz yüzünü görmedi.

O zaman Osman halifeydi.

Annesi Meysun, evlendikten bir süre sonra şehir hayatına alışamadığından ya da Muaviye onu istemediğinden çöl hayatına geri döndü.

Kelb kabilesi Hristiyandı.

Yakubi mezhebini benimsemişlerdi.

Bu kabile sonradan Müslüman olsa da, hem çöl geleneklerini, hem de Hıristiyanlık izlerini taşımaya devam ettiler.

Meysun’da vaktinin çoğunu oğlu Yezid’le beraber kabilesi ile geçirirdi.

***
Yezid’in çölde geçen hayatı hakkında çok şey bilmiyoruz.

Bu döneme bazı tarihçiler, Muaviye Yezid’i çöl eğitimi alsın diye gönderdi diyerek anlam katmaya çalışırlar. Ömründe savaşmamış ve kılıç sallamamış biri olmasına rağmen.

Yine onun çölde yaşadığı için şair ruhlu olduğunu, musiki ve güzel konuşma sanatlarını da öğrendiğini söylerler.

Sanırsınız ki çöller bir sürü üniversitenin olduğu, her tarafın öğretim üyeleriyle kaynadığı denizlerle dolu, en fasih Arapçanın konuşulduğu yer.

Oysa Yezid’in öğrendiği şeyler belliydi.

İçki içmek, avcılık ve çölde yaşayanların hep yaptığı gibi doğaçlama uydurma şiirler okumak! (1)

***
Muaviye’nin diğer eşinden olan oğlundan biri küçük yaşta ölmüştü ve öbürü de doğuştan geri zekâlıydı.

Bu yüzden Yezid’i çölden getirtti ve saray eğitimine aldı.

Bu andan itibaren tarihçiler Yezid’i övmeye başlar ve onun Kuran’ı küçük yaşta öğrendiğini, İslam terbiyesi ile yetiştirildiğini anlatır dururlar.
Oysa Yezid’in etkilendiği insanlar bellidir.

Bunlar göğsünde haç ile sarayda dolaşan saray danışmanları Hıristiyan Sercun ve Ahtal’dır!

Bu danışmanlar Hıristiyan oldukları için Yezid’in gayrı İslami bir tarzda yaşamasında, kararlar almasında etkili olmuşlardır.

Kerbela vakasında Hz. Hüseyin ile beraberindekilerin katledilmesi emrini veren Ubeydullah b. Ziyad’ın Kûfe valiliğine getirilerek bu isyan için görevlendirilmesinde Sercun b. Mansur’un etkili olduğu anlaşılmaktadır.(2)

***
Yezid’in seviyesiz yaşamı ve ahlaksızlığı herkesçe bilindiğinden; Muaviye yerine geçmesi için onu allayıp pullamaya çalışıyordu.

Ve onu cilalamak, veliahtlığa hazırlamak için daha önce uydurttuğu hadislerin devamı olarak oğlunu İstanbul fatihi gibi göstermek istedi. Ünlü “İstanbul mutlaka fethedilecektir. Onu fetheden komutan ne güzel komutan, o ordu ne güzel ordudur.” hadisi bu dönem Yezid için uyduruldu.  Böylece Muhammed (sav) in güya övgüler düzdüğü o fatih Yezid olacak ve kutsanacaktı.
Ve neticede Muaviye; kimi zaman tehdit, kimi zaman rüşvet ile Yezid’e biat almıştır.

İlahiyatçıların ise “İslam’da halifenin oğlunu yerine seçmesinde engel yoktur!” diyecek kadar yürekleri kirlidir.

Oysa o dönem herkes bilmektedir ki, Yezid’ de aklınıza gelebilecek her türlü pislik mevcuttur.

İçki, kadın, peygamber soyuna hakaret, cinayet, namaz kılmama, kısacası aklınıza ne gelirse … (3)

***
Muaviye öldükten sonra Şam valisi Dahhak bin Kays onun cenaze namazını kıldırdı. Sonra Yezid halkı camide topladı ve bir konuşma yaptı:

‘…Ben ondan (Muaviye) sonra idarenin başına geçtim. Maksadımı elde etmek uğrunda hiç bir sıkıntıdan dolayı üzülmem. Bilmediğim bir şeyi yaptığım zaman sizden özür dilemem. Zaten bilmediğim bir şeyi bundan sonra öğrenecekte değilim. Bana karşı dikkatli olun. Çünkü Allah’ın dilediği şey gerçekleşir…’

Görüldüğü gibi sahabeyi ve halkı fütursuzca tehdit ediyor.

