Hayat bazen

Hayat bazen


Hayat bazen

 

 

Hayat bazen PES gibi…

Nasıl oynanacağını biliyorsun. Nasıl ilerleneceğini, golün nasıl atılacağını, pasın nasıl verileceğini… Fakat birdenbire Real Madrid ya da Barcelona’yı takım olarak seçmiş bir velet çıkıyor karşına.

 MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

 

Sen bütün inceliklerinle, bütün bildiklerinle, bütün biriktirdiklerinle oynamaya başlıyorsun. Paslar, çalımlar, iyi ortalar, ver kaçlar. Fakat olmuyor bir türlü. Gol gelmiyor. Çünkü geçemiyorsun bir türlü, çünkü adamlar çok güçlü. Ve o velet, “nasılsa bu pası alır” diye gerçekte asla olmayacak bir pas atıyor ileriye. Belki 70, belki 80 metreye. Ronaldo, normalde de oyunda da hangi oyuncu topa vursa dağlara taşlara gidecek bir vuruş yapıyor ve yenildiğinle kalıyorsun. Top ağlara gittiğinde yenilmeyi öğreniyorsun, yenilgi biriktirmeyi öğreniyorsun ve sonra başka şeyleri de elbette.

Hayat bazen PUBG gibi…

İyi yere atlayamıyorsun. İyi yere atlayamayınca iyi ganimet bulamıyorsun. İyi ganimet bulamayınca donatamıyorsun kendini. Bir tavayla kalakalıyorsun Miramar’ın çölünde. Karşında M 416’lar, Scar’lar, Groza’lar… Direnme şansın yok işte. Ateş etmeyi bilmen değiştirmiyor hiçbir şeyi. Silahın yoksa ateş edemezsin ki zaten. İşin yoksa önce saklan sonra koş. Çünkü mesele çok net: “Hayatta kalmalısın. Pahası ne olursa olsun hayatta, burada. Birazdan çıkar karşına belki bir KAR98. Birazdan çelik yelek, birazdan 8x dürbün bulursun girdiğin o odadan. Tüm düşmanlarını öldürürsün belki de pıstığın yerden. Canlı kal ve koş. Koş ve ölme. Nasılsa tek başına kalınca oyun bitiyor.

Hayat bazen Cities: Skylines gibi…

İçinden nasıl da bir mimar, nasıl da bir mühendis çıktığına şaşakalıyorsun önce. Şehrini geliştirdikçe “belediyeler, hükümetler bu kadar kolay bir şeyi niçin beceremiyorlar?” diye ciddi ciddi düşünmeye başlıyorsun. Fakat şehir büyüdükçe aslında sanayi tesislerini yanlış yere kurduğunu anlıyorsun. Suyun çok yakında biteceğini o barajı yapamazsan. Fazla okul yaparsan niteliksiz işçi bulamıyor, az okul yaparsan suç oranını azaltamıyorsun. Vergilerden şikâyet ediyor herkes. Şehrinin nüfusu giderek azalıyor. Paran bitiyor. Çektiğin kredileri ödeyemez hale geliyorsun. Yaptığını yıkarak deniyorsun şansını. Yıktığını yerine koyabileceğin kaynağın olmuyor. Sonunda şehir yerine bir ucube çıkıyor ortaya. Ve anlıyorsun ki artık geri dönülmez bir noktadasın. Ve anlıyorsun ki yine de o şehir sana benziyor en çok. Senin hatalarına benziyor. Senin hayatına. O zaman iki itfaiye daha yapalım, belki yangınlar söner.

Hayat bazen Football Manager gibi…

Hem müdahalesi, hem adam eksiltmesi, hem orta yapma kabiliyeti olan o sol beki bir türlü bulamıyorsun. Bulsan alamıyorsun. Çünkü bütçe vermiyor yönetim. Diklensen kovacaklar. Hayaller Marcelo değil üstelik. Hani Bursaspor satsa Aziz Behich’e razısın. Geçtik onu, Sivas verse Ziya Erdal’a tavsın. Sonunda ne oluyor peki? Hepsinden umudu kesip bonservisi elinde 33 yaşında birini buluyorsun Kolombiya’dan. “Belki olur, belki tutar, belki iyi oynar” diyerek yerleştiriyorsun takıma. Olmuyor, tutmuyor, iyi oynamıyor. Çünkü güzellik nadiren gösterir kendini. İyi şeyler nadiren olur. İnsan başa dönüyor bu durumda. Sıra, genç yeteneklerden birdenbire patlama yapacak bir ceylan bulmakta şimdi.

Hayat bazen Prince of Persia gibi…

O boşluğu hangi tuş kombinasyonuyla atlayacağını bir türlü çözemediğin için aynı yerde yıllarca bekliyorsun. Koşarken shift+alt+space yapman gerektiğini öğrendiğinde ise Assassin’s Creed çoktan kasıp kavurmaya başlamış oluyor ortalığı. Öylece unutuluyorsun bir kapının önünde. Seneler sonra şöyle söyleyeceksin: “Demek o muymuş be?”

 

yeni şafak

Google+ WhatsApp