Hayatı Muhsince Yaşamak…

Hayatı Muhsince Yaşamak…

Rabbimiz olan Yüce Allah’ın, ihsan edenleri yani Muhsin olanları sevdiğini Kerim Kitabımız olan Kur’an’dan öğreniyoruz, biliyoruz ve buna yine Kur’an’dan aşina oluyoruz. Aziz önderimiz ve öğretmenimiz olan Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) de kendisine “ihsan”ın ne olduğunu soran Cebrail (aleyhisselam)’a

Hayatı Muhsince Yaşamak…

 
 

Rabbimiz olan Yüce Allah’ın, ihsan edenleri yani Muhsin olanları sevdiğini Kerim Kitabımız olan Kur’an’dan öğreniyoruz, biliyoruz ve buna yine Kur’an’dan aşina oluyoruz.

Aziz önderimiz ve öğretmenimiz olan Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) de kendisine “ihsan”ın ne olduğunu soran Cebrail (aleyhisselam)’a göremesek de görürcesine Yüce Rabbimize ibadet ve itaat etmemizin adı olduğunu ifade etmiştir ihsan için. Çünkü biz, O’nu göremesek de O, bizi kayıtsız şartsız, şeksiz şüphesiz görüp bilmekte ve gözetlemektedir.

Görmek için yalnızca göze gerek yok demek ki! Görmek için bakmaya ihtiyaç olmadığını fark ediyoruz bu hakikatle birlikte. Görülmek, şahit olunmak, bilinmek, murakabe altında olmak, değer vermediğin zerre bir sözünün ve tavrının bile kaydedilmesi… Allahu Ekber!

Muhsince yaşamak; muhsince okumaktan, muhsince anlamaktan, muhsince düşünmekten, muhsince konuşmaktan, muhsince susmaktan, muhsince yürümekten, muhsince durmaktan, muhsince koşmaktan ve muhsince durmaktan doğar.

Nasıl okursak, öyle anlarız. Nasıl anlarsak, öyle düşünürüz. Nasıl düşünürsek, öyle konuşur, öyle yürür, öyle yaşarız ve ölümümüz de öyle gerçekleşir haliyle.

Devamlı olarak Yüce Allah’ın gözetimi ve denetimi altında olan Muhsin bir mümin; yanlış yapmaya, günah işlemeye, helali aksatmaya, harama yaklaşmaya, yetimi/ öksüzü/ akrabayı/ büyükleri/ küçükleri/ ailesini/ davasını unutmaya, görevlerini ertelemeye, kardeşliği sakatlamaya, yüce ilkelerine insanları davet etmeyi önemsememeye, dünyayı ahirete tercih etmeye, cehennemi cennete tercih etmeye, dünyaya önder ve örnek olması gerekirken atıl kalmaya, yazması gerekirken yazmamaya, kazması gerekirken kazmamaya, alması gerekirken almamaya, vermesi gerekirken vermemeye, konuşması gerekirken konuşmamaya, çalışması gerekirken çalışmamaya, bir değer üretmesi gerekirken üretmemeye, durulması gereken yerde durmamaya, koşulması gereken yerde koşmamaya, vurulması gereken yerde vurmamaya, ölmesi gereken yerde ölmemeye, dirilmesi gereken yerde dirilmemeye hiç ama hiç yeltenebilir mi?

Kapkara bir gecede, kapkara bir kayanın üzerinde yürüyen kapkara bir karıncanın hareketinden bile haberdar olan Yüce Sahibimiz, en şerefli bir vaziyet üzere yarattığı biz insanları da bilmekte, görmekte, gözetlemektedir. O’nun bildiğinin, görüp gözettiğinin bilincinde ola ola nasıl kulluktan kayabiliriz? Nasıl vurdumduymaz, umarsız ve sorumsuz bir hayat yaşayıp da her şeyi erteleyebiliriz, her şeyi öteleyebiliriz?

Acaba modern zamanlardaki kamera ve kayıt sistem ve cihazlarına itimat edildiği, onlardan çekinildiği kadar Yüce Allah’ın şaşma bilmez ve sınır tanımaz kaydedişine itimat ediliyor mu, itibar edilebiliniyor mu? Üç günlük dünya hayatında, gelip geçici olan şeylere önem ve değer verilip de gücünde, kudretinde, ilminde, rahmetinde, azabında, azametinde ve sahipliğinde asla sınır ve hesap olmayan yegâne Rab, yegâne ilah, yegâne Melik olan Yüce Allah’ın mesaj ve uyarılarına neden önem verilmez, neden değer atfedilmez?

İman ediyoruz ki söz ile amel buluşmadığı müddetçe sözün bir anlamı olmaz. Her şey ispat ister; sevgi de nefret de. Sözlerinde Yüce Rabbimizin mesaj ve uyarılarını dikkate aldıklarını ifade edenler, amelleriyle bunu tasdik etmedikleri müddetçe –en başta kendi öz nefsimiz olmak suretiyle-, şaşma bilmez ve sınır tanımaz bir gözetlemenin neticesini, mahşer günü karşılarında net bir şekilde göreceklerdir.

Ne mutlu, Muhsinlere…

Ne mutlu, ne için yaratıldığının farkında olarak yaşayanlara…

Ne mutlu, Yüce Allah’ın ilahi vahyiyle hayatını şekillendirenlere…

Ne mutlu, Muhammed Rasulullah’ın (sav) örnekliğini örnek edinenlere…

Ne mutlu, üç günlük dünya için sonsuz ahiret hayatını heba etmeyenlere…

Ne mutlu, cenneti özleyip de cennet için mücadele edenlere…

 

FATİH PALA

[email protected]

genç birikim dergisi

Google+ WhatsApp