Kendi yapacağı zulmü Allah’ın dileği gibi gösteriyor.

Ben ne yaparsam kabul edin ve susun, yoksa kelleniz gider diyor. Devamla:
“…Muaviye sizi deniz gazasına gönderirdi. Ben Müslümanlardan herhangi birini deniz seferine sevk etmeyeceğim. Muaviye sizi kışın Bizans diyarına gönderip gaza ettirirdi. Ben herhangi birinizi böylesi bir sefere göndermeyeceğim. Muaviye sizin maaşlarınızı üç taksitte öderdi. Ben hepsini peşin olarak vereceğim…’
Bu da yetmez insanlara kavim ve konumlarına göre mal ve para dağıttırır.  Ayrıca beytülmalden Şamlılara ekstra bolca ihsanlarda bulunmuştur.

O, çoğunluğu ordu mensuplarından oluşan bir kitle huzurunda yaptığı bu vaatlerle onların gönlünü almayı istemiş ve kaynaklardaki bilgilere göre de bunda muvaffak olmuştur.

Bu dönem Ona tabi olan, bağlı kalan, yalakalık yapanlar ganimetten ve yıllık atiyelerken meydana gelen muazzam servetler yapmışlardı. Din kimsenin umurunda değildi.  Daha çok mal için, lüks içinde yaşamak için insanlar köleleştiriliyor ve altın her şeyden önce geliyordu…

***
Yezid, kendisine biat etmeyen Hüseyin ve Abdullah bin Zubeyr için Medine valisi Velid bin Utbe bin Ebu Sufyan’a iki mektup yazdı. Biri açıktan diğeri sadece Velid’in okuyacağı iki mektup.

İlkinde Muaviye’nin öldüğü haberi vardı. Diğerinde ise şöyle yazıyordu: “ Yazım sana gelince, Hüseyin bin Ali ve Abdullah bin Zübeyr’in bana biat etmelerini sağla. Şayet biat etmekten kaçınırlarsa, boyunlarını vur. Başlarını bana gönder. Halkında biatını al. Biattan kaçanlar hakkında ise, Hüseyin bin Ali ve Abdullah bin Zübeyr hakkında olduğu gibi, hükmü yerine getir.”

Velid, Yezid’in yazısını okuduktan sonra, Hüseyin’i Yezid’e biata davet etti.

Hüseyin: “Benim gibi birisinin gizlice biat etmesi uygun olmaz. Hem, halkın huzurunda yapılmayan böylesi bir biatı kabul etmeyeceğinizi, yeterli görmeyeceğinizi zannediyorum.

Halkı biata çağırdığınızda bizi de çağırırsınız. Böylece tek iş olmuş olur, dedi.” Hüseyin’in bu sözleri üzerine Velid bin Utbe, onun gitmesine izin verdi.

Ve kısa bir süre sonra İbn Zübeyr’le Hüseyin, bütün aile efradını toplayarak Medine’den ayrıldı.

Hüseyin’in yakınlarından sadece kardeşi Muhammed bin Hanefiyye bu yolculuğa çıkmadı.

Mekke’ye ulaşan Hüseyin, amcası Abbas’ın evine misafir oldu. İbn Zübeyr ise Kabe’ye vardı ve Hicr bölgesinde konakladı.’ (4)

***
Hüseyin Mekke’ye geldi gelmesine ama babasına ve abisine kurulan tuzağın aynısı ona da kurulmaya başlamıştı bile.

Kufe’liler onu çağırarak destekleyeceklerini söyleyeceklerdi.

Bu alçakça planın arkasında Yezid’in ta kendisi vardı ve O da babasının yolundan gidiyor, insanlık tarihine kara leke olarak düşecek olayların altına imzasını atıyordu.

