Helâlen Tayyiben

Helâlen Tayyiben


“Ve kulû mimma razakakumullâhu halâlen tayyiben vettekullâhellezi entum bihi mü’minûn”.

“Allah’ın size rızık olarak verdiklerinden helâl ve temiz olarak yiyin. Kendisine inanmakta olduğunuz Allah’tan korkup-sakının” (Mâide 88).

Âyette, “helâl ve temiz olanlardan yiyin-için ki Allah’tan korkasınız” diyor. Demek ki Allah korkusu, yiyip-içmekle de alâkalıdır. Helâl ve temiz yiyip-içenler Allah’tan korkarlar. Temiz, îmanlı, ahlâklı ve iyi insanlar için “helâl süt emmiş” demeleri bu yüzdendir. Yenilen-içilen gıdâlar helâl ve tayyip olmayınca yada birinden biri eksik olunca Allah korkusunda azalma oluyor. Hırsızlar, yolsuzluk yapanlar ve zâlimler bu nedenle Allah’tan korkmamakta ve O’na başkaldırmaktadırlar. Çünkü onlar sürekli olarak haram yemektedirler. Yedikleri şeyin temiz olması da kâr etmemektedir. Çünkü bir şey aynı-zamanda hem helâl hem de temiz olmadığında büyü bozuluyor ve maddî-mânevî zorluklar baş gösteriyor.

Yenilen şeyler helâl olmasına rağmen temiz olmadığında ve içine GDO’lar ve kimyâsallar karıştırıldığında mâneviyat da bozuluyor. Çünkü doğal-organik olmayan gıdâlar nefisleri kolayca ve aşırı şekilde kışkırtıyor ve şeytana alan açıyor. Günümüzde olan şey budur. Çeşitli kimyâsallar ile kirletilmiş gıdâları tüketenler, şeytana, nefse ve tâğutlara kolayca kapılıp onlara göre hareket ediyor ve içlerinde doğal ve mânevî hiç-bir değer kalmıyor. Hattâ mâneviyata düşman oluyorlar. Zîrâ “insan yediğidir” denir. İnsan, yediğine-içtiğine göre düşünür, konuşur ve hayat sürer. Hattâ yasa yapmada bile yenilip-içilenlerin etkisi vardır.

Kur’ân aynı-zamanda helâller ve yasaklar kitabıdır. Aslalon mubahlık yâni serbestlik olduğu için helâller haramlara göre çok daha fazladır. Meselâ üzümün yaşı, kurusu, yaprağı, şırası, pekmezi, reçeli, hoşafı, keki, sirkesi, ezmesi vs. bir-çok şeyi helâldir ama şarabı haramdır. Üzümden şarap yapmak ve içmek haramdır. İnsan hem üzüme hem de kendine zulmeder böylelikle. Fakat üzüm helâl olduktan başka temiz de olmalıdır. Temiz olması hem dışının hem de içinin temiz olması şeklinde olmalıdır. Dış temizlik bahçenin ürünün temiz bakılması, toplanması ve işlenmesi sırasında temizliğe dikkat edilmesi şeklindeyken, iç temizliği de doğal ve organik olmasıyla olur. Yâni bir şey hem helâl, hem temiz, hem de doğal-organik olmalıdır. İşte ancak o zaman insan da temiz olur. Zîrâ “insan yediğidir”. İnsan ne yerse ona göre düşünür, konuşur ve hareket eder. Helâl ve temiz olmayan şeyler yiyip-içmek, insanın yavaş-yavaş mâneviyatını-kâlbini bozar ve onu doğallıktan ve temizlikten uzaklaştırır.

Sünnetullah gereğince bir şeyi çalarak tüketince de o gıda yiyene fayda verir. Çaldığı şeyin vitamini-minerâli hâlen içindedir çünkü. Onun minerâlini vitaminini vs. bedenine alır. Fakat onun mâneviyatını ve temizliğini alamaz. Çünkü çalınan mal, mâneviyatını ve bereketini kaybeder. Bu belki ince araştırmalarla da gözlemlenebilir ama asıl, tecrübe ile sâbittir ki çalınan mal hayır getirmez. O nedenle gıdâ helâlen tayyiben olmalıdır ki insan da helâl ve tayyib yâni meşrû ver temiz olsun.

