Havf ve Reca

Havf ve Reca


 

Mü’min için esas olan yaşam tarzı Beyne’l havf ve’r Reca-korku ve ümit arası bir hayattır. Secde suresinde Müslümanların bu halle hallenmeleri açık bir şekilde ifade edilmiştir.

“Seni Allah’tan başkasıyla korkutmak istiyorlar, Allah kuluna kâfi değil midir?” (Zümer / 36)

Müslümanlık düşüncesinin ameli boyutunu görünür kılan en önemli düsturlardan birisi, “havf ve reca-korku ile ümit” arası bir yaşamı kabul etmektir. Allah’tan başkasından korkmamak ve Allah’tan başkasına ümit bağlamamaktır. Bu terimlerin manalarına insana ait hayatın tamamı sığacağı gibi, biraz eksiğinin de Müslümanlık düşüncesinde kabul edilebilir tarafı yoktur.

Havf-korku; sözlük anlamı olarak korkmak, kaygılanmak, endişe duymak gibi anlamlara gelmektedir. Genel olarak istenmeyen, hoşlanılmayan bir durumla karşılaşmaktan, tersinden ise, arzulanan ve istenilenlerin elde edilememesinden duyulan endişe ve kaygıya şümuldür. Gerek istenilmeyenlerin başa gelmesinden, gerekse istenilenlerin elde edilememesinden dolayı, insan korku ve kaygı yaşar. İnsan fıtraten elbette Allah’tan başka varlıklardan da korkar, fakat buradaki korkunun esprisi Allah korkusunun bütün korkuların üstünde varlık göstermesinin gerekliliğidir. Kul savaşta ölmekten korkar, fakat Allah’ın savaşın emrine riayet etmediğinden dolayı, Allah’ın cezalandırmasından daha çok korkar.

Reca-ümit; sözlük anlamı olarak beklenti, istek, emel gibi anlamlara gelmektedir. Genel bir tanım olarak kulun Allah’ın rahmetinin genişliğine bakması, Rabbinin lütfunu kendisine yakın hissetmesi, kulluğunun sonucunun iyi olacağını düşünerek sevinmesidir. Kur’an’da Allah’a kavuşmayı ümit ederek, kulluğun gerektirdiği şekilde hazırlık yapanlar övülmüş, bunun aksine davrananlar ise yerilmiştir. Allah karşısında kul, haramlarda günahlarda haddini aşsa da, kulun Allah’ın rahmetinden ümidini kesmemesi gerektiği bildirilir. Bir adım daha ilerisini söyleyecek olursak, Allah’tan ümit kesmenin küfürle aynı derecede değerlendirildiği görülür.

Müslümanlık düşüncesinde havf ve reca-korku ve ümit halinde olmak, bir kuşun iki kanadına benzetilmiş, birinin olmadan diğerinin faydalı olmayacağı, kulun bu iki hal arasında bir hayat yaşaması gerektiği belirtilmiştir. Müslüman şahsın hayatına yön veren düşüncenin korku ve ümit arasında gerçekleşecek bir yaşam tarzı olduğu kabul edilmiştir. Korku ve ümit arası bir hayat Müslümanların maddi ve manevi hastalıklarını tedavi eden iki ilaç olarak değerlendirilmiştir.

Mü’min için esas olan yaşam tarzı Beyne’l havf ve’r Reca-korku ve ümit arası bir hayattır. Secde suresinde Müslümanların bu halle hallenmeleri açık bir şekilde ifade edilmiştir. “Onlar korkarak ve ümit ederek Rablerine dua ederler.” (Secde 16) Yalnızca Allah’tan korkmak ve nihai olarak yalnızca ümidi Allah’a bağlamak Müslümanın yaşaması gereken hayatı inşa eder.

Müslümanların geleneksel düşünce ve hayat tasavvurunda, dünyaya ve ahiret bakışında, bu halle hâllenmeleri, hayatlarının bir parçası olarak tarihsel seyir içinde hem teorik hem de pratik olarak kendisini göstermiştir. Müslümanlık düşüncesi, korkularını ele alırken iki yönlü olarak değerlendirmiş, hem geçmişinde yaptıkları hatalardan pişmanlık duyarak korkmuşlar, hem de gelecek hayatlarında da aynı hatalara düşmek endişesiyle aynı korkuyu yaşamıştır. Aynı düşüncenin ümit içinde söylenmesi mümkündür. Reca-ümit ile yaşarken, hem geçmişte yaptıkları hataların bağışlanabileceği ümidiyle amel etmişler, hem de gelecekte bir daha aynı hatalara düşmemek üzere bir hayat kurma ümidini sürekli canlı tutmuştur.

Zamanla değişen hayat ve dünyevileşme düşüncesi, genel olarak insanlığı, özel olarak da Müslümanları olumsuz etkilemiş, gerek korku gerekse ümit tek taraflı olarak kendisini göstermeye başlamıştır. Modern dünya görüşü, geçmişi lanetlediği ve sürekli ileriyi hedef gösterdiği için, insanlığın bir bakıma geçmişle bağı kesilmiş ve insanlar artık korkularını da ümitlerini de gelecek üzerine inşa etmeye başlamıştır. Modern düşünce, geçmişi anlamsız kılarken geleceği hedef gösterip anı değersizleştirmiştir. Mazi, utanılacak bir eski, müstakbel ulaşılması gereken hedef, hal ise geçmişi olmayan ve bütün enerjisini müstakbele ulaşmak için harcanacak değer olarak tanımlanmıştır.