Kufeliler Yezid’in teşviki ile Hüseyin’e yazdıkları mektuplarda Hüseyin’e biat edeceklerini, mescide gitmediklerini, valinin arkasında namaz kılmadıklarını söylüyorlar, ayrıca Kufe’ye geldiği taktirde valiyi şehirden uzaklaştıracaklarını ifade ediyorlardı.
Hüseyin önce amcaoğlu Müslim bin Akil’i Kufe’ye gönderdi. Müslim, sözde Kufe’lilerin sözlerinde samimi olup olmadıklarını öğrenecekti. Basra’daki taraftarlarına da azadlısı Selman ile mektup gönderdi.
Kufe’ye ulaşan Müslim, Muhtar bin Ebi Ubeyd’in evine misafir oldu. Hz Hüseyin’e yardımcı olmayı vaad edenler Müslim bin Akil’e onun adına biat ediyorlardı.

***
Yezidin valisi Ubeydullah, başına siyah bir örtü örterek Kufe’ye girdi ve Hz Hüseyin’in gelişini bekleyen Kufeliler tarafından Resulullah’ın torunu zannedilerek coşkuyla karşılandı. Ubeydullah derhal halkın mescitte toplanmasını emretti ve Kufe’lilere çok sert bir hutbe irad etti. Bu arada da bir grup adamını Müslim’in gizlendiği eve gönderdi. Sığındığı evde teslim olarak sarayın damına çıkartılan ve aşağıda bekleyenlerin görebileceği şekilde idam olunan Müslim bin Akil’in başı kesildi ve kesik baş Yezid’e gönderildi.

Yezid bundan büyük memnuniyet duydu. Cevaben yazdığı mektupta ise Ubeydullah’ı Hüseyin konusunda uyarıyordu:
‘Aldığım haberlere göre Kufeliler, Hüseyin’e mektup yazarak onu şehirlerine davet ediyorlar. O da bu sebeple Mekke’den ayrıldı. Şu anda Kufe yolunda. Beldelerden senin belden, günlerden de senin günlerin deneniyor. Onu öldürürsen ne ala. Aksi halde köle olan babanın nesebine dönersin. Onu elinden kaçırmaktan sakın!” (5)

***
Onların gerçekte dini, vicdanı yoktur.

Onların sadece çıkarları vardır.

Ve hala Kufe’liler Hüseyin’e yardım edeceklerin tekrar edip duruyorlardı.

Katliamın sorumlularının soyu daha sonra yüzlerce yıl dövünüp, ağlayarak her yıl yas tutacaklardır.

Aslında bu yas törenleri ve ağlayış, yüzyıllar önce Hz Peygamberin torununu kandırarak Kufe’ye getirdikleri, o mübarek ehlibeyti Yezd’in itlerinin önüne parçalanmaya attıkları içindir.

Hüseyin daha önceden katliam yeri olarak planlanan Kerbelaya getirilmiştir.

Sıra katliamdadır.

***
Durumun vahametini anlayan Hz Hüseyin yanındakilere dönerek, dileyenin ayrılabileceğini, çünkü durumun umduğu gibi olmadığını, Kufe’de şartların aleyhlerine geliştiğini söyledi.

Bu sözleri üzerine yolda kafileye katılanlar ayrıldılar.

Dolayısıyla Mekke’den Hz Hüseyin’le birlikte yola çıkanların oluşturduğu az bir grup kaldı.
Kerbela katliamı 680 yılı Muharrem ayının onunda oldu.

Şimdi kısaca tarihçilerden Kerbela vakasını dinleyelim.
“Ömer bin Sad’ın sancağıyla geçip, ilk oku atması üzerine savaş başladı. Hüseyin taraftarlarından 72 kişi teker teker öldürüldü.

Hüseyin’in başı Sinan bin Enes tarafından kesildi.

Çatışma insanlık adına utanılacak manzaralara sahne oldu…”

Hz Hüseyin ve taraftarları öldürüldükten sonra başları gövdelerinden ayrılarak, vücutları soyuldu ve bir takım hakaretlere maruz bırakıldılar.
Hüseyin şehit olunca Yezid ordusu ganimet için çadırlara hücum etti. Hasta Zeynel Abidin’i öldürmek istediler.

Sonra aralarında tartışıp vazgeçtiler. Ordu bir yandan çadırları yağmalıyor, bir yandan da esir aldıkları kadınları zincirliyorlardı.

Ömer bin Sad kendi askerlerini gömdürdü ama Hüseyin taraftarı ölüleri bir araya toplatıp atlara çiğnetti.

