Hicri yılbaşı ve hicret nedir? Hicrette neler yaşandı?

Hicri yılbaşı ve hicret nedir? Hicrette neler yaşandı?

Hicret, yapılan zulüm ve işkencelerden, kötü şartlardan kaçış değil; İslam’ın hükümlerini yaşatacak ve yaşayacak yeni şartların ve mekânların aranışıdır. Hicri yılbaşı veya Hicri yeni yıl olarak bilinen Hicri takvim’in

Hicri yılbaşı ve hicret nedir? Hicrette neler yaşandı?

 

 

Hicret, yapılan zulüm ve işkencelerden, kötü şartlardan kaçış değil; İslam’ın hükümlerini yaşatacak ve yaşayacak yeni şartların ve mekânların aranışıdır.

Hicri yılbaşı veya Hicri yeni yıl olarak bilinen Hicri takvim’in ilk günü 1 Muharrem’dir.

Peygamber Efendimiz ve ashabının Mekke’den Medine’ye hicret etmesini temsil eden bu güne ilişkin tarihsel bilgiler…

Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimizin Mekke-i Mükerreme‘den Medine-i Münevvere‘ye hicret, göç etmelerini tarih başlangıcı olarak esas alan takvime “hicrî takvim” denir. Bu takvim, ayın yörüngesi üzerindeki dönüşüne göre düzenlendiği için: “Kamerî, ay takvim”, bütün İslâm ülkelerinde kullanılageldiği için de “İslâm takvimi” diye de isimlendirilmiştir.

On iki ay esasına dayanan hicrî takvim yılı, Muharrem ayı ile başlar ve Zilhicce ayı ile sona erer. Hicrî, kamerî aylar şunlardır: “Muharrem, Safer, Rebiulevvel, Rebiulahîr, Cemaziyelevvel, Cemaziyelahir, Receb, Şaban, Ramazan, Şevval, Zilkade ve Zilhicce. Lütfen ezberleyelim ve çocuklarımıza da ezberletelim.

 

Hicrî takvim, hicretin 16 veya 17. yılında, Hz. Ömer’in (R.A.) hilafeti esnasında, sahabe-i kiram ile yapılan istişareler neticesinde uygulamaya konulmuştur. Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz, Rebiulevvel ayında hicret etmişti. Ancak hicrî yıl, Muharrem ayı ile başladığından tarih iki ay sekiz gün geri alınıp hicrî takvimin başlangıcı, 1 Muharrem olarak tesbit edildi.

 

İslâm tarihinin dönüm noktası

Bütün takvim başlangıçlarına, o takvimi kullananlarca mühim ve mukaddes sayılan bir hadise esas alınır. Hicrî takvimde de, hicret esas alınmıştır. Çünkü hicret, Hz.Peygamber (S.A.V.) Efendimiz ve ashabının, dine hizmet etmek ve İslâm devletini kurmak üzere ALLAH Teâlâ‘nın izni ile Mekke-i Mükerreme‘den Medine-i Münevvere’ye göç etmesi olup İslâm tarihinin bir dönüm noktası ve en önemli olaylarından biridir.

Lügatta terketmek, ayrılmak, ilgisini kesmek anlamına gelen hecr, hicran masdarından isim olan hicret: “Kişinin herhangi bir şeyden bedenen, lisanen veya kalben ayrılıp uzaklaşması demektir; ancak kelime daha çok “bir yerin terkedilerek başka bir yere göç edilmesi” anlamında kullanılır. Istılah olarak genelde gayrımüslim ülkeden İslâm ülkesine göç etmeyi, özelde ise: Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz ve ashabının; dine hizmet etmek ve İslâm devletini kurmak üzere ALLAH Teâlâ‘nın izni ile Mekke-i Mükerreme‘den Medine-i Münevvere‘ye göç etmeleridir. Medine-i Münevvere‘ye göç eden müslümanlara muhacir, Resûl-i Ekrem (S.A.V.) Efendimize ve muhacirlere yardım eden Medineli müslümanlara da ensar adı verilmiştir.

 

Kur‘an-ı Kerim‘de hicret kelimesi yer almamakla birlikte otuz bir yerde hecr kökünden gelen çeşitli türemiş kelimelerin geçtiği görülür. Bunlar kullanışlarına göre “Kur‘an‘ı terk etmek (Furkan süresi: 30), bir kişiden, bir gruptan ayrılmak (Nisa süresi: 34, Meryem süresi: 46 Müzzemmil süresi: 10), kötü şeyleri terk etmek (Müddesir süresi: 5) ve ıstılah anlamına uygun olarak “ALLAH uğrunda başka bir yere göç etmek” (Bakara süresi:218, Al-i İmran süresi:195, Nisa süresi:89-97, Tevbe süresi:20) anlamlarına gelmektedir. Hicret eden kimse karşılığında da muhacir ve çoğul olarak da muhacirûn, muhâcirât kelimeleri kullanılmakta (Nisa süresi:100, Tevbe süresi:100,117, Nur süresi: 22, Mümtehine süresi:10), bu ayetlerin çoğunda da Mekke-i Mükerreme‘den Medine-i Münevvere‘ye göç eden müslümanlar kasdedilmekte, olayın kendisinden çok onu gerçekleştirenlerin ve bu amellerinin önemine dikkat çekilmiş, ayrıca bu hicret kelimesi hadis-i şeriflerin pekçoğunda Mekke-i Mükerreme‘den Medine-i Münevvere‘ye göç olayına işaret etmekte, ancak farklı anlamlarda kullanıldığı da görülmektedir. Mesela Abdullah b. Amr b. As (R.A.)‘dan rivayete göre Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz:

“Hakiki Muhacir, ALLAH’ın yasakladığı şeyleri bırakan kimsedir.”(Buhari, İman: 4-5, Rikak: 26, Müslim, İman: 64-65, Ayrıca Bk. Ebû Davud, Cihad: 2, Tirmizi: Kıyamet: 52, İman- 12, Nesai, İman: 8-9-11) buyurmaktadır.

Fudale b. Ubeyd’den (R.A.) rivayete göre Hz.Peygamber (S.A.V.) Efendimiz, “Hakiki Muhacir, hataları ve günahları terk eden kimsedir” (İbni Mace, Fitne:2, A.b. Hanbel, 4/114) buyurarak hicretin kötü şeyleri terk etmek anlamına geldiği belirtilmektedir.

