Hayattan esintiler

Hayattan esintiler


Geçtiğimiz gün 15 yıl önce yaşadığımız tatsız bir olaya bağlı olarak uzaklaştığım bir iş arkadaşım telefonla aradı ve helallik istedi. Şaşırdım, inanmakta güçlük çektim… İnsanların küçük meseleleri devleştirerek birbirlerine nefret kustukları bir çağda bir kişinin incelik gösterip özür dilemesi, helallik istemesi ne kadar değerli bir şey değil mi? Duygulandım, o günlere yeniden gidip zihnimde iz bırakan bütün fotoğrafları bir bir sildim. Misafir olarak geldiğimiz dünyada yüreğimizde tonlarca öfke ve kin taşımak ahmaklık değil midir? Fakat nedense bu tuzağa hep düşüyoruz.

 

İnandığım değerler bana affetmenin yüceliğinden bahseder, sevginin her ortamda zafer kazanan bir kahraman olduğunu vurgular ve özür dilemenin af etmekten daha büyük olduğunu söyler. Bir büyüğüm, “Bir kişi özür dilediğinde onun olumlu yanlarını dikkate alın, olumsuz özelliklerini ise örtün ve affedin” derdi. Bahsettiğim hanımefendi aradığında bu sözü hatırladım ve onun merhameti, sohbet ederken Resulullahın adı geçtiğinde gözlerinin dolması, bir anne olarak çocuğu ile ilgili duygularını anlatırken yaşadığı incelikler gözümün önünde canlanıverdi. Özür dileyen ve gerginliği yumuşatma noktasında ilk adımı atan kişi olmak isterdim ama o büyüklük ona kısmet oldu. Teşekkür ettim ve bu nezaketli tavrını hiçbir zaman unutmayacağımı belirttim. Kendisinden Allah razı olsun.

 

HATIRALARIMDAN KIRINTILAR

 

Geçtiğimiz gün kütüphanemi düzeltirken on beş yıl öncesine dair bir not elime geçti. Notta, “Hukuk öğrencisi iki gencin kitap masrafları Cuma’ya kadar tedarik edilecek” yazıyordu. Yıllar öncesine ait olan o notu bir kaç kez okudum ve gözlerim buğulandı.

 

O dönem bir kurumda danışmanlık yapmaktaydım bir akşam vakti kapıdan iki genç girdi ve özel bir konuda görüşmek istediklerini ifade ettiler. Çay ikram ettim ve kendilerini dinleyebileceğimi söyledim. Giyim kuşamları, tutum ve davranışları, ifade biçimleri bakımından buram buram Anadolu kokan iki genç acaba hangi sebepten çalmışlardı kapımı?  Bilirsiniz Anadolu insanı sıkıntılarını pek dile getirmez, pek çok şeyi gizli tutar, ihtiyaçlarını söylemekten ar edinirler. Anadolu insanı vakarlıdır, saygılıdır, sabırlıdır ve bütün çareleri tükenmediği sürece kimsenin kapısını çalmazlar. Acaba bu iki genç ülkemin her zerresi samimiyet kokan hangi beldesinden gelmişti ve söylemek isteyip de kendilerini geri çektikleri şey ne olabilirdi? Sorunun ne olduğunu ifade etmeleri noktasında ısrar ettim ve rahat etmeleri için çay ikramında bulundum. Biraz sohbet ettikten sonra kendilerini rahat hissettiklerini belirtip sorunlarını açtılar. Onlar konuştular ben dinledim. İfadelerine göre Doğu Anadolu’nun küçük bir köyünde dünyaya gelmiş iki arkadaştı onlar. Aileleri geçimlerini küçükbaş hayvancılıkla sağlamaktaydı, iki genç çocukluktan beri arkadaştılar. Hayatları büyük zorluklar içinde geçmişti. Okuldan gelir gelmez hayvanların başına geçip çobanlık yapıyor ve bu şekilde aileye katkı sağlıyorlardı.

 

İki genç çoban arkadaş hikâyelerini anlatırken şöyle diyorlardı: “Arkadaşlarımız dershaneye gittiler fakat bizim imkânlarımız yoktu, sınava hazırlanmak için kuzenimizden bazı kitaplar aldık ve koyunları otlatırken çalışıp İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni kazandık. Burada bir ev tuttuk ailemiz birkaç hayvan satıp üç aylık kiramızı ödediler, eve birkaç eşya alıp bizi yerleştirdiler. Fakat paramız bitti ve kitaplarımızı alamadık, bir hafta içinde kitaplar elimize geçmezse sınavlara hazırlanamayacağız, hatırı sayılır bir hoca abimiz bizi buraya yönlendirdi.” Kendilerini çalıştığım kuruma yönlendiren kişi oldukça varlıklı biriydi ve kendisini dava adamı olarak görüyordu, arayıp rica ettim fakat ilgilenmedi. Çocukların kitapları o zamanın şartlarında epey yüksek bir ücrete tabiydi ve iki gün içinde sorunu çözmeliydim. Kendim bir hafta önce maaşımı almış ve birikmiş kiramı ödemiştim, keşke bir hafta önce gelmiş olsaydınız dedim, mahcup oldular defalarca teşekkür ettiler. Yıllar sonra elime geçen bu notu günlük kontrol ettiğim defterimin başına yazmış ve gençleri gönderip, kendilerine ulaşacağımı belirtmiştim. Dün gibi hatırlıyorum ertesi gün iş yerime gittiğimde telefon rehberimi almış ve gayri ihtiyari karıştırmaya başlamıştım. Rehberimin ilk sayfasında Dr. Şevki Kaftancıoğlu ağabeyimin telefonu vardı, fakir fukaranın babası olarak bilinen ağabeyimizi aramış ve gençlerin sorunlarını izah etmiştim. Değerli büyüğüm Şevki Kaftancıoğlu olayı anlayışla karşılamış ve “gençleri bana yönlendirin, kitapları ben alacağım” demişti. Üzerimden bir yük kalkmış gibiydi çok sevinmiş ve hemen gençleri arayıp yönlendirmiştim.

 

On beş yıl sonra kütüphanemi karıştırırken elime geçen not beni o günlere götürdü ve derin bir sızı hissettim. Acaba çobanlık yaparak kazandıkları okullarını bitirebilmişler miydi? O çocukları hiç unutmadım ama bir daha haber de alamadım. Umarım okullarını bitirmiş ve yaşamlarına iki başarılı avukat olarak devam ediyorlardır. Ve umarım yollarımız bir noktada kesişir ve o günleri hayırla yâd ederiz.

 

O gün o sorumluluğu yerine getirmem noktasında bana destek olduğu için değerli ağabeyim Dr. Şevki Kaftancıoğlu’ndan Allah razı olsun, kendisi tıp mesleğinin dışında her zaman yoksul ve mağdurların babası olmuş ve onların yaralarını sarmaya çalışmıştır… İnsanlar ekonomik variyetleri ile değil erdem ve faziletleri ile büyürler, ne mutlu o büyük insanlara!

Google+ WhatsApp