Hak ile bâtıl karışınca o şey “bâtıl” olur. Helâle karışan gayr-ı meşrû her-şey hakkın bâtıla karışması gibi haramdır. GDO ve kimyâsallar ile hak ve bâtıl birbirine karışmış yâni helâl ile haram birbirine karışmıştır. Böylece hemen her-şey haram hâle gelmiştir. Çünkü bir kazan balın içine atılan bir damla zehir nasıl ki tüm kazanı zehirliyorsa, hakka karışan en küçük bâtıl da hakkı zehirler. Sünnetullah budur işte, imtihan budur!. Sabredilmesi gereken şey budur. Çünkü bir kazan bala bir damla zehir karışınca o bal zehir oluyor fakat, bir kazan zehire bir damla bal karıştırıldığında hattâ yarısına kadar bal karıştırıldığında bile o zehir bal olmuyor. Zehir balı zehire çeviriyor ama bal, zehiri bala çevirmiyor. Çünkü hak, bâtılı aslâ kabûl etmez. Hak, saf olandır. İçine bâtıl karıştığında hak oluşuna halel gelir.

Bir litre petrôlün, bir milyon litre temiz suyu içilmez hâle getirdiği hesaplanmıştır. Haram ve necis yâni bâtıl olan, helâl ve tayyip yâni hak olanı işte böyle kullanılmaz hâle getiriyor.

Gıdâ üretiminde 1919 yılından sonra teknoloji kullanılmaya başlandı fakat bu, doğallığı bozucu değildi. 1940-1973 arasında, işe antibiyotikler enzimler vs. karıştırıldı ama bunlar da gıdânın temelinde bâzı etkiler yapsa da gıdâda büyük değişikler olmadı. Fakat 1973’ten sonra mantık değişti, her-şey farklılaştı ve gıdâ “gıdâ” olmaktan çıktı. Artık 50.000 çeşit kimyâsalın karıştığı şeyleri yiyor, içiyor, giyiyor ve kullanıyoruz.

Eskiden organik olmakta sorun yoktu. Zâten organik olmayan bir şey üretilemezdi ve tüketilmezdi. Üstelik organik doğal olan ürünler doğal ortamlarında doğal hava ve su ile birlikte yiyip-içilirdi. Bu da gıdalardan tam faydalanabilmeyi sağlıyordu. Fakat modernitenin köpürdüğü ve din hâline geldiği zamanlarda insanın en temel gıdâlarına bile GDO ve kimyâsallar karıştırıldı ve bunlar insanları hem çeşitli hastalıklara müptelâ etti hem de açlığı başlattı. Evet; birileri GDO ve kimyâsalların gıdâları çoğalttığını ve açlığı bitirdiğini iddiâ ededursun, aslında olan şey açlığın artmasıdır. Üstelik küresel çağdaki açlık, târihte hiç olmadığı kadar yoğun, yaygın ve süreklidir.

Norman Borlaug, ekmeğin elde edildiği buğdayın sapları hemen eğilmesin ve daha çok büyüsün de daha fazla başak ve buğday versin diye, buğdayın sapını daha sağlam yapmak için ona kimyâsallar uyguladı ve çeşitli aşmalardan sonra bunu başardı. Böylece başaklar büyüdü ve daha fazla ürün vermeye başladı. Herkes de zannetti ki artık daha çok gıdâ olacak ve beslenme sorunu olmayacak. Bunu yaptığı için Norman Borlaug’a Nobel Barış Ödülü de verildi. Oysa işin aslı öyle değildir.