O halde, bizler de ALLAH‘ın yasakladığı şeylerden kaçınıp nefsimizin kötü isteklerini frenleyerek her an hicret halinde olabilir ve hicret sevabına nail olabiliriz. Günahlarla, isyanlarla kirlenen gönül dünyamızın, kulluğa, itaate, ibadete yönelmesinin de gerçek hicret olduğunu unutmayalım.

Hicret birlik, beraberlik ve dayanışmasının simgesidir

Hicretin ahlak ve zühd ile ilgisine işaret eden ayet ve hadis-i şerifleri dikkate alan mutasavvıflar, bu kavramı hem “haramları terk edip kötülüklerden uzaklaşmak”, hem de “nefsi terbiye etmek maksadıyla yolculuğa çıkmak” veya “kalben ve zihnen halkı terk etmek” anlamında kullanılmış seyr u sülük dedikleri manevi yolculuğu da bir çeşit hicret saymışlardır.

 

Hicret; İslâm davasının hedefe giden yolunda bir dönüm noktasıdır. Hicret; İslam toplumunun teşkilatlanması, bir güç haline gelmesi ve çevresine kendini kabul ettirmesi sürecinin ilk adımı olmuştur. Hicret; her vesile ile birlik, beraberlik ve dayanışmayı vurgulayan İslam‘ın hayat bulmasına yol açan önemli bir olaydır. Hicret; imanın maddi güç karşısında kazandığı zaferin simgesidir. Hicret, ALLAH rızası için; anadan, babadan, yardan, diyardan, maldan, mülkten hatta candan, evlattan vazgeçişin, ibretli ve meşakkatli kıssasıdır.

Hicret, yapılan zulüm ve işkencelerden, kötü şartlardan kaçış değil; İslam‘ın hükümlerini yaşatacak ve yaşayacak yeni şartların ve mekânların aranışıdır. Hicrette bedenen rahata kavuşmak gayesi asla güdülmemiştir. Çünkü din hizmeti; sıkıntı, eziyet ve imtihan meydanlarında cereyan ediyor. Gerektiğinde aile efradın, memleket ve yurdun, makam ve maaşın feda edilebilmesini istiyor.

Hicret; Hak‘kın batıla galip gelmesi ve islamı tümüyle yaşamanın azmidir. Hicret; tevhid inancının kalplerde kökleşmesinin, gerektiğinde mallardan ve canlardan feragat etmenin sembolüdür. Hicret; Ensar ve Muhacirinin sergiledikleri dostluk ve kardeşliğin, milli birlik ve bütünlüğün en güzel timsalidir. Hicret; ilk müslümanların inançları uğruna gösterdikleri fedakârlığın doruk noktasıdır.

Mekkeli ve Medineli Müslümanların destanı

Hicret; her şeylerini ALLAH için, göz kırpmadan terk eden Mekke-i Mükerreme‘li Muhacirler ile onları bağırlarına basan, muhtaç oldukları halde onları kendilerine tercih eden Medineli Müslümanların, Ensarın destanıdır. Bu destanda fedakârlık, kardeşlik, ahde vefa, birlik ve beraberlik, değerlerin paylaşımı, özgürlük aşkı, adalet, saygı ve hoşgörü temel konulardır.

Hicret, İslâm tarihinin en önemli olaylarından biri ve bu tarihin bir dönüm noktası sayılır. İslâm tarihinde iki önemli hicret olayı gerçekleşmiştir:

1- Habeşistan‘a hicret: Peygamberliğin beşinci yılında onbiri erkek, dördü kadın olmak üzere toplam 15 kişi; altıncı yılında da onüçü kadın yetmiş yedisi erkek olmak üzere toplam 90 kişi Habeşistan‘a hicret etmiştir.

2- Medine-i Münevvere‘ye hicret ki, hicret denildiği zaman akla bu gelir.

Tarihte Hicret

Yüce Allah, emir ve yasaklarını insanlara tebliğ etmek üzere peygamberler göndermiştir. Görevleri sadece insanları doğru yola ulaştırmak olan bu kutlu elçilerin hemen hepsi, pek çok işkence ve zulme maruz kalmışlardır. Bazısı öldürülmüş, bazısı yurtlarından göçe zorlanmış, bazıları da toplumdan soyutlanarak baskı altında tutulmuşlardır. Hâlbuki bu kutlu elçiler, gönderildikleri toplum için rahmet, şefkat ve sevgi kaynağı idiler.

Kur‘an-ı Kerim, Hz.Peygamber (S.A.V.) Efendimizden önceki dönemlerde de peygamberlerin ve onlara inanan insanların kâfirlerce hicret etmeye zorlandıklarından ve bunların inançları uğrunda yurtlarını bırakıp başka yerlere gittiklerinden bahseder. Çünkü batıl düzenler, gerçekten Hakk‘a inananlara hayat hakkı tanımak istemezler. Onlar gerektiğinde bütün zulüm mekanizmalarını inananların aleyhine çalıştırmaktan geri durmazlar. Çünkü, yarasanın ışıktan ürktüğü gibi, onlar da inananların gerçekleri ve mutlak doğruları gözleri önüne sermeleri ve böylece kendi menfaatlerinin ortadan kalkmasından, ilahlık davalarının sahteliğinin ortaya çıkmasından, sömürü çarklarının durmasından endişelenirler, korkarlar. Tarih boyunca inananlara zalim düzenler eliyle yapılan zulüm, baskı ve şiddetin asıl sebebi budur. Bugün yeryüzünün her bölgesinde Müslümanlar üzerindeki baskı ve terör bundan kaynaklanmaktadır.

Ayet-i kerimelerde belirtildiği üzere, Hz. İbrahim (A.S.) kendi kavmine ALLAH‘ın dinini anlatmada hiçbir engel tanımamış, Nemrut‘un zorbalığına boyun eğmemiş, bir bir işkencelere maruz kalmasına rağmen yolundan dönmemiştir. Fakat O‘nun bütün gayretleri bir netice doğurmamış ve toplumunu küfür bataklığından çekip alamamıştır. Artık netice belli olmuştur; kavmi kendi doğrultusunda gitmektedir. Hz. İbrahim (A.S.) da tevhid üzere yoluna devam etmektedir. Hz. İbrahim (A.S.) kavminin kendisini ateşte yakma teşebbüsünün ardından ve kavminin iman etmesine imkan ve ihtimal kalmadığını anlayınca:

