Hikâyeler …

Hikâyeler …


Hikâyeler …

 

Algı dünyâmızı hikâyelerin yönettiğini düşünüyorum. Hikâyeler, en basit olguları bile olduğundan farklı hâle getiren bir işlev görüyor. Bir şeyin ne olduğundan daha mühim olan, onu donatan, kuşatan hikâyenin “içinde” ne olduğudur.

Hikâyelerin kurgusu “iyileştirme” ve “kötüleştirme” arasında salınır. Ama hikâyeler, zâten “iyi” olanın bu vasfını yüceltmek; zâten “kötü” olanın kötülüklerini yüzeye çekmek için yazılmıyor. Usta bir anlatıcının elinde, belki de “zâten “ve “aslen” kötü olan melekselleşebiliyor. Veyâ tam tersinden “aslen” ve “zâten” iyi olan bir şey şeytânîleşebiliyor. Aklıma, İspanya’da boynuzları yakılan ve hissettiği acı sebebiyle kafasını sert bir yüzeye vurmak ve kendi boynunu kırmak sûretiyle intihar eden zavallı boğa geliyor.

Velaskes’i, Cervantes’i, Picasso’yu veren o medenî İspanya’nın en köklü folklörü nasıl oluyor da boğaları katletmeye dayalı bir gelenek olabiliyor? Hayır, sorduğum soru bu değil. Bu ucuzluğa düşmenin âlemi yok. İspanyollar, kökleri Roma devri İberya’sına kadar uzanan bu vahşi, canlı katliamını kârlı bir turistik yatırıma dönüştürdüler. Binlerce kişilik arenalarda, gösterişli kıyafetler, müzikler eşliğinde sunulan ve bedeli mukabilinde herkesin izlediği bir show business bu. Ama hayır, anlatmak istediğim bu da değil. Benim kafamı kurcalayan, Ernest Hemingway’in onu bir san’at, matadoru ise bir sanatkâr olarak görmesi. Buyrun işte, hikâye başlıyor. “San’atkâr” sıfatı kazanan matador bununla kalmıyor, “eşsiz” bir sanatkâr da oluyor. Çünkü Hemingway’e göre, san’atını icrâ edebilmek için hayâtını ortaya koyan biricik san’atkâr matadordur. Aman ne trajik bir durum..…Boğa güreşleri; cesâret, risk, ateşli bir erillik, aşk-çünkü illâki bir esmer güzeli çingene kadın ile matadorunun aşkı olacaktır- bileşenleri üzerine sayısız çeşitlemesi olan bir hikâye. Aşağıdan gelenleri okşayan, “sosyal içerikli” bir tarafı da var. Rekabetçi bir dünyâda sıyrılıp ünlü bir matador olmak.. Bir “başarı öyküsü”.. Meselâ Manuel Benitez Perez’in El Cordobes’e evrimi… Yakışıklı, bileği kuvvetli ateşli bir Latin ..(Latin olup da ateşli olmamak da olur muymuş?) “Objektif” bir dille anlatılmış; “canım ne Cumhûriyetçiler o kadar melek; ne de Falanjistler o kadar şeytan” dedirten İspanyol İç Savaşı fonu..Baba Cumhûriyetçi..Oğul matador.. Yoksulluğun içinden geliyor..Babasının intikamını, şöhrete erdikten sonra Franco ile yemek yiyerek alıyor.. (Tanrıııım; ne müthiş bir intikam ..). Bir dikey mobilizasyon başarısı.. Mücâdeleler, ölümcül yaralanmalar, yıkılışlar ve ayağı kalkışlar…”Şey,İspanya’da Yeşilçam sokağı nereye düşer acaba?” dedirten kurgular…Franco-El Cordobes ilişkisi…Franco’yu, Franco hayranlarına bile unutturan bir tutku..Franco Cumhûriyetçileri yenmiş ve 40 sene İspanya’nın mutlak hâkimi olmuş olabilir. Ama Franco neden öldü diye merak mı ediyorsunuz? Söyleyelim: El Cordobes karşısında esas savaşı; yâni Halk Sempatisi Savaşını kaybetti.. Neyse, sırada ne var? Evet gelsin Dalida’nın o unutulmaz şarkısı.. “Beni öptüğün yerde seni bekliyorum..Belki de dönersin”…(Tanrım ne veciz sözler bunlar böyle?) Suyunun suyu, Salim Dündar’lara, Nilüfer’lere yeten bir parça.. Kanlı güreş evvelinde ablası Angelita’ya söylenmiş özlü bir söz: ”Angelita, bu gece ya sana söz verdiğim evi alacak; ya da yasımı tutacaksın”… Larry Collins ve Dominique Lapiere isimli iki muhabirin birlikte kaleme aldıkları bir best seller.. Bir zamanlar deli gibi satan, şimdilerde ortada olmayan vasat, sulu bir edebiyat.. İspanyol milliyetçiliği ile fakir İspanyolların başarı, yükselme, yücelme rüyâlarını biraraya getiren bir hokus fokus…

Uzatmayalım; ama bir düşünelim: Boğa güreşinin bir İspanyol değil, bir Fas geleneği olduğunu varsayalım..Bütün bunlar olur muydu? Meselâ El Cahiz isimli Mağripli Arap matador, bir El Cordobes olabilir miydi? Dalida bunun üzerine bir müzik yapar mıydı? İki acar muhabir bu romanı yazar mıydı?Hemingway ‘in boğa güreşinden haberi olur muydu? Haydi oldu diyelim; onu bir sanatçı olarak görür müydü? Değilse, boğa güreşi Müslüman Araplara âit, onların kan içiciliğini anlatan “ilkel” bir gelenek olarak mı anılırdı? Tartışılabilir. Ama, ez kaza, bu gelenek Türklerin olsaydı, adım kadar eminim ki , boğa güreşleri BM kararıyla ve dahi AB müktesebatınca çoktan yasaklanırdı.. Trajik olan birden katastrofik oluverirdi. Türkler, hayvan kaatili olarak damgalanırdı. Entelektüellerimiz Batılı mahfillerde zâten ilkel olan halklarının bu ilkel geleneği yüzünden derin bir utançla sarsılır, yerin dibine girerdi.. Belki içlerinden bir edebiyatçı “aydın olmanın mes’uliyeti” mûcibince ve sırf “yüzleşme erdemiyle”, zavallı bir boğanın gözünden bu Türk zulmünü anlatan, yarı fabl türünde bir roman yazar ve belki de Nobel’e aday falan olurdu… Hâsılı spekülasyon yapması eğlenceli bir konu bu…Uzatmayalım.. Ben boynuzları tutuşturulmuş ve intihar eden garip boğaya dönelim derim.. Bir itirafta bulunayım mı? Evet çok tuhaf kaçacak biliyorum… Asla aramam, ama bir boğa güreşini tesâdüfen rastlayıp seyredecek olursam, vallahi de billâhi de boğanın hatırına seyrederim…Eğer boğaları kızdıran ve kitleler halinde kaçışan kalabalıklarıyla San Sermin Festivali’ne rastgelmişsem… Hadi artık onu söylemeyeyim; ayıp olacak…

 

yeni şafak

Google+ WhatsApp