Eskiden buğdaylar doğal hâlindeyken daha az buğday ve un oluyordu ama, bundan yapılan ekmek çok-çok daha besleyici idi. Çünkü hem daha doğaldı, hem de makinelerle proteini, ruşeymi, kepeği ayrılmıyordu. İçine kimyâsallar ve GDO da karıştırılmıyordu. Şimdi ise bunlar ayırılıyor ve unda sâdece nişastası ve içine katılan onlarca çeşit kimyâsal kalıyor. Ekmeğin besleyiciliği ve dolayısı ile doyuruculuğu %75 oranında azalmıştır. Bu nedenle eskiden tek bir ekmekle doyabilenler artık üç ekmekle bile zor doymaya başladı. Üstelik kimyâsallardan dolayı hastalıklarda çok fazla artış başladı. Eskiden tek ekmekle doyan insanlar, kazandıkları parayla tek bir ekmek alıyordu ve hayâtını sürdürebiliyordu, oysa Norman’dan sonra insanlar doymaya ve gerçek anlamda beslenmeye ulaşabilmek için artık tek ekmek değil üç ekmek almak zorunda kaldılar. Fakat köle gibi çalışarak kazandıkları para ile üç ekmek alamıyorlar ki!. Üstelik üç ekmek yediklerinde bir-çok hastalık da ortaya çıkıyor. Çünkü doymak ve beslenmek demek, “mîdeyi şişirmek” demek değil, kanın ihtiyâcı olan yeterli miktarda protein, vitamin ve minerâli sağlamaktır. Dünyâ’nın yarısı bunu sağlayamayınca yarı-aç yaşamaya başladılar. Kimyâsallar ve GDO arttıkça bu yaygınlaştı ve çoğaldı. Üstelik sömürü ve modern kölelik devâm ediyor ve kişinin âile sayısı gün geçtikçe fazlalaşıyor. Sonuçta âilenin daha fazla nüfûsa bakmaya kazandığı para yetmeyince çocuklar açlıktan yâni doğru ve yeterli beslenememekten dolayı ölmeye başladı. Zîrâ artık tek ekmek yetmiyor ve tek ekmek yerine üç ekmek gerekiyor. Karınların şişmesine rağmen kan aç kalıyor ve ihtiyâcı olan gıdâyı istiyor fakat bulamıyor.

Dünyâ’da her gün binlerce kişi açlıktan dolayı ölüyor. Bunun nedeni yapılan biyolojik-genetik çalışmalardır. Aslında açlığın en çok yaşandığı Afrika kendi-kendine rahat bir şekilde yeten bir kıtadır. Fakat onları rahat bırakmıyorlar ve zorluklar içinde yaşamalarına neden oluyorlar.

Çeşitli diyet-perhiz reçeteleri ve tavsiyeleriyle, “kan grubuna göre beslenmek” düşüncesiyle yada modernitenin dayatmasıyla, helâl ve tayyip yâni meşrû ve temiz olan uzun bir liste hâlindeki gıdâlardan, geçiçi olarak değil de sürekli olarak vazgeçmek, “Allah’ın helâl kıldığını haramlaştırmak” demektir. Allah’ın haram kıldığını helâl, helâl kıldığını ise haram kılmak yanlıştır, şirktir ve günahtır:

“Ey Peygamber!; eşlerinin hoşnutluğunu isteyerek, Allah’ın sana helâl kıldıklarını niçin haram kılıyorsun?. Allah çok bağışlayandır, çok esirgeyendir” (Tahrîm 1)”.