“Doğrusu ben rabbimin emrettiği yere gidiyorum. O bana doğru yolu gösterecek.”(Saffat sûresi:99) demiş sapıklık ve küfür diyarından uzak kalmak gayesiyle her şeyiyle yalnız ALLAH‘a kulluk edebilmek için Önce Filistin‘e, ardından Mısır‘a göç edip, daha sonra da Ken‘an diyarına yerleşmişti. Hz. İbrahim (A.S.)la beraber Filistin‘e kadar bu hicrete katılan Hz. Lut (A.S.), peygamberlik görevini yaparken kâfirlerin azgınlık ve ahlaksızlıkları karşısında Cenab-ı Hak‘tan aldığı emirle bir gece vakti inananlarla birlikte yurdundan çıkmış, arkasına dönüp bakmadan gitmesi istenilen yere gitmişti. (Bak. Hûd sûresi:77-81, Hicr sûresi:65) Hz. Şuayb (A.S.)a kavminin ileri gelen kibirlileri:

“Ey Şuayb! Kesinlikle seni ve seninle beraber iman edenleri memleketimizden çıkaracağız yahut dinimize döneceksiniz” (Araf sûresi:88) demişler, O‘nu ve müminleri hicrete zorlamışlardı. Hz. Musa (A.S.), ALLAH‘ın emriyle geceleyin Mısır‘dan yola çıkardığı Israiloğullarını göç ettirmeyi başarmış, peşlerine düşen Firavun ve ordusu ise denizde boğulmuştu. (Yunus sûresi:90, Taha sûresi:77-78, Şuârâ sûresi:52-67)

Kur‘an-ı Kerim Ashab-ı Kehf‘ten, “Rablerine iman eden gençler”(Kehf sûresi:13) olarak söz etmektedir. Bunun üzerine, ALLAH da onların hidayetlerini artırmıştı. Ashab-ı Kehf‘in kavimleri ALLAH‘tan başka tanrılara taptıkları için onlardan uzaklaşmalarını Kur‘an-ı Kerim övgüyle anlatmaktadır. Onlar bu davranışlarıyla doğru yolu bulmayı ve ALLAH‘ın rahmetine kavuşmayı gaye edinmişlerdi. Böylece onlar, zalim bir toplum içinde yaşayıp, dinlerini açığa vuramamaktansa mağaraya çekilip orada inançlarını yaşamayı tercih etmişler ve son derece az olduklarından mevcut düzene karşı duramayacaklarını anlamış bulunuyorlardı.

İşte bu gibi ayet-i kerimelere dayanarak hicretin bütün peygamberlerin hayatında yer aldığı söylenebilir. Kâfirlerden görülen eziyet ve baskılar, hak dini tebliğ imkânının ortadan kalkmış olması onları göç etmek zorunda bırakmıştır. Nitekim İbrahim süresinde Mekke-i Mükerreme‘lilerden öncekilerin, Nuh, Ad ve Semud kavimlerinin ve onlardan sonrakilerin kıssaları anlatılırken kâfirlerin peygamberlerine: “Elbette sizi ya yurdumuzdan çıkaracağız ya da mutlaka dinimize döneceksiniz.” dedikleri bildirilerek rablerinin bu peygamberlere, “Zalimleri mutlaka helak edeceğiz” diye vaadde bulunduğu belirtilir. (İbrahim sûresi:9-13)

Hz.Peygamber (S.A.V.) Efendimiz ve ilk müslümanlar da, daha önceki Peygamberler ve ümmetlerin akıbetine maruz kaldılar. Bildiğiniz gibi, Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz Mekke-i Mükerreme‘de doğdu ve kendisine peygamberlik görevi burada verildi. İnsanlığın yaratılış gayesini, ahiret inancını yitirdiği, insanî değerlerini kaybettiği, şirke, zulme ve her türlü ahlaksızlığa saplandığı bir dönemde Yüce Rabbimiz, Hz.Muhammed (S.A.V.) Efendimizi son peygamber olarak göndermiştir

HABEŞİSTAN’A HİCRET BAŞLADI

Allah elçilerinin sonuncusu, âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamberimiz Hz. Muhammed (S.A.V.) Efendimiz de insanları, şirki ve küfrü, vahşet ve zulmü terk edip sadece Yüce Yaratana ibadete, adalete, merhamete, insanî erdemlere davet etmekteydi.

Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimizin gönderilmesiyle ölmüş kalpler dirildi, pörsümüş vicdanlar merhamete kavuştu, insanlık, yolunu düzelterek, yeniden huzur buldu. Ancak Mekke-i Mükerreme‘liler bu ilahi rahmetin değerini gereği gibi kavrayamadılar. Hz.Peygamber (S.A.V.) Efendimiz, Yüce ALLAH‘ın: “Önce en yakın akrabanı uyar” (Şuarâ sûresi:214.) emri gereğince, önce yakınlarından başlamak üzere insanları İslâm‘a davet etmeye başlamıştır. Kendilerini İslâm‘a da‘vet ettiği kimseler O‘nu, “el-emin = güvenilir kişi” olarak tanıyorlardı. O‘nun dürüstlüğü ve ahlâkî üstünlüğü üzerinde ittifak halinde idiler. Kendisinin ALLAH tarafından gönderilmiş ve görevlendirilmiş Peygamber olduğunu duyunca, O‘na inanmaya ve etrafında toplanmaya başladılar. O‘nun bu davetine uyanların sayısı günden güne artıyor ve İslâmiyet hızla yayılıyordu. Ancak Mekke-i Mükerreme‘de Kureyş Kabilesi‘nin ileri gelenleri bundan endişe duyuyor, toplum üzerindeki hâkimiyetlerini kaybedeceklerinden korktukları için O‘na engel olmaya çalışıyorlardı. Bunun için Hz.Peygamber (S.A.V.) Efendimize ve O‘na inananlara amansız düşman kesilmişlerdi.