Esir ehli beyt mensupları sabaha kadar bekletildi.
Yezid ordusu çekildikten sonra Beni Esed isimli kabile mensupları ehli beyt şehitlerini defnettiler.

Ömer Hüseyin’in başını Ubeydullah’a getirdi.

Zincirlenmiş esirler ya çıplak develere bindirildiler ya da zincirli bir şekilde yürütüldüler.

Hüseyin’in başı dışındaki diğer Kerbela şehitlerinin başları mızraklara takılarak Kufe şehrine öyle girildi…
Yezid, Hüseyin’in kesilmiş başı önüne getirildiğinde, bir yandan elindeki değnekle onun gözlerini, dişlerini kurcalıyor, bir yandan da şöyle diyordu:

“Hüseyin, kendisinin benden, babasının da benim babamdan üstün olduğunu iddia ediyordu. Allah, bizim onlardan üstün olduğumuzu gösterdi…”

Yezid Kerbela olayından sonra Kufe ve Basra valiliğinin tamamını Ubeydullah İbn Ziyad’a verdi. Ayrıca 1 milyon dirhem ile ödüllendirdi.’ (6)

***
Abdullah bin Zubeyr, Hüseyin’in öldürüldüğünü duyunca herkesin önünde ayağa kalkıp bir konuşma yaptı, onun öldürülmesinin ne kadar büyük bir olay olduğundan söz ederek özellikle Kufe’lileri ve genel olarak Iraklıları ayıpladı.’ Yezid, Abdullah bin Zubeyr’i biata ikna etmeleri için Numan bin Beşir başkanlığında bir heyeti Mekke’ye gönderdiyse de bunların bütün gayretlerine rağmen İbn Zubeyr, biata yanaşmayıp, Yezid hakkında da ağır hakaretlerde bulundu.’

Medine ahalisi de sahabe ve tabiinle beraber Hüseynin katledilmesine kızarak Abdullah bin Zubeyrin yanında yer aldı.

Akabinde Medine’nin Yezid ordusu tarafından çembere alınarak adına Harre vakası denilen katiamın başlangıcıdır bunlar.

Ve Medineyi çembere alarak kuşatarak ele geçiren Yezidin  (güya) Hilafet ordusu, Medine^de büyük bir katliama başladı.

Bazı tarihçilere göre öldürülen Medinelilerin sayısı 4.000 ile 10.000 arasındadır. Bedir ehlinden hiç kimse kalmadı ve peygamberin ashabından 80 kişi öldürüldü.

Yezid’in emri mucibince Müslim, savaştan sonra askerlerine yağma izni verdi. Bu üç günlük süre içerisinde askerler, Medineliler’i öldürdüler, mallarını aldılar ve hayatta kalan sahabilere ezada bulundular. Bazı sahabeler dağlara kaçıp, mağaralara sığındı. Meskenleri yağmalanan sahabilerden birisi olan Ebu Said el Hudri’nin evinde almaya değer bir şey yoktu.

Bunun üzerine o nezih sahabinin sakallarını tek tek yoldular…(7)

***
‘Medine’nin altı üstüne getirildi.

Yağmalanıyordu Peygamberin Medinesi. Müslümanların ululemri Yezid tarafından! Onun Müslüman Askerleri sahabileri öldürüyor, evlerini talan ediyor, hayatta kalanları dövüyordu.

Kahrolası saltanat, işte bu hale getiriyordu müslümanları.

Üstelik bu devletin adı İslam Devleti, reisinin sıfatı da müminlerin emiri idi.

Ve bütün bunlar Yezid’in saltanatının devamı içindi.

Kral başta kalsın, keyfini sürsün de, dini hükümler çiğnenmiş, peygamber kenti yağmalanmış önemli değil.

“…İşte o günden bu güne kadar, Müslümanların İslamı yanlış anlamalarına, Yezid ve onun haleflerine kul köle olmalarına, her türlü melaneti yapsa bile ululemr aleyhine konuşmayıp itaat etmelerine, saltanat uğruna şura anlayışını katletmelerine sebep, bu zihniyettir…” (8)

