Hatırlamaya değecek mi yaşadıklarımız?

Hatırlamaya değecek mi yaşadıklarımız?


“Vakit hiç bir şeye yetmiyor sanki” diye mırıldandı kendi kendine. “Belki de o gelip geçerken içine bir şey koymadığımızdandır” dedi buna karşılık iç sesi.

Günlük tutuyor mu insanlar hâlâ? Tutuyorlarsa içine ne yazıyorlar? Kendi hayatlarından başkalarının hayatına benzemeyen ne çıkarabiliyorlar? Başkalarıyla paylaşmadıkları ve günlüklerine sakladıkları bir şey, bir şeyler oluyor mu? Sadece kendileri için kurdukları cümleleri oluyor mu? Hatırladıklarında gülümsedikleri, yüzlerini buruşturdukları, içlerinde derin bir sızı hissettikleri herhangi bir şey çıkıp geliyor mu hafızalarından? Herkesten uzakta oldukları bir yerde, bir zamanda yalnız, hiç kimse olmadan, kendi kendilerine kaldıklarında kendi kulaklarına fısıldayacakları bir şeyleri oluyor mu? Gülümseyişlerini yarıda bırakan, içlerini serinleten, acılarını anlama kavuşturan bir şeyler çıkıp geliyor mu içlerinden? Ellerinden tutuyor mu biriktirdikleri anlamlar böyle zamanlarda? Herkesten uzakken kendileriyle bir yakınlık kurabiliyor mu insanlar? Başkalarından bir parça da olsa arındıklarında kendilerini bir yerlerde bulabiliyorlar mı?

“Bir insanın kendinden kaçarak yaşadığı çok sık görülür; ama bu üstünde pek az kafa yorulan bir olgudur. Kendisiyle karşılaşmamak için nereye gidebilir insan? Koşar, gene koşar, kaçar, umutsuzdur ve hep kendisini bulmamaya çalışır. Kendisini kendisinden kurtarmak ve benliğinin farkında olmadan hayatını düşleyebilmek için kendisini dünyaya ve yanılsamanın hayaline koyuverir” diyor ‘Günlükler’inin bir yerinde Miguel de Unamuno.

Herkesin içinde kendilerine anlamlı bir yer edinmeye ayırıyor insanlar bütün mesailerini, gayretlerini, enerjilerini. Kendi içlerinde anlamları ne, neredeyse hiç merak etmiyorlar.

“Biri sanki bizi takip ediyor!” dedi gözlüklü olan tedirgin bir halde. “Onlar mı?” diye sordu havalı olan gülerek, “merak etme, onlar benim takipçilerim!”

Başkalarında yaşamaya alıştı insan. Kendine başkalarının pencerelerinden bakmaya, kendini başkalarının gözüyle görmeye, üstüne başkalarının kesip biçtiği elbiseleri giymeye alıştı. Kendini başkalarının tarifleriyle bilmeye, başkalarının sözcükleriyle tanımaya, başkalarının fikirleriyle yontmaya alıştı. İnsan, kendi yerinde yurdunda, kendi evinde barkında, kendi mahallesinde şehrinde ama yine de kendinin gurbetinde yaşamaya alıştı. Gecelerini ve gündüzlerini başkalarının dünyasında geçirmeye alıştı. Başkalarının hızında akmaya, ritminde yürümeye, kurgusunda oynamaya, döngüsünde dönmeye alıştı. Hayatın kendinden başka yerlerde, başka hikayelerde, başka kimliklerde yaşandığına inandı kaybolma korkusunu aşıp geçti insan. Her gece geç saatlerde, her sabah erken saatlerde pencere başlarında umutsuzca sahiplerinin evlerine geri dönmesini bekliyor öksüz hikayeler.

“Ateş vapurunu icat edenler/ Yelken açıp yel kadrini ne bilsin/ Süleyman’dır kuş dilini söyleyen/ Her Süleyman dil kadrini ne bilsin/ Hayvanlarda bir kaç çeşit fırkalar/ Kimi düzden aşar kimi yorgalar/ Necasete müştak olan kargalar/ Has bahçede gül kadrini ne bilsin” diye söylemiş Aşık Seyranî.

Bir de şunu düşünün; günler ve geceler boyu kepenkleri hiç açılmayan bir kalp ne hisseder?

“Bunca ses, bunca söz, bunca lakırdı” dedi beyaz saçlı adam, “insanın can kulağına ne söylüyor?”

Google+ WhatsApp