Bu âyetin sebeb-i nüzûlü hakkında Peygamberimiz’in başından geçen şu olay anlatılır:

“Günün birinde Hz. Zeyneb bint-i Cahş vâlidemize bir tulum bal hediye getirilmişti. Hz. Zeyneb de her gelişinde Resûl-ü Ekrem’e çok sevdiği bu baldan şerbet yaparak ikramda bulunurdu. Bu sebeple o, Hz. Zeyneb’in yanında her zamankinden fazla kalırdı. Bu durum Hz. Âişe’nin nazarından kaçmadı. Sebebini merâk etmeye başladı. Bir-ara câriyesi vâsıtasıyla bu fazla duruşun sebebinin ikrâm edilen bal şerbeti olduğunu öğrendi. Resûl-ü Ekrem’in, Hz. Zeyneb’in odasında fazla kalmasından müteessir olan Hz. Âişe, gayrete geldi. Taraftârı olan diğer hanımları toplayarak kendilerine şu tâlimâtı verdi: ‘Resûlullah hangimizin yanına gelirse, kendisine şöyle soracağız: ‘Yâ Resûlallah!, Megâfir mi yediniz?’. Resûlullah, ‘Hayır’ diyecektir. Biz de o zaman, ‘O halde bu koku ne?’ diye soracağız. Tabî ki o; ‘Zeyneb bana bal şerbeti içirmişti’ cevâbında bulunacaktır. O zamanda biz, ‘demek, o balın arısı urfut ağacından yayılmış, bal toplamış’ deriz’.

 Megâfir, ‘mağfur’un çoğuludur. Mağfur, fenâ kokulu urfut ağacının yapışkan, tatlı, fakat fenâ kokulu bir zamkıdır. Peygamberimiz bu kokudan fazlasıyla rahatsız olurdu. Hz. Âişe bunu bildiği için bu tarz bir tâlimatta bulunmuştu.

 Peygamber Efendimiz, bir gün Hz. Hafsa’nın odasına girerken, ‘Yâ Resûlullah!, Megâfir mi yediniz?’ sorusuyla karşılaştı. Peygamber Efendimiz, ‘hayır!’ dedi. Hz. Hafsa, ‘O hâlde bu koku ne?’ diye sordu. Peygamber Efendimiz, ‘Zeyneb bint-i Cahş’ın evinde bal şerbeti içmiştim’ buyurdu. O zaman Hz. Hafsa, ‘demek ki o balın arısı urfut ağacından yayılmış, bal toplamış’ dedi. Bunun üzerine Resûl-ü Ekrem Efendimiz, ‘onu bir daha içmem!’ diyerek yemin etti. Sonra da, ‘işte, yemin ettim!. Sakın bunu (ne Âişe’ye ne de) başka bir kimseye duyurma’ diye buyurdu. Böylece, Peygamber Efendimiz, sırf hanımlarını memnun etmek maksadıyla kendisine helâl bir gıdâ olan baldan faydalanmamaya yemin etmiş oluyordu. Peygamberimiz’in baldan istifâde etmemeye yemin etmesi üzerine yukarıdaki âyet-i kerîme nâzil olmuştur”.

İslâm haram olan şeyleri sayar ve şüpheli olan şeylerden kaçınmayı emreder. Meselâ içki konusunda bir şey şüpheliyse uzak durulması gerekir. Bir şeyin içinde alkôl olmasa bile eğer o şey “sarhoş edici” ise ondan uzak durmak gerekir. Bu bağlamda meselâ arpanın suyundan yapılan “malt içeceği”nin haramlığı konusunda net bir şey söylenmemektedir. “Sarhoş ediyorsa haramdır” diyorlar. İyi de ben de onu soruyorum. Sarhoş ediyor mu?, etmiyor mu?. Bunun net cevâbını kimse veremiyor. “Enerji veriyor ve bâzı yararları var” dedikleri için araştırdım. Kesin sonuç alamayınca, “nede olsa arpa suyu, glikoz, fruktoz, şerbetotu vs. var ve alkôl yok” diye bunu denediğimde, 330 ml’lik kutunun yarısına geldiğimde beni çakır-keyf yaptığını gördüm. Kafayı-gözü ağırlaştırıyor ve sersemletiyor. Bir tâne içildiğinde yaklaşık 2 saat etkisi oluyor. 3 kutu içilse bir bira kadar sarhoşluk vereceğini sanıyorum. Çünkü malt için, aslında içinde binde 0,5 oranında alkôl olduğu ve bekledikçe de fermantasyon nedeniyle alkôlleşmenin arttığı söyleniyor. Dolayısı ile bunu câiz görmedim ve uzak durulması gereken şüpheli bir şey olarak yorumladım. (Burada şunu söylemem gerekir ki, malt içeceği, ilaç kullanan biri olduğum için kullandığım ilaçlarla birlikte fazladan bir etki yapmış olabilir).