***
Müslim bin Ukbe Medine’de öldürülenlerden bir kısmının başlarını Yezid’e gönderdi.

Bu başları gören ve Medine’de olup bitenleri öğrenen Yezid, İbnüz Zibarinin Uhud gününde inşad ettiği şu şiiri söyledi: ”Keşke görselerdi Bedir’deki dedelerim Hazreç’in keskin mızraklar ucunda salındıklarını. Sevinerek bağırmaya başlarlardı ve sonra da, sorma ey Yezid. Onların ileri gelenlerini öldürdük, Bedir ile tarttık, eşit geldi diyeceklerdi.” Bu şiiri duyan sahabilerden biri :”Ey müminleri emiri! İrtidat mı ettin?” diye sordu. Yezid ise :”Evet, istiğfar ederiz.”dedi.”
(9)

**
Sıra gelir Mekke rezilliğine, yani Kabenin yakılmasına.

Abdullah bin Zubeyr Kabe’ye sığınmıştır.

64 yılının Muharrem ayının son günlerinde başlayan savaşta Abdullah bin Zubeyr, Şamlıların mancınıklarıyla attıkları taşlardan korunmak için Kabe’nin avlusuna çadır kurdurdu. Kabeyi muhafaza altına almak için de üzerine örtü, tahta ve saçlar attırdı.

Atılan taşlar Kabe’ye değil de bunlara isabet edecekti.

Ve muhasara esnasında çıkan yangın Kabe’nin yanmasına sebep oldu. Kabe, Şamlıların atmış oldukları mancınıklar, ziftli paçavralar ve neft gibi yanıcı maddelerle yanıyordu.

Kabe’nin yanmasına rağmen ara verilmeyen muhasara, Yezid’in ölüm haberinin Mekke’ye ulaşmasından sonra kaldırıldı. Muhasaranın 3. Günü Kabe yandı, 14. günü de Yezid öldü. Dolayısıyla Yezid ordusu toplanarak Şam’a geri döndü.
Yezid şarap içip dans ederken düşerek kafasını sert zemine çarpmış ve beyni parçalanarak ölmüştür.

Bazı tarihçiler: “Yezid sarhoş bir haldeyken maymununu yaban eşeğine bindirip kendisi de bu yaban eşeğinin peşinden koşarken düşerek boynunu kırarak ölmüştür.” der. (10)

***

Tüm bunları neden anlattık?

Emevi İslamcığını ve o düzene bağlı yüzyıllarca süren bir kokuşmuş düzen olan Saltanat düzenini daha iyi anlamak için.

Bu gün bile birileri Sünnilik adına bu yazılanlara kızıyor, sövüyor ve yazdıklarımızı sahabeye hakaret kabul ediyorsa daha yazılacak çok şey var demektir.

Bilinmelidir ki, halkı zorbalıkla susturup, her türlü haram ve insanlık onurundan uzak davranışlarla saltanat süren kralların ve onların şakşakçılarının benimsediği inanç şeklidir Emevi İslamcılığı…

Birazcık vicdanı olan herkesin hüzünle karşıladığı Kerbela vakası, Harre vakası ve Kabe’nin; taşlanıp, yakılması hep Emevi İslamının İslam Tarihine armağanı yaşanmışlıklardır.

Zulümde babası Muaviye’yi fersahlarca geçen Yezid; iktidarı boyunca Müslümanların tüm kutsallarını yok ederek İslam hilafetini bitirip İslam krallığı yolunu açtı.

Ondan sonra gelen İslam kralları tarih boyu –bazı istisnalarla beraber-onun yolunu ve terbiye metodunu benimseyerek onun izinde İslam topraklarını krallıklarla, gayri İslami yönetmeye devam etti.

Bugün Muaviye ve Yezid’i övmek, alçaklıklarını örtbas etmek için neredeyse tüm İslam dünyası söz birliği etmiş gibi.

İslam tarihi kitapları baştan sona Muaviye ve Yezid’i korumak, her Yezid aleyhine sözü: “Bu sahabeye ve tabiuna saldırıdır,  kabul edemeyiz” demek, her Muaviye ve Yezid yanlısı uyduruk rivayeti tüm saçmalığına rağmen tasdik etmek için yarışıp durmakta.

Belki Muaviye ve Yezid zalimine  toz kondurmayan ilahiyatçılar da haklı. Neden derseniz, Peygamber sav in vefatından sonra ilmik ilmik işlenerek dört halife döneminin sonunda kurulan yeni Krallık sistemin kurucu unsuru bu isimler!

***
Bu yeni düzende, ilk dört halife yönetiminden bu yana piramitin en tepesinde adını ister kral, ister diktatör, ister şah koyun; tek kanun koyucu oturur.