Mekke-i Mükerreme‘li müşrikler bütün insanlığa rahmet olarak gönderilen bu Yüce Elçi‘ye akla hayale gelmedik işkence ve zulmü reva gördüler. O‘na kucak açma, O‘nunla insanlık onuruna yeniden ulaşma yerine; O‘nu dışladılar, hayatına kastettiler. Mekke-i Mükerreme müşrikleri Hz.Peygamber (S.A.V.) Efendimize karşı İslam‘ı tebliğ etmeğe başladığı andan itibaren karşı bir tavır takındılar, engellemeye çalıştılar. Bu tavır ve engelleme, sadece İslam‘ı reddetmekten ibaret kalmadı, Hz.Peygamber (S.A.V.) Efendimiz alaya alındı, müminlere baskı uygulandı ve bu baskılar İslam‘ın Mekke-i Mükerreme‘de yayılmaya başlaması üzerine eziyet ve işkenceye dönüştü. Neticede Müslümanlara zulmederek, akıl almaz işkencelerde bulundular. Hatta Ammar b. Yasir‘in babası Yasir ve annesi Sümeyye işkenceyle öldürüldü. Kendilerince Hz.Peygamber (S.A.V.) efendimize tâbi olanları vazgeçirmek istediler. Yüce Kitabımızda şöyle buyurulmuştur: “Onlar ağızlarıyla ALLAH‘ın nurunu söndürmek isterler. Halbuki kafirler istemeseler de ALLAH nurunu tamamlayacaktır.” (Saf sûresi:8)

Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz Mekke-i Mükerreme‘lilerin kendisine ve müslümanlara karşı takındıkları tavır karşısında, hiçbir zaman yılmadı, doğacağına kesinlikle inandığı İslâm güneşine, başka ufuklar aramayı düşündü. Müşriklerin, tahammülü çok güç olan bu zulümleri karşısında, Mekke-i Mükerreme‘de müslümanlar korunamaz hale gelmişlerdi. Amcası Ebu Talib tarafından himaye edildiğinden bu tür eziyetlere uğramayan, fakat ashabının başına gelenlere son derece üzülen ve işkenceleri engellemeye de gücü yetmeyen Hz.Peygamber (S.A.V.) Efendimiz, göç etmeyi düşünen ve aralarında Hz. Osman (R.A.) ve hanımı, aynı zamanda Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimizin Hz. Rukiyye (R.Anha), Cafer b. Ebi Talib (R.A.) ve hanımı Esma binti Umeys (R.Anha), Osman b. Maz‘un (R.A.), Zübeyr b. Avam (R.A.), Halid b. Said (R.A.) ve karısı Ümeyme bint Halid (R.Anha), Abdullan b. Cahş (R.A.), Abdullah b. Mes‘ûd (R.A.), Abdurrahman b. Avf (R.A.), Ebu Ubeyde b. Cerrah (R.A.), Mus‘ab b. Umeyr (R.A.) gibi meşhur kişilerin de bulunduğu bir grup müslümanın Habeşistan‘a gitmesine izin verdi. Habebiştan Necaşisi Ashame‘nin semavi bir dine mensup, adaletli bir hükümdar olması ve Arapça bilmesi hicret için Habebiştan‘ın seçilmesinde önemli bir sebep teşkil ediyordu. Ayrıca ulaşım kolaylığı ve muhacirlerin mali sıkıntılarını daha rahat şekilde giderebilme imkânı da bu seçimi etkilemişti. Onbir erkek ve dört kadından oluşan Müslüman kafilesi 615 yılında Mekke-i Mükerreme‘den Şuaybe limanına, oradan da bir tekneyle Habebiştan‘a gitti. Bu hicret, Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimizin henüz tebliğinin ilk yıllarında iken Afrika ile temasa geçmesini sağladı. İlk muhacirlerin iyi karşılanması üzerine ikinci hicret kafilesine yetmişten fazla Müslüman katıldı.

Mekke-i Mükerreme o sıralarda gerçekten İslam gibi eşsiz, tevhide dayalı yüce bir inanç ve hayat düzenini kabul edenler için ağır şartlar bulunan bir ortamdı. Çünkü yukarıda da belirtildiği gibi İslâm‘ın ilk yıllarında, sahabelerin önemli bir kısmına ve özellikle zayıf ve kimsesizlere “Rabbimiz ALLAH‘tır” demeleri sebebiyle sayısız zulümler uygulanıyor, dinlerinden vazgeçmeleri için onlara büyük baskılar yapılıyordu. Habebiştan‘da İslâmî bir düzenin varlığından söz edilemezdi ama, en azından orada dini hürriyet vardı ve zulüm yoktu. Diğer taraftan İslam ülkesi diyebileceğimiz bir yerin de varlığı söz konusu değildi. Henüz böyle bir teşebbüse girebilmek için gerekli şartlar ve imkânlardan da Müslümanlar tamamıyla mahrum bulunuyorlardı. Bu nedenle Daru‘l-küfr olan Mekke-i Mükerreme‘yi bırakıp Darü‘l-Emin’e (güven ülkesin) göç için bir izin verilmiş oluyordu.

HZ. CAFER’İN (R.A) HABEŞ KRALI NECAŞİ’YE HİTABEN KONUŞMASI

Muhacirlerin sayısının artması üzerine endişeye kapılan Kureyşliler, Ashame en-Necaşi‘ye bir heyet gönderip Müslümanların iadesini istediler. Hz. Cafer (R.A.), Habeş Kralı huzurunda şu konuşmayı yaptı:

– Ey hükümdar! Biz, cehalet içerisinde yaşayan bir toplum idik. Putlara tapıyor, ölmüş hayvanların etini yiyorduk. Zina yapıyorduk. Akrabalarımızla ilgimizi kesiyor, komşularımızla iyi geçinmiyorduk. Kuvvetli olanlarımız, zayıf olanlarımızı eziyordu. Biz bu halde iken yüce ALLAH bize acıdı. Bizden öncekilerde olduğu gibi bize de içimizden, soylu, asil, doğru, güvenilir, şeref ve namus ehli olduğunu bildiğimiz birisini peygamber olarak gönderdi. O bizi, yalnız ALLAH‘a ibadet etmeye, atalarımızın taptıkları putları terk etmeye çağırdı. Bize doğru söylemeyi, emanete riayet etmeyi, komşularımızla güzel geçinmeyi, haramdan, adam öldürmekten sakınmayı öğütledi. Bizi, yalandan, yetim malı yemekten ve namuslu kadınlara iftira etmekten sakındırdı. Yalnız bir olan ALLAH‘a ibadet edip, O‘na hiçbir şeyi ortak koşmamayı, namaz kılmayı, oruç tutmayı emretti. Haram dediğini haram bildik, helâl dediğini helâl bildik. Bundan dolayı halkımızın bir kesimi bize düşman oldu, bize türlü türlü işkenceler yapmaya kalktılar. Biz de onlardan kaçarak ülkenize sığındık. (İbn Hişam, Sîretü‘n-Nebî, 1/359.)

Bu konuşmada, bir yönüyle hicret sebepleri açıklanırken, diğer yönü ile de İslâm‘ın insanlığa neler getirdiği ifade edilmekte, her yönüyle bozulmuş ve tüm değer ölçülerini yitirmiş bir toplumu nasıl tekrar hayata kavuşturduğu anlatılmaktadır. İşte kısaca hicret olayı budur.