Hayvanın da helâl ve tayyip yâni meşrû ve temiz olan ile beslenmiş olması önemlidir. Köylerde hayvan sâhiplerinin, insanların bin-bir emekle kurdukları bahçelerindeki ürünleri hayvanlarına yedirdikleri biliniyor. İşte o “hayvanlar”, hayvanlarına haram yedirmişlerdir. Oysa eski takvâlı insanlar, başkasının emeğini haram olarak yiyen hayvanın etini ve sütünü içmekten korkmuşlar ve sakınmışlardır.

İnsanın da helâlen tayyiben olması şarttır. Bu hem fizîken hem de mânen böyledir. Fıtrata aykırı şeyler yapmak insanları kirletir ve mundar eder. Meselâ eşcinsellik böyledir. Kavmine eşcinseliğin kötülüğünü ve pis bir şey olduğu söyleyen Hz. Lût’a kavminin cevâbı şöyle olmuştur:

“Kavminin cevâbı ise: ‘Lût’un âilesini memleketinizden sürüp çıkarın, belli ki onlar tertemiz ve pek nâmuslu insanlarmış’ demekten başka bir şey olmadı” (Neml 54-56).

Allah domuza “pis” der ve sâdece pis olduğu için yemeği haram kılar. Temizlik çok önemlidir. O hâlde pis olanların yenmesi de haramdır. İslâm’da her-şey, helâl, tayyip ve meşrû üzerine kuruludur. Ancak ve ancak bu yolla insanlar da temiz olur ve helâl ve meşrû işler yaparlar.

Bir gıdânın sâdece helâl olması yetmediği gibi sâdece temiz olması da yetmez. Helâlen tayyiben yâni meşrû ve temiz olmalıdır. Hem helâl hem de temiz olunca meşrû olur. Zâten temiz olmadığında vücûda zarar da veriyor. Sarhoşluk veren şey yâni haram olan şeyler vücûda zarar veriyor. Meselâ en çok da karaciğeri etkiliyor. Temiz olmayan şeyler de zararlıdır. Zehir etkisi yapar.

Kur’ân’ın hüküm koymada şirk koşulmasına bir şey diyemeyenler, şirk konusunu “din adamlarının haram-helâl koyması”na indirgiyorlar. Bâzen de kânun koymada tevhid gereğince tâviz vermeyenler, yeme-içme-giyme konusunda tâviz verebiliyorlar. Buna dikkat edilmelidir.

Bir besinin sâdece organik olması yetmez. Aynı-zamanda “helâl” ve “temiz” de olması gerekir. Aksi-takdirde bedenler sağlıklı olsa da ruhlar hastalıklı olur. Üstelik şeytana uymak kolaylaşır:

“Ey insanlar!; yeryüzünde olan şeyleri helâl ve temiz olarak yiyin ve şeytanın adımlarını izlemeyin. Gerçekte o, sizin için apaçık bir düşmandır” (Bakara 168).

Et için kesilen hayvanlar konusu da çok önemlidir. Hayvan; temiz havada, temiz yem ve temiz su ile beslenmiş olduktan başka, Allah’ın adıyla yâni besmeleyle kesilmesi de gerekir ki ancak o zaman “helâlen tayyiben” olur. “Üzerine besmele çekilmese de avcı hayvanların sizin için yakaladıkları ve ‘Allah’tan başkası adına kesilmemiş’ olan hayvanların, besmele çekerek yenmesi de helâldir” diyenler vardır. Fakat mü’minlerin buna dikkat etmeleri ve besmele ile kesilenleri tercih etmeleri gerekir:

“İri cüsseli develeri size Allah’ın işâretlerinden kıldık, sizler için onlarda bir hayır vardır. Öyleyse onlar bir dizi hâlinde (veyâ saf tutmuşcasına ayakta durup) boğazlanırken Allah’ın adını anın; yanları üzerine yattıkları zaman da onlardan yiyin, kanaatkâra ve isteyene yedirin. İşte böyle, onlara sizin için boyun eğdirdik, umulur ki şükredersiniz” (Hac 36).