Geleneksel toplum yapısından çok farklı olarak işleyen yeni tasavvur, korku ve ümit arası bir hayatın yaşanabilir imkânını sadece hal ve müstakbel üzerinden ele almıştır. İnsanların fıtraten var olan kaygılarını ve bu kaygıların insanı kilitleyen yanını bertaraf etmek görevini gören ümit duygusu, bu haliyle insana gerekli faydayı sağlamak imkânın kaybetmiştir. Süreç içerisinde format değiştiren dünyevi iktidarlar da, insana ait bu iki halden kendi menfaatleri doğrultusunda alabildiğine faydalanmaktan geri durmamıştır, durmamaktadır.

Merkezileşen dünyevi iktidarlar, korku ve ümit arası yaşaması gereken insanları muhatap alırken öncelikle korku merkezli politik söylemlerle hitap etmeyi, kendi güvenlikleri için siyasal strateji olarak belirlemiştir. İstikrarın ve düzenin, düzensizlikten ve korkudan doğduğu dünyevi iktidarlar için, ümit duygusu, korkunun içine hapsedilmiştir. Halkına ümit vaat ederken bile korkuya özellikle vurgu yapan merkezi iktidarlar, gelecek günlerin daha iyi olabileceğine dair vaatlerinde, korkuya ümit duygusundan daha çok yer verir veya daha çok hissettirir.

Özellikle yaşadığımız bu süreçte, korkunun mu yoksa ümidin mi daha çok ele alınıp öne çıkarıldığı, politik söylemin hangisini daha çok kullandığı ve yeni toplum inşasının hangi duygu merkeze alınarak yapılmaya çalışıldığına dikkat edilmelidir. Medyatik entelektüellerin iktidar merkezli yorumlarında, mazi/geçmiş ile ilgili ciddi anlamda ele alınıp değerlendirilen hiçbir yaklaşım görülmemektedir. Yani “bugünkü halimizi” konuşurken, “neden bu haldeyiz”, ne oldu da bu hale geldik meselesi konuşulmamaktadır. Ve tartışmaların merkezinde, halimize dair ne durumda olduğumuz izah edilmeye çalışılırken, müstakbele dair projeler daha ağırlıktadır. Yani korku sürekli varlığını hissettirmeye ümit ise bu korkunun içinde eritilmeye çalışılıyor.

Modern dönemde artık korku ve ümit, Müslümanlık düşüncesinin dışında tezahür etmektedir. Genel olarak birey denen ve bir bakıma nesneleşen varlıkta, korku ve ümit geçmişe dair hesap verilecek, beklenti içinde olunacak değerler olmanın dışına çıkmış, tamamen hal ve istikballe ilgili olarak fakat olabildiğince dünyevi anlamında tecelli göstermektedir. Bu durum insan olmaktan uzaklaşan, bireye dönüşen varlığın hem anlam dünyasını değiştirmiş hem de onu ruhsal bir boşluğa mahkûm etmiştir. Bu mahkûm oluştan ne yazık ki Müslüman kesimde olabildiğince etkilenmekten kendisini kurtaramadı.

Müslüman düşüncesinde korku ve ümidin muhtevası mazi, hal ve müstakbeli de içine alan kavramsal boyuta sahiptir. Germişimizden gelen olumsuz kazanımların hesap verilecek günde karşımıza çıkmasından, Allah gereği gibi kulluk yapamadığımızdan, dünya ve ahiret dengesini kuramadığımız için bizi olumsuz etkileyen kazanımların hesap gününde başımıza büyük bir iş açacağından korkarız. Bunun yanında, kalan ömrümüzün de geçmişimize benzemesinden de ayrıca korkar ve sakınırız. Bu sakıncanın bizi sürüklediği kaygı, kendimize gelmemize ve halimize çeki düzen vermemizi gerektirir.

Ümit de böyle bir muhtevaya sahiptir. Mazide günah olarak elde ettiğimiz kazanımlarımızın, sonsuz merhamet sahibi Rabbimiz tarafından affedilebileceğini ümit ederek yaşarız. Tabi bunun bir şartı vardır. O da; tövbe etmek ve kendimizi düzeltmektir. Maziye bakarken, halimizi düzeltir, müstakbele dair daha iyi bir kul olabileceğimizi ümit ederiz. Bunun şartı da Allah’a gereği gibi kulluk yapmaktır.

Yaşadığımız çağda bu iki değer, asli mecrasının dışına çıktığından, korkularımızda, ümitlerimizde sürekli olarak hep gelecekle ilgili olduğundan, geçmişte iyi-kötü olarak kazandıklarımızın önemi kalmamıştır. Müslümanlar kaybettiği birçok değer gibi, korku ile ümit arası yaşamayı düstur edindikleri yaşam tarzını da kaybetmiştir. Bize ait bu yaşam tarzının yeniden kazanılması için el birlik mücadele etmeliyiz.

 

Google+ WhatsApp