Hayır olsun inşallah!

Hayır olsun inşallah!


Seyyid Hüseyin Nasr’ın ‘İnsan ve Tabiat’ isimli kitabından bir Tao mükalemesi: Kral Huang Ti, Taocu bilge Kuang Khang Tze’nin huzuruna vardığında ona, “Efendim” dedi “sizin mükemmel Tao’ya ulaştığınızı işittim. Onun özünün ne olduğunu sizden öğrenmek istiyorum. Göğün ve yerin en küçük bir etkisini bile hesaba katarak beş tahılı daha iyi yetiştirmek, böylece halkımı daha iyi beslemek istiyorum. Yin ve Yang’ın işleyişine de yön vermek, böylece bütün canlıları rahat ettirmek istiyorum. Bütün bu istediklerime nasıl kavuşabilirim? diye sordu. Kuang Khang Tze şöyle cevap verdi: “Bütün her şeyin ilk özü nedir, diye soruyorsun. Bu özü paramparça ederek, bölerek onu yönetmek istiyorsun. Sizin dünyevi yönetiminize göre, buharlaşan sular toparlanıp bulut olmadan yağmura dönüşmeli; bitkiler, ağaçlar yapraklarını daha sararmadan dökmeli; güneş ve ay, bir an önce yanıp sönmelidir. Senin zihnin, makul gibi görünen sözler geveleyen bir dalkavuğun zihnidir. Sana mükemmel Tao’yu söylemem doğru olmaz.”

Belki zamanla üstümüze çöken bu kâbus sona erecek, bozulan her şey tamir edilerek hayat yeniden yoluna koyulacak. Az daha sonra, birçokları her şeyi değiştiren bu derin bir fay kırığını unutmanın yollarını bularak yaşamaya kaldıkları yerden aynı hovardalıkla devam edecekler. Görünür hayatta her şeyin üstünün örtülmesi belki de sandığımız kadar bile zaman almayacak. Çünkü temelini unutkanlıklar üzerine inşa eden, unutma kabiliyetini temel gücü kabul eden bir dünyanın insanlarıyız. Yüzeysel bir yerden, hayatın rutin döngüsü üzerinden meseleye baktığımızda bu böyle... Ama insana ve hayatın gidişatına dair kaygıları olanlar, yaşadığı zamana ilişkin bir anlamlandırma, bir hissetme gayreti ve ısrarı içinde olanlar için, yaşadığımız şu kırılma günleri pek muhtemel ki tarihin önemli dönüm noktalarından birine dönüşecek. Son yüzyılın bütün kabulleri yara almış durumda... İnsanın, alemdeki her şeyi kontrolüne alma, tabiatı yönetip imkanlarını talan edercesine kullanma, hayatı özünden bozmak pahasına bilimsel ve teknolojik hükümranlığını sürdürme iddiası sağlam bir tokat yemiş bulunuyor. Oysa, bir asırdan daha fazla bir zamanı, neredeyse bütün kadim kabulleri bir yana bırakarak, insanın hayat üzerindeki egemenliğine kendini inandırmaya çalışmakla geçirdi insanlık. Şimdi, hepimizin az ya da çok kapıldığımız bu illüzyonun yıkılışını izliyoruz hep birlikte. Şüphe yok, bu illüzyonu yeniden karşımıza çıkaracaklar, bizi yeniden her şeyi kontrol edebildiklerine inandırmaya çalışacaklar. Doğrusu, inananlar da olacak her zamanki gibi... Çünkü bir oyun ve eğlenceden ibaret olan bu parlak yalana inanmak isteyecekler. Kısa vadede bir şey değişmemiş zannına düşeceğiz hepimiz belki de. Ama uzun vadede çok şeyin değişmiş olduğunu, bu derin travmanın, bu büyük kırılmanın fikirde, duyguda, anlayışta, hissedişte bir çoğu geri dönülmez biçimde değiştirdiğini göreceğiz. İlmin, irfanın, edebiyatın, felsefenin, sinemanın, sosyolojinin ve psikolojinin istikametini büyük ölçüde yeniden aslî rotasına çevirmeye başladığına şahit olacağız. İnsan, belki de tarih boyunca kendisine en emniyetli anlam zeminini kazandıran ‘acziyet’ şuurunu belki de yavaş adımlarla da olsa yeniden kazanacak.

Korkuyla bir kâbustan uyandığımızda “Hayır olsun inşallah!” derdi bize büyüklerimiz. Hep beraber gördüğümüz bu ürkütücü kâbus için dilimizi alıştırmamız gereken dua işte bu!

“Hiçbir şey, gölgeden başka bir şey değil. Hatta, üstteki bir dünya gölge vermeyecek olsa, aşağıdaki dünyalar bir anda eriyip gider; çünkü mahlûkattaki dünyaların her biri, kendi üstündeki dünyanın arketiplerine sımsıkı bağlı birer gölgeden başka bir şey değildir. Bu yüzden herhangi bir biçimle ilgili olarak söylenebilecek en doğru söz, en nihayet, onun bir sembol olduğudur. Onun için sâlik, herhangi bir şeyi temaşa ederken, onu, varoluşunu açıklayabilecek tek yönü olan küllîlik vasfı içinde temaşa eder” diye yazmış merhum Ebubekir Siraceddin (Martin Lings), ‘Yakîn Risalesi’ kitabında.

Google+ WhatsApp