Hikâyeler…

Hikâyeler…


Hikâyeler…

 

 

Serdettiği on fikirden dokuzu vasat veyâ vasatın bir miktar üzerinde; bir tânesi ise hakikâten üzerinde düşünülmeye değer olan, bu sebeple de o vasat dokuz cümleye seve seve tahammül ettiğim ”ârifân”dan bir ahbabımla geçenlerde önümüzdeki seçimleri konuşuyorduk. Yine yaptı yapacağını ve vasat bir fikir serdetti. Söylediği, meâlen; bu seçimlerin bir “hikâyesi”nin olmadığıydı. İnsanı bâzı şeyler doğrudan, bâzıları ise dolaylı olarak düşündürüyor. Bu da öyle oldu. Bu vasat değerlendirme bana nedense düşündürücü geldi.

 MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

 


Hikâye hakkında bir kaç temel düşüncem olduğunu, haddimi aşarak da söylemeliyim. Evvelâ şunu vurgulayayım: Hikâye, özünde bir fiile dayanır. Yâni mâlûm; hikâyeler hikâye etmenin mahsulüdür. Ağırlıklı olarak ilgilendiğimiz hikâyelerin mahsûl hâlidir. Değilse, onları doğuran fiiller ile ilgilenmeyiz. Bu biraz da hikâyelerin anonim olmasından; yâni fâillerinin belirsiz oluşundan kaynaklanıyor olsa gerekir. Bir kestirmecilik yaparız: Hikâyelerin fâilleri belirsiz olunca , fiil de sanki belirsizleşir. Fâil gözden düşünce, fiil de gözden düşer..

İkinci olarak; hikâyelerin, hayâtın zârif “eskiv”ler ve naiv ifâdelerle öğretici (didaktik) taraflarına işâret ettiği varsayılır. Hikâyelerden kıssalar çıkarmaya bayılır; onlara bir çizem haritası gibi sarılmayı severiz. Hakimler, hikâyeleri olan adamlardır. Hikâyesiz bir hakime neredeyse hiç rastlamayız. En susan hakim bile hikâye anlatılıyordur aslında. Bu olmasa bile onu birileri hikâyeleştirecek ve muhtemelen hikâyesine; ”Üstad öyle bir susardı ki; bir defâsında…”diye başlayacaktır.

Hikâyeler ,dolaylı; ama akıcı, naiv anlatımlardır. Hikâyelerin dolaylılığı bizi rahatsız edecek boyutlara asla gelmez. Kolay bir bulmacanın yarattığı tesiri bırakır. Hoşumuza gider. Bu, akıcılık ve naiv anlatımla birleşince daha da zevk alırız.

Beşer tuhaftır. Bizi en fazla saran şeyleredir hıncımız. Hikâyeleri sevdiğimiz kadar, onları harcamayı da çok severiz. “Bana hikâye anlatma, doğruları söyle…”, “Yok azizim adamın anlattıkları hikâye.. Dinle geç..” kabilinden ifâdeler bu husustaki ikiyüzlülüğümüzü ve hoyratlığımızı ortaya koymuyor mu?

Sâdece aktüel olarak değil, teorik olarak da böyle. Edebî tür olarak hikâyecilik, açık veyâ gizil olarak romana karşı hep bir alt tür olarak görülür. “Tamam Çehov anladık; ama Çehov bir Tolstoy değil ki..”. “Edgar Allen Poe , tamam iyi hikâyecidir; ama hiçbir zaman bir William Faulkner veyâ George Steinbeck olamaz ki…”diyenleri çok gördüm. Felsefe karşısında hikmeti hor görmek de, aslında hikâyeleri hor görmenin bir türevidir. Burada sanki hikâyesi olan fikirlerle, hikâyesiz fikirler boy ölçüştürülür. Neticede; “hikâye yüklü Mesnevî, meselâ Ruhun Fenomenolojisi karşısında ne kadar hüküm taşıyabilir ki?”… veyâ “Konfüçyüs ,Leibnitz karşısında kim ola ki?” gibi tuhaf değerlendirmeler türetilir.

Hâlbuki hikâyeler, hikâye etmenin fiillerine sâdık kalınarak değerlendirilse bu saçmalıklar yaşanmazdı. Çünkü fiilin kendisi kapsama alanının büyüklüğüne işâret ediyor. Mahsûl, köklerinden kopartılmayı içerir. Elimizdeki hikâyeleri dilimizdeki hikâyelerden ayrıştırmaktır hep yaptığımız. Beşeriyet ile hikâyeleri arasındaki ilişki sanki bir geviş getirme ilişkisidir. Çiğneyip, hikâyelerden özlü şeyler türetmek arzusu ile onu bir an evvel tükürüp atmak arzusunu birlikte yaşıyoruz. En fazla arzu ettiğimiz şeyler, biraz da en fazla kurtulmaya çalıştığımız şeyler değil midir? Arzuların yakıcılığı ile yıkıcılığı ne kadar yakındır birbirine…

Hikâye fetişizmi ise, hikâyeler arasında bir ayrıştırmadan kaynaklanıyor. Meselâ 19.Asrın hikâyeciliği büyük hikâyecilikti. Haydi moda tâbirle söyleyelim de daha iyi anlaşılsın: Büyük anlatılar doğdu 19.Asırdan…20. Asır bu büyük hikâyeler hayâta geçmesi uğruna ödenen ağır bedeller yüzünden ,hikâyelerle hayatlar arasına rutinlerin sigortalarını döşedi. Pısırık, bodur bir çağ olarak yaşandı. 21.Asır ise büyük hikâyeleri (anlatılar) çok sorunlu buldu. (Aslında karşı çıktığı büyük hikâyelerin kendileri değil, hadımlaştırılmış resmî versiyonlarıydı ya, her neyse..). Bunun yerine bir küçük hikâyecilik furyası başlattı. Herkes çılgınca kendi hikâyesini anlatmaya başladı. Bu hikâyeler elbette dramatikti. Üstelik yaşayanlar anlatıyordu bu hikâyeleri. Yâni , büyük anlatılarda yaşanan özne boşluğu hâllolmuş gibiydi. Hikâyeyi anlatan onun çift taraflı fâiliydi.

Gelin görün ki , bu hikâyeler patlaması dünyâyı değiştirmedi. Bastırılmış açığa çıkınca dünyâ değişti sanrımız ve de sayrılığımız tedavi kabûl etmiyor. Bu kadar hikayenin bir hikâye enflasyonu ve bıkkınlığı doğuracağı âşikârdı. Bu hemen olmadı. Zaman içinde bir karnavalesk kıvam kazandı. Karnaval, bıkkınlığın hem göstergesi hem de telâfisidir.

Ahbâbımın söylediği vasatî bir doğruyu, pek de oturduğunu düşünmediğim bir ifâdeyle de olsa anlatıyordu. Hikâyesizlik tabiî ki mümkün değil. Beşer durduğu müddetçe hikâyeler devam edecek. Ama daha çok hikâyelerle olan ilişkilerimiz çeşitlenecek. Hikâyesizlik değil mesele. Hikâyelerden soğumak mı? Evet; bu olabilir. Bir nev’i kablosuzluk devri. Hikâyeler, şöyle veyâ böyle duygulara kablo döşüyor.. Gâliba medeniyetin akımlarını artık topraklaması olmayan çıplak ve yüklü teller taşıyor…

Siyâsal hikâyeciliği ise artık bir başka yazımızda ele alırız.

 

yeni şafak

Google+ WhatsApp