Hayat mı, hayal mi?

Hayat mı, hayal mi?


Hayat mı, hayal mi?

 

 

Çocukluğum kafes kuşu tadında geçti. Şimdi şu yaşımda çocukluğuma dönüp, beni aldatanlardan hesap sormak isterdim.

Zaman oldu öğretilen yalanlar, telkin edilen yanlışlarla iç içe yüreğimde buz tuttu. Telkinlerin karmaşasıyla tehditlerin ürküntüsünde kimliğimi yitirdim. Kimliğimi ararken, baktım kendi kendimle yüz yüze gelmişim. “Ben aslında benim” diye haykırmak istedim o an, fakat tek seslilik haykırışlarıma geçit vermedi. Ancak kendi kendime fısıldayabildim: “Ben kimim?”, “İnsan nedir?” diye; “Nereden geldik?”, “Nereye gidiyoruz?” 

Yıllar boyu sorularımı kendime sakladım. Kimseye soramadım. Kendimi kimselere açamadım. Açamazdım, çünkü bazı sorunları düşünmek kadar bazı soruları sormak da yasaktı. Bazen sorularım gırtlağıma dizilir, soluksuz kalırdım.  

Yıllar boyu soluksuz kaldım. Tüm soluksuz kalışları “sekerat” (can çekiş) zannedenler, soluksuzluklarımı ölüm haline verdiler. Soluksuzluğun aslında bir yeni soluk, belki bir “sur-i İsrafil” olabileceğini kestiremediler. Oysa ben nefesim daraldıkça düşünüyor, hayatla ölüm arasındaki ince çizgide varlık arıyordum.

Kalıplar işte o çizgide kırıldı. Kitaplarım o çizgide doğdu. O çizgide kitaplaşmaya başladığımı hissettim. Kısacası hayal, hayat ile o çizgide buluştu.

Artık kestirebilene aşkolsun: Hangisi hayat, hangisi hayal?.. Hayal nedir sahi, peki ya hayat nedir? İnsanın kâinatla ilişkisi nerede başlar, nerede biter? İnsan ne kadar kâinat, kâinat ne kadar insandır?

Dizi dizi merakın ardından sonsuzu arayışım başladı. Bu bir bakıma insanın kendini arayış serüveniydi. 

Kitapta ve tabii “kitab-ı kebir-i kâinat”ta kendimi bulmam uzun sürdü. Kendimi çözmeye çalışmak ise neredeyse bir ömür aldı. Sonunda bireysel çözümlerin o kadar da önemli olmadığını anladım. Toplumsal çareler ve çözümler gerekliydi: Fakat bu nasıl olacaktı?

Üstelik öyle bir zaman ve zeminde yaşıyorduk ki, insanlar âdeta birbirini incitmekten, hırpalamaktan, yaralamaktan, zorlamaktan zevk alıyordu. Ben ise ancak elli yaş kertesinde inançlarından, tercihlerinden, intisaplarından ve düşüncelerinden dolayı kimseyi incitmeme, hırpalamama, horlamama, zorlamama kararı alabilmiştim.  

O gün bugündür, beni incitme fırsatını başkalarına vermemek için kendi duygularımı incitiyorum. Başkalarını hırpalamamak için kendi ruhumu hırpalıyorum. Başkalarını yaralamamak için de kendi yüreğimi yaralıyorum.

Bu yüzden yaşadığım yıllardan daha yaşlı biriyim: Hem yaşlı, hem yalnız.

“Dünya” denilen şu ormanda, kitaplarım benim sığınaklarımdır. Onlarla yalnızlıktan kurtulur, onlarda huzur bulurum. Kendimi satırlarda çözmeye çalışır, geçmişimin en görkemli hikâyesiyle sayfalarda buluşurum. 

Yani her kitabımda bir bakıma kayıp özgeçmişimi arar, her kitabıma yitik özgeçmişimin notunu düşerim: “Bir varmış, bir yokmuş.”

Kısacası, kitaplarımla ben ortak bir serüveniz. 

Yirmili yaşların son kertesine doğru gazeteciliğe başladım (Temmuz 1971). Önümde büyük hedefler, yüreğimde heyecanlı çırpıntılarla yıllar boyu yazdım…

Gecem gündüzüm birbirine girdi. Uykuda bile yaşadım. Benim için yazmak, sevmek ve yaşamaktır! Ve yazmak sevginin öteki adıdır.

Anneciğimin kırklı yaşlarında, tam beş kız kardeşin üzerine tek “erkek” olarak aileye gelmem, “mucize çocuk” muamelesi görmeme yol açtı. Bu da hayallerimi ve düşüncelerimi zenginleştirdi.

Bence yazarın hayatı değil, hayalleri ve düşünceleri önemlidir! 

 

yeni akit

Google+ WhatsApp