 “Sana, kendilerine neyin helâl kılındığını sorarlar. De ki: ‘Bütün temiz şeyler size helâl kılındı’. Allah’ın size öğrettiği gibi öğretip yetiştirdiğiniz avcı hayvanlarının yakaladıklarından da -üzerine Allah’ın adını anarak- yiyin. Allah’tan korkup-sakının. Şüphesiz Allah, hesâbı çabuk görendir” (Mâide 4).

“Yenilecek şeylerin helâl ve temiz olmasından sonra, kesilecek hayvanların ve bitkilerin şekli-şemâli ve biçimi de güzel olmalıdır” da denir. Kesilen hayvan, usûlüne uygun bıçakla kesilmelidir. Hattâ bu bağlamda hangi hayvanın nasıl bir bıçakla kesileceği bile belirlenmiştir.

“De ki: Bana vahyolunanlar içinde, yiyen bir kimsenin yiyeceği (şeyler) için, ölü eti, dökülen kan, domuz eti -ki bu gerçekten murdardır- yada Allah’tan başkası adına kesilmiş bir fısk dışında, haram kılınmış bir şey bulmuyorum. Kim kaçınılmaz bir ihtiyaçla karşı-karşıya kalırsa, -saldırmamak ve haddi aşmamak şartıyla- (bu sayılanlardan ölmeyecek kadar yiyebilir). Şüphesiz Rabbin bağışlayandır, esirgeyendir” (En-âm 145).

Kur’ân’da yenmesi haram olanların neler olduğu açıkça söylenir, gerisi helâldir. Fakat helâlden yâni meşrûluktan sonra tayyiplik yâni temizlik de gerektiği için ona da dikkat edilerek karar verilmelidir. Zîrâ baştaki âyette de söylendiği gibi, Allah bize hem helâl hem de temiz olanlardan yememizi emreder:

“Allah’ın size rızık olarak verdiklerinden helâl ve temiz olarak yiyin. Kendisine inanmakta olduğunuz Allah’tan korkup-sakının” (Mâide 88).

İnsanların bu kadar duyarsızlaşması, düşüncesizleşmesi yâni mallaşması biraz da gıdâlarla ilgilidir. GDO’lu ve kimyâsal ilaç katılmış gıdâlar, insanları pasifleştiriyor ve hattâ mankurtlaştırıyor. Bundan kurtuluş pek mümkün görünmüyor. Zîrâ kentlere hapsolmuş kitleler yâni asgarî ücrete mahkûm edilen milyonlar, ucuz ve tadı güzel olunca o gıdâyı seve-seve kabûl edip yiyip-içiyorlar.

Bu-arada şunu da söyleyelim ki, marketlerde satılan meyve suları, soğuk çaylar ve içecekler, aslında su ile de çözülebilecekken alkôl ile çözülüyor. Böylece alkôllenmiş oluyor. Tabi bunlar takvâya önem verenler için önemlidir. Yusuf Has Hacip ne diyordu: “Helâlin adı kaldı, onu gören yok; haram kapışıldı, hâlâ doyan yok”.