Diğer tarafı da dinleyen Necaşi müşriklerin teklifini ve hediyelerini reddetti. Müşrikler de bir netice alamayınca bunun intikamını Mekke-i Mükerreme‘de kalan Müslümanlardan aldılar. Artık Mekke-i Mükerreme‘deki Müslümanlar çok daha kötü şartlarda var olma mücadelesi veriyorlardı.

Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz Mekke-i Mükerreme‘de tebliğ görevini sürdürürken Kureyşliler de inkârlarında diretiyorlardı. Müslümanlara ve Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimizi koruyan Haşimoğullarına karşı uygulanan üç yıllık boykotun ardından Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimizin en büyük destekçisi olan amcası Ebu Talib‘in ölümü, müşriklere fırsat verdi, onların işkence ve baskıları dayanılmaz hale geldi. Bizzat Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz de birçok hakarete ve sataşmalara hedef oldu. Böyle bir ortamda İslam‘ı tebliğ edemeyeceğini anlayan Hz.Peygamber (S.A.V.) Efendimiz, Taif‘e giderek yeni bir çevrede İslam‘ı anlatmaya çalıştı. Fakat Taifliler de Kureyşliler gibi inkârcılık da direnmişler ve Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimizi taşa tutmak gibi çok sert bir tepkide bulunmuşlardı. Bunun üzerine Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz Mekke-i Mükerreme‘ye dönmek mecburiyetinde kaldı.

Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz onların bu cahilce hareketleri karşısında yılmamıştır. Müşriklerin zulümleri yüzünden Mekke-i Mükerreme‘de Müslümanlar barınamaz hâle gelmişlerdi. Bu sebeple Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz İslâmı yaymak için merkez olabilecek bir yurt arayışı içindeydi. Kabe‘ye yapılan senelik hac görevi, Arap yarımadasının bütün noktalarından, Arapları Mekke-i Mükerreme‘ye getiriyordu. Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz bu insanlarla görüşüyor, onlara İslam‘ı anlatıyordu. Kendisine sığınma imkanı ve peygamberlik vazifesini yerine getirme izni verecek bir kabile bulup, ikna etmenin yollarını arıyordu. Birbiri ardınca, yanlarına gittiği onbeş kabilenin temsilcilerinin hepsi de az çok kaba bir şekilde kendisini geri çevirdiler. Umudunu hiç kaybetmedi.

Son olarak bir gün Akabe mevkiinde Medineli altı kişi ile karşılaştı. Onlara Kur‘an-ı Kerim okudu ve İslâm‘a davet etti. Medineliler Peygamberimiz ile konuştuktan sonra durumu kendi aralarında değerlendirdiler. Yahudi ve Hıristiyanların komşuları olan bu kişiler, peygamberler ve ilâhî vahiyler kavramına yabancı değillerdi. Üstelik onlar, bu kutsal kitap sahiplerinin, bir Peygamberin, son bir müjdecinin gelmesini beklediklerini de biliyorlardı.

Çünkü Medinelilerle araları açılan Yahudiler onlara “Bir peygamber gönderilmek üzeredir. O peygamber gelince biz ona tabi olacağız. İrem ve Ad kavimleri gibi sizin kökünüzü kazıyacağız.” diyorlardı.

Bu sebeble Yahudilerin geleceğini bildikleri ve kendisiyle bizi korkuttukları peygamber bu olmasın, dediler ve bu konuda başkalarından önce davranmak fırsatını kaçırmak istemediler. Yahudilerden önce Müslüman olmanın gereğine inanıp derhal Hz. Muhammed (S.A.V.) Efendimize inandılar, kendisine Medine-i Münevvere‘de diğer inananlar bulmaya çalışacakları ve gereken desteği vereceklerine dair söz verdiler.

Akabe‘de Müslüman olan Medineliler memleketlerine gittiklerinde bu durumu yakınlarına aktardıktan bir yıl sonra, daha önceki Müslümanlarla birlikte oniki kişilik bir topluluk hac için Mekke-i Mükerreme‘ye geldi.

BİRİNCİ AKABE BİATI

“Birinci Akabe Biatı” adıyla anılan bu buluşmada Yesribliler ALLAH Teâlâ‘ya ortak koşmayacaklarına, çocuklarını öldürmeyeceklerine, birbirlerine iftirada bulunmayacaklarına, Resûlullah (S.A.V.) Efendimizin emirlerine uyacaklarına dair söz verip kendisine biat ettiler. Bedir‘de Resûlullah (S.A.V.) Efendimizin beraberinde hazır bulunmuş olanlardan ve Akabe gecesindeki sahâbîlerden olan Ubâde b. Sâmit (R.A.) hadiseyi şöyle anlatır: Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz etrafında sahâbîlerinden bir cemâat mevcut olduğu hâlde şöyle buyurdu: “Geliniz, ALLAH Teâlâ‘ya ibâdette hiçbir şeyi ortak etmemek, hırsızlık yapmamak, zina etmemek, çocuklarınızı öldürmemek, kendiliğinizden uydura-cağınız hiçbir yalanla kimseye iftira etmemek, hiçbir marûf işte bana âsi olmamak üzere bana biat ediniz yani benimle ahdediniz. İçinizden her kim sözünde durursa ecri ALLAH Teâlâ‘ya âittir. Bu dediklerimden birini yapıp da ondan dolayı dünyâda cezaya uğratılırsa, bu ceza ona keffârettir. Bunlardan birini yapıp da yaptığı fiili ALLAH Teâlâ örterse, onun işi ALLAH Teâlâ‘ya kalır. ALLAH Teâlâ dilerse onu affeder, dilerse ona ceza verir.” Ubâde: İşte ben bu şart üzere Resûlullah (S.A.V.) Efendimize biat ettim, demiştir. (Buhari, Fezailüs-Sahabe:72, No:3679, 3/1413; İman:11; Müslim, Hudud:41; Nesâî, Bey‘a:17; Tirmizi, Hudud:12)

Medine-i Münevvere‘liler, hacdan geri dönerlerken, yanlarında, İslâm‘ı öğretmek üzere Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz tarafından tayin edilen Mus‘ab b. Umeyr (R.A.)‘i götürdüler. Kısa sürede Medine-i Münevvere‘de İslâmiyet hızla yayıldı. Mus‘ab b. Umeyr (R.A.), Resûlullah (S.A.V.) Efendimizi Medine-i Münevvere‘deki her hareketten haberdar ediyordu. Kısa zamanda Evs ve Hazrec kabilesinin bütün evleri İslâm‘ın nuruyla aydınlanmaya başladı. Artık Medine-i Münevvere, bir İslâm devletinin doğuşuna hazır hâle gelmişti. Mus‘ab b. Umeyr (R.A.)‘in gayret ve etkisiyle Yesrib‘in ileri gelenlerinden Sa‘d b. Muaz ve Useyd b. Hudayr Müslüman oldular. Bu iki büyük reisin İslâm‘a girmesiyle İslâm, Medine-i Münevvere‘de bir hayli kabul gördü. Bunun üzerine Medine-i Münevvere‘liler Hz.Peygamber (S.A.V.) Efendimizi şehirlerine dâvet etmeye karar verdiler.