Devlet onundur.

Kanunları o yapar ya da yaptırır.

İstediği kişiyi istediği göreve getirir ya da alır.

O ne isterse olur.
Piramidin bir alt halkasını ise kralın yalakaları oluşturur.

Bunlar birinci sınıf nemalananlardır.

Sürekli kralın gözüne girmeye ve mevki kapmaya çalışırlar. Kralı sürekli över, ne derse yapar ve ikinci sınıf olan halkın algı operasyonları ile krala kölelik yapmasını sağlarlar.

Ve kral adına halkı idare ederler.

Yani bir taraftan kral, diğer taraftan bunlar ülkeyi ha bire soyar dururlar.

Ancak kralın izin verdikleri düşünülebilir, tartışılabilir ve konuşabilir.

Devlet kutsaldır, din kutsaldır ve kralla beraber onun ailesi ve avanesi de kutsaldır.
Din adamları, cemaat ya da tarikat liderleri, kabile reisleri ve kanaat önderleri vasıtası ile krala itaat Allah’a itaat gibi gösterilerek bu sunum Kuran’dan sünnetten ya da geçmiş seleften örneklerle İLAHİ bir görev ve mecburiyet haline getirilir.

Kralı eleştirmek dinen suç ve büyük günahtır ve onun istediği her fetva verilir.

Böylece algı operasyonları ile insanların zihinleri, akılları iğdiş edilerek birer köle,  robot haline getirilir. Hatta Kral ve avanesi için ölümü göze alabilecek birer militan haline getirilir.  Bu militan kitleler, gerçekleri gören, bu sisteme itiraz edenleri yok etmek, işkence etmek, hapsetmek, yıllarca kodeslerde süründürmekte kullanılır. Böylece babadan oğula biteviye Krallık sistemin devamı sağlanır.
Bu sistemde hangi sınıftan olursa olsun köleler, kölelikte bir üst rütbeye ulaşmaya çalışır. Bunun için daha şerefsiz, daha satıcı, daha yalaka olmaları gerekir. İşte bu mücadelede köleler birbirini yerken, tepedeki kral gülerek onları izler.

Ve sürekli sürekli şunu söyler: “ Bana karşı çıkarsanız devlet yıkılır. Benim sayemde hayatınız düzen içinde.  Din benim sayemde elden gitmiyor. Karşı çıkarsanız anarşi çıkar ve din düşmanları iktidarı ele geçirir. Bana karşı olanlar İslam düşmanlarıdır…”

***
İşte yukarıda tanımladığımız durumun mimarı Muaviye ile oğlu Yezid ve onların kurdukları “Ortodoks İslamı” dır.

Adına kimi yerde Sünnilik, kimi yerde de Şiilik denen muhafazakâr, seküler bir İslam Krallığı sistemi…

Ve İslam dünyası bu mezhebini din edinen inanç sistemlerinden kurtulmadıkça iflah olmayacak, kendi toplumsal devrimlerini yapamayacak, mezhep savaşları, işkence ve zulümden kurtulamayacaktır.

Yüzyıllar boyu birer seküler ucube olan sömürü düzenlerinde, İslam Krallıkları çöplüklerinde yaşarken; kendilerini İslam devletinde yaşıyor zannederek daha yüzlerce yıl uyuyup duracaktır…

Selam ve dua ile…
Kaynaklar:

(1)(İbn Abdirabbih, 2,480; İslam Tarihi, 2,396)

(2) ( Taberi, IV, 258)

(3)(Yakubi, 2,128; Mesudi, Muruc, 3,77)

(4)(Taberi, 4,252-253; İbnü’l Esir, Kamil, 4,17)

(5)( Taberi, 4,285; İbnü’l Esir, Kamil, 4,35)

(6)( Taberi, 4,348; İbnü’l Esir, Kamil, 4,79)

(7)(Taberi, 4,377; İbn Sad, 5,68; İbnül Esir, Kamil, 4,117)

(8)(İhsan Süreyya Sırma, Hilafetten Saltanata Emeviler dönemi)

(9)(İbn Hişam, 2,137;  İbn Sad, 5,68)

(10)(Belazuri, Ensab, 300)

 

 

enes tarım

iktibas çizgisi

Google+ WhatsApp