Dünyâ helâl ve tayyip olanın artık neredeyse yok olduğu ve bulunmadığı bir zamâna gelmiştir. Yediğimiz-içtiğimiz haram ve necis hâle gelmiştir. Helâl ve tayyip yâni temiz ve meşrû olan bir şey bulamaz hâle geldik. Peki böyle zamanlarda duyarlı müslümanlar ne yapmalıdır?. Peygamberimiz böyle zamanlarda yapılması gereken şey için şunları söyler:

 “Kişinin en hayırlı malının peşine takılıp dağ geçitlerini ve yağmur düşen yerleri takip edeceği koyunu olacağı zaman yakındır. Böylece dînini fitnelerden kaçırmış olur” (Buhârî, İman 12, Bed’ü’l-Halk 14, Menâkıb 25, Rikak 34, Fiten 14; Muvatta, İsti’zan 16, [2, 970]; Ebu Davud, Fiten 4, [4267]; Nesâî, Îman 30, [8, 123, 124]).

 “Fitne zamanlarında kişi, kendi hayvanının etinden-sütünden yer-içer. O kişi insanların en hayırlısındandır”.

“Fitne zamânında insanların en hayırlısı, dağ başında koyununun etinden-sütünden yiyendir” (Râmuz el e-hadis, 280. sayfa, 11. hadis).

İşin kötüsü nedir biliyor musunuz?. Artık ücrâ köşelerde yada köy kenarında “kendi tarımımı kendim yapacağım” deseniz bile yine de ürettiğiniz şey %100 helâl ve tayyib olmayabilir. Zîrâ sizin ektiğiniz doğal ve helâl olan tohumla biten nebâtat, yandaki köyün yada evin ektiği-diktiği GDO’lu ürünün ortaya çıkardığı polenle karışıp tozlanıyor, dölleniyor ve aşılanıyor. O zaman da sizin ürettiğiniz ürünler de doğallıktan çıkıyor yada en azından doğallığına, dolayısı ile helâlliğine ve temizliğine halel geliyor. Modern dünyâda %100 helâl ve tayyip bir gıdâ üretmek ve yiyip-içmek imkânsızlaşıyor. O hâlde modernizm için söylenecek olan söz şu olmalıdır: “Modernite bize Allah’ın bir cezâsıdır”. Bizden öncekilerin yâni atalarımızın yaptıkları, elbette çocuklarına ve torunlarına olumlu yada olumsuz şekilde yansıyor. Ataların günahını çocuklar ve torunlar çekiyor. Bu durumda duyarlı olanların söyleyeceği şeyi, “keşke yenilen, içilen ve de giyilen şeylerin helâl ve tayyib olduğu zamanlarda yaşasaydım” hayâlidir.

Peki bu durumun düzelmesi mümkün değil midir?. Elbette mümkündür. Fakat bunun için büyük kitlelerin en başta; “kahrolsun modernizm, kahrolsun kentleşme, kahrolsun modern-bilim ve teknoloji, kahrolsun haram ve necis olan” diye haykırmaları gerekir.

Hava kirlenmiştir, toprak kirlenmiştir, su kirlenmiştir, gıdâ kirlenmiştir, insan kirlenmiştir, hayvan kirlenmiştir ve Dünyâ kirlenmiştir. Kirlenmiş bir Dünyâ’dan ve insandan hayırlı bir şey çıkmamaktadır. Yeniden temizlenene kadar da çıkmayacaktır. Temizlenme ise, insanın, toprağın ve suyun temizlenmesi ile başlayacaktır. İnsan ne kadar zamanda temizlenir bilmiyorum ama, toprağın ve suyun, onu kirleten etkenlerden uzak tutulduğunda 4-7 yıl içinde temizleneceği söylenir. Bunun için insanlar ya kesin kararlar alıp harekete geçecekler, yada Allah bunu azap ile zorla yaptıracaktır. Zîrâ sünnetullah bunu gerektirir.

Meylettiğiniz yada arzuladığınız şey doğal, temiz ve helâl değilse, nefsten kaynaklanıyor demektir. Kâlpler İslâm’la ve “helâl” ile tatmin olmayınca, nefisler Dünyâ ve “haram” ile tatmin olmak isterler.

Helâl olmazsa “helâ” olur. Helâl yemeyenler helâk olur.

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Google+ WhatsApp