Birinci Akabe Biatından bir yıl sonra Medine-i Münevvere‘liler yeniden hac için Mekke-i Mükerreme‘ye geldiler. İçlerinde ikisi kadın yetmiş beş Müslüman vardı. Resûlullah (S.A.V.) Efendimizin bu defa onlarla ilgi kurması İslâm‘ın tebliğinden ibaret değildi. Çok önemli kararlar arefesindeydiler. Buluşma yeri yine Akabe mevkii oldu. Buluşma gizli yapılacak ve hiç kimseye haber sızdırılmayacaktı. Gece yarısına doğru, Medine-i Münevvere‘liler, gayet tedbirli hareket ederek kararlaştırılan yerde toplandılar.

Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz Akabe‘ye bu defa amcası Abbâs ile birlikte geldi. Hz.Ali (R.A.) ve Hz.Ebû Bekir (R.A.) önemli noktalarda gözcülük yaptılar. Abbâs henüz ya Müslüman olmamış, yahut Müslümanlığını gizliyor, ancak yeğenini himaye ediyordu. Böylesi bir toplantıda bulunmayı bir aile borcu kabul etmişti. Toplantıda ilk sözü Hz.Abbâs aldı:

– Ey Hazreç topluluğu! Bu benim kardeşimin oğludur. Benim yanımda insanların en sevgilisidir. Siz O‘nu tasdik ediyor ve O‘nun getirdiklerine inanıyor ve kendisini alıp götürmek istiyorsanız, sizden bu hususta beni tatmin edici bir söz almak isterim. Siz O‘na vereceğiniz sözü yerine getirebilecek ve kendisini muhaliflerden koruyabilecek misiniz? Bunu gereği gibi yaparsanız ne iyi! Yok, eğer Mekke-i Mükerreme‘den çıktıktan sonra kendisini yardımsız bırakacak, rüsvay edecekseniz şimdiden bu işten vazgeçiniz, O‘nu bırakınız. Yine kavmi arasında ve yurdunda izzet ve şerefiyle korunmuş olarak yaşasın.

PEYGAMBER EFENDİMİZ’İN İKİ ŞARTI

Hz. Abbas (R.A.) den sonra Hz. Peygamber (S.A.V.) efendimiz konuştu. Bundan sonra Medineli Müslümanlar düşüncelerini şöylece açıkladılar:

– ALLAH‘tan getirdiklerine bilerek ve inanarak sana bîat ediyoruz. Biz rabbimize bîat ediyoruz. ALLAH‘ın kudret eli, ellerimizin üzerindedir. Kendimizi, oğullarımızı, kadınlarımızı esirgeyip koruduğumuz şeylerden seni de esirgeyip koruyacağız. Eğer bu ahdimizi bozarsak, ALLAH‘ın ahdini bozan yaramaz, bedbaht insanlardan olalım. Ya Resûlellah! Biz ahdimize sadığız.

Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz iki şart ileri sürdü:

“Rabbim için şartım: O‘na hiçbir şeyi ortak koşmamanız, yalnız O‘na ibadet etmeniz, kendinizi, çocuklarınızı, kadınlarınızı esirgeyip koruduğunuz şeylerden beni de esirgeyip korumanızdır.” buyurdu. Medineliler:

– Böyle yaptığımız zaman, bizim için ne var? dediler. Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz de:

“Cennet var.” buyurdular. Medineliler:

– Bu kârlı bir alışveriştir, deyip Hz. Peygamber (S.A.V.) efendimize bîat ettiler. Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimizin Akabe‘de tanıştığı bazı Medine-i Münevvere sakinlerinin islamiyete girmesi üzerine şehir halkını oluşturan Hazreç ve Evs kabileleri arasında, Müslümanlığın günden güne yayılması ve buna bağlı olarak yapılan Akabe biatleri hicret açısından büyük önem taşımaktadır. Çünkü yukarıda genişçe belirtildiği gibi özellikle ikinci Akabe biatinde Medineli müslümanlar Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimizi ve dolayısıyla Mekke-i Mükerreme‘li müslümanları kendi şehirlerine göç etmeye davet ettiler ve Medine-i Münevvere‘ye geldikleri takdirde onların canlarını ve mallarını, kendi çocuklarını ve kadınlarını korudukları gibi koruyacaklarına ve kendi aile bireyleriymiş gibi bağırlarına basacaklarına, rahat günlerde de, sıkıntılı anlarda da O‘na tabii olacaklarına ant içerek söz verdiler, biatte bulundular.

Akabe Bîatlarının gerçekleştiği süreç içinde planlı bir şekilde Medine-i Münevvere‘ye hicret için gerekli zemin hazırlanmıştı. Çünkü Medine-i Münevvere stratejik öneme sahipti. Hz. Muhammed (S.A.V.) Efendimizin ve ailesinin, büyük dedesi Hâşim‘den itibaren, Medine-i Münevvere ile sıkı bağları vardı. Abdülmuttalib‘in annesi Hazrecli idi. Bir arazi meselesi yüzünden Abdülmuttalib ile amcası Nevfel arasında meydana gelen çekişmede Medineliler Abdülmuttalib‘e yardıma gelmişlerdi. Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimizin annesi Âmine ve babası Abdullah‘ın kabirleri Medine-i Münevvere‘de idi. Abbas‘ın Medinelilerle yakın dostluğu vardı. Öte yandan şehrin, İslamiyetin çevreye kolayca yayılmasına imkân sağlayacak merkezi bir konumda ve müdafaaya elverişli coğrafi bir yapıda olması, ayrıca kervan yollarının üzerinde bulunması, Akabe Bîatları ve başka vesilelerle Medine-i Münevvere‘de İslâm‘ın kökleşmesi ve yayılması için zeminin uygun olduğu anlaşılmıştı

İKİNCİ AKABE BİATI

Taifliler ve diğer kabileler Resûl-i Ekrem (S.A.V.) Efendimizi reddederken Medine-i Münevvere‘den gelenlerin daha ilk görüşmede İslama girmeleri ve her türlü tehlike ve sıkıntıyı göze alarak şehrin kapılarını Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimize açmalarının yani Medine-i Münevvere‘nin hicret yeri oluşunun Sebebi ve hikmetleri üzerinde durmak gerekir. İslamiyetin doğuşu sırasında bu şehirde oturan Evs ve Hazrec kabileleri arasında çok eskilere dayanan şiddetli bir düşmanlık vardı. Yüz yirmi yıl boyunca birbiriyle sık sık savaşa tutuşan bu iki kabile arasındaki son çarpışma, hicretten beş ya da altı yıl önce Bu‘as denilen yerde cereyan etmiş ve her iki taraftan pek çok kimse ölmüştü. Gerek Buas gerekse daha önce yapılan savaşlar birçok ocağın sönmesine yol açtığı için Hazreç ve Evs islamiyeti tanıyınca, bu yeni din sayesinde aralarındaki düşmanlığın kalkacağını ümit etmişlerdir. Bundan dolayı Bu‘as savaşının Medinelilerin İslamiyete girişinde önemli bir yeri vardır. Nitekim Hz. Aişe (R.Anha) validemizin: “Buas, ALLAH‘ın Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz için hazırlamış olduğu bir gündü.” (Buhari, 3/1377, No:3566) dediği nakledilir. Bundan başka Medine-i Münevvere Yahudilerinin son peygamberin yakın bir zaman içinde çıkacağını haber vermeleri de halk arasında bir peygamber beklentisi doğurmuştur.

İkinci Akabe Bîatı, Peygamberliğin 12‘nci yılının son ayı olan Zilhicce‘de yapılmıştı. 13‘üncü yılın ilk ayı Muharrem‘de Medine-i Münevvere‘ye hicret başladı. Ashab‘tan Mekke-i Mükerreme‘den Medine-i Münevvere‘ye hicret eden ilk kişi Mahzumoğullarından Ebu Seleme Abdullah b. Abdülesed‘dir. Ebu Seleme, Akabe biatlerinden bir yıl önce hanımı Ümmü Seleme ile birlikte hicret etmiştir. İkinci Akabe Biatı‘nın ardından Hz.Peygamber (S.A.V.) Efendimizin hicrete izin vermesi üzerine ilk defa Amir b. Rebia ve hanımı Leyla bint Ebu Hasme göç ettiler; onların arkasından da diğer sahabeler gruplar halinde gitmeye başladılar. En son hicret eden ise Resûlullah (S.A.V.) Efendimizin amcası Abbâs (R.A.)‘dır.

Mekke-i Mükerreme‘nin fethine kadar geçen süre içinde, dini uğruna, evini-barkını, malını-mülkünü, âilesini, kabîlesini, akrabasını, bütün varlığını Mekke-i Mükerreme‘de bırakarak Resûlullah (S.A.V.) efendimizin müsâdesiyle Medine-i Münevvere‘ye göç eden Mekke-i Mükerreme‘li Müslümanlara ‘Muhâcirûn‘ adı verilmiştir.

Medine-i Münevvere‘de muhâcirleri misâfir eden, onlara bütün imkânları ile yardımcı olan Medine‘li Müslümanlara da ‘Ensâr‘ denilmiştir. Muhâcirûn ve Ensâr, Kur‘ân-ı Kerîm‘de bir çok vesîlelerle övülmüşlerdir. (Bkz. Enfâl Sûresi:72, 74; Tevbe Sûresi:20, 100; Nahl Sûresi:41,110; Hac Sûresi:58; Haşr Sûresi:9; Fetih Sûresi:10,18, 29)

Muharrem ve safer aylarında Müslümanlar, âileleri ile birlikte hicret ettiler. Birer, ikişer, gizlice Mekke-i Mükerreme‘den ayrılıp Medine-i Münevvere‘ye gittiler. Ensâr tarafından Medine-i Münevvere civârındaki ‘Avâlî‘ denilen köylere yerleştirildiler.

Hicret genellikle gizlice yapılmıştır; çünkü Mekkeliler ellerinden geldiğince engel olmaya çalışıyor, hatta yakaladıkları akrabalarını hapsediyorlardı. Yalnız Hz. Ömer (R.A.) Mekke-i Mükerreme‘den gizli ayrılmadı. Kılıcını kuşandı, Kâbe‘yi tavâf etti. Bütün müşriklere meydan okuyarak:

– İşte ben Medine-i Münevvere‘ye gidiyorum. Analarını ağlatmak, karılarını dul, çocuklarını yetim bırakmak isteyenler peşime düşsün… dedi. Müşriklere meydan okudu, alenen yola çıktı. Hz. Ömer’in (R.A.) hicreti Hz.Peygamber (S.A.V.) Efendimizin hicretinden 15 gün kadar önce olmuştu.

Bunun üzerine Hz. Ebu Bekir (R.A.) iki deve satın alıp, hicret edeceği günü beklemeye başladı.

Dârunnedve’nin korkunç kararı

Akabe görüşmeleri ile Müslümanlık Medine-i Münevvere‘de yayılmağa başlamış, müşrikler korktuklarına uğramışlardı. Üstelik Mekke-i Mükerreme‘deki Müslümanlar da Medine-i Münevvere‘ye göç etmişlerdi. Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz diğer müslümanlarla son ana kadar hicret etmemiş olması, Mekke müşriklerinin onun hicretine engel olma ihtimali ile açıklanabilir. Çünkü Mekke müşrikleri, O‘nun bir başka kabile ile birleşmesinin kendilerinin aleyhine gelişmelere yol açacağını tahmin edebiliyorlardı. Mekke müşrikleri İslâm‘ın Medine-i Münevvere‘de yayılmasından ve Müslümanların oraya hicret etmesinden rahatsız oluyorlardı. Müşrikler için Müslümanların Mekke-i Mükerreme‘yi terketmeleri yeterli değildi. Bilakis bu gelişme, endişelerini daha da artırmıştı. Hz. Muhammed (S.A.V.) Efendimizin de hicret edeceğini tahmin ediyorlardı ve bunun gerçekleşmesinden korkuyorlardı. Esasında onlar Medine-i Münevvere‘ye hicrete temelden karşıydılar. Nitekim bu yüzden Akabe Bîatları gizli yapılmış, Hz.Ömer (R.A.) hariç diğer Müslümanlar gizlice hicret etmişlerdi. Çünkü müşrikler, İslâmiyet‘in Medine-i Münevvere‘de güçlenmesinden korkuyorlardı.

Şimdi Hz. Muhammed (S.A.V.) Efendimiz de Medine-i Münevvere‘ye gider, Müslümanların başına geçer ve İslâm orada güçlenirse, böyle bir gelişme Mekkeliler için siyâsî ve ekonomik açıdan tehlike arzederdi. Medine, Mekke-i Mükerreme‘yi Suriye‘ye bağlayan kervan yolu üzerinde yer aldığından, Mekke‘lilerin Şam ticâret yolu kapanabilir, Kureyş‘in ticârî hayatı ve her şeyden önce Mekke-i Mükerreme‘nin dış güvenliği tehlikeye girmiş olurdu.

Mekke müşrikleri Müslümanlara son derece kötü davranmışlar, târihte eşine ender rastlanan işkence ve hakarette bulunmuşlardı. Bunlar Medine‘lilerle birleşip, kuvvetlendikten sonra kendilerinden öç alabilirlerdi.

Esâsen Mekke‘lilerle Medine‘liler arasında, öteden beri geçimsizlik vardı. Çünkü Mekke‘liler Adnânîlerden; Medine‘liler ise Kâhtânîlerdendi.

Bütün bunlar Kureyş müşriklerini derin derin düşündürüyordu. Oysa henüz fırsat ellerinden kaçmış da değildi. Hz. Muhammed (S.A.V.) Efendimiz hâlâ aralarında idi. O‘nu ortadan kaldırırlarsa tehlikeyi (!) önleyebilirlerdi. Bunu düşünüyorlardı; fakat Benî Hâşim‘den çekiniyorlardı. Çünkü O‘nu öldürürlerse, Benî Hâşim kan davasına kalkışır, Kureyş kabileleri arasında, belki bu kabilenin tarihinde ilk defa geniş katılımlı, uzun yıllar sürebilecek ve çok kan dökülebilecek bir iç savaş çıkabilirdi.

Durumun ciddiliğini anlayan ve Sürekli çözüm (!) arayışı içinde bulunan müşriklerin ileri gelenleri, gerekli önlemleri almak, konuyu tartışmak ve durumu görüşüp yeni engelleme planları yapmak, bir hal çaresi bulmak, Mekke-i Mükerreme‘de yapayalnız kalan Hz.Peygamber (S.A.V.) Efendimize ne yapmak gerektiğini kararlaştırmak üzere, “Daru‘n-Nedve” denilen yerde toplandılar.

Gündem kendileri için çok önemli olduğundan, Hâşimoğullarından Ebû Leheb dışında hiç kimseyi ve güvenmedikleri kişileri içeriye almadılar. Toplantıda Ebû Cehil, Ebû Süfyan, Ebu‘l-Bahterî, Utbe b. Rabîa, Cübeyr b. Mut‘im, Nadr b.Hâris, Ümeyye b.Halef, Hakim b.Hızâm… Gibi Mekke ileri gelenlerinin hemen hepsi vardı. Bazı siyer kitaplarında, şeytanın Necid halkından bir ihtiyar kılığında gelerek toplantıya katıldığı ve alınan kararda etkili olduğu, şeklinde rivayetler (İbn Hişâm, 3/6) de vardır ki rivayet şöyledir:

Bu rivayette belirtildiği gibi şeytanlardan biri celâletli bir ihtiyar suretine girerek onlara:

– Ben Necid’denim. Niçin toplandığınızı işittim, huzurunuzda bulunmak istedim. Her halde benden bir öğüt ve görüş bulmaz değilsiniz, dedi ve toplantıya katıldı. Müslümanlık tehlikesinin önlenmesiyle ilgili çeşitli fikirler ileri sürdüler. Toplantıya katılanlardan Ebu‘l-Buhturî:

*  Benim görüşüm! Muhammed‘i bağlayıp her tarafı kapalı bir odaya ölünceye kadar hapsedelim ve bütün hava deliklerini kapatalım. Sadece bir delik bırakalım. Oradan yiyip içeceğini uzatalım. Ta ölünceye kadar böyle devam etsin, dedi. Şeytan:

*  Ne kötü görüş! Çünkü O‘nun kavminden size silah çekip gelenler olur ve elinizden kurtarırlar, dedi. Hişam b. Amr:

*  Benim fikrim! O‘nu bir deveye bindirip Mekke-i Mükerreme‘den çıkaralım, uzak yerlere sürelim. Artık ne yaparsa yapsın. Size zararı dokunmaz, dedi. Yine o şeytan:

* Bu da çok kötü bir fikir! Çünkü gider, başka kavmi ifsad eder, başına toplar gelir ve sizinle harp eder, dedi. Nihayet Ebu Cehil:

* Benim düşüncem de! Kureyş‘in bütün kollarından birer tane güçlü kuvvetli genç seçip çağıralım. Geceleyin Muhammed‘in evinin etrafında pusu kursunlar ve müsait bir vakitte ani bir baskında bulunmak suretiyle O‘nu birlikte, bir hamlede öldürsünler. Kimin vurduğu, kimin darbesiyle öldüğü belli olmasın. Böylece iş, kimvurduya gelecek, kanı bütün Kureyş kabîlesine dağılacak. Haşimoğulları da bütün Kureyş kollarına karşı çıkamaz, harp edemez. Kan davasına kalkışamazlar. Çâresiz diyete, kan bedeline râzı olurlar. Biz de veririz. Bu iş böylece kapanır… Dedi. Şeytan:

* İşte doğru ve isabetli bir fikir, dedi. Bu şekilde Ebû Cehil‘in teklifi ittifakla kabûl edildi. Kureyş kollarından 40 yeminli kişi seçip toplantıyı bitirdiler. Hemen uygulanmasına karar verildi.

Müşriklerin Dâru‘n-Nedve‘deki bu konuşma ve plânları Kur‘an-ı Kerim‘de şöyle özetlenmektedir. “Ya Muhammed, hatırla şu zamanı ki, inkâr edenler, Mekke müşrikleri seni bir yere kapatmak veya hepsi birden öldürmek yahut da Mekke-i Mükerreme‘den çıkarmak için sana tuzak hazırlıyorlardı. Onlar sana tuzak kurarken, ALLAH da onlara tuzak kuruyordu. ALLAH tuzakların en iyisini kurar.”

 

 

iktibas çizgisi

Google+